banner17

Marie Antoinette'ye Veda Mektubu

'Sevgili Marie-Antoinette; sana bu satırları ihtilalden 228 yıl sonra Paris’ten yazıyorum. Sen beni tanımıyorsun ama ben seni ezbere biliyorum. Fransa sen ve 16. Louis’den sonra 5 kez cumhuriyet kurdu, 4’ünü yıktı. Hele 5.sini bugün görsen giyotine kendin koşa koşa giderdin bunu bil.'

Marie Antoinette'ye Veda Mektubu

Sanmaki Concorde Meydanı’nda sizi öldürenler hemen sonrasında mutlu mesut yaşadılar. Vaad edilen cumhuriyet değerlerine ulaşmak için önce 3 başarısız cumhuriyet denemesi yapacak sonrasında bugün bile adı geçtiğinde büyük utanç duydukları Vichy Hükümeti’yle uğraşacaklardı.

Atılan iftiraların intikamını zaman ve tarih el ele vererek aldı Sevgili Marie. Sana “Madame Hesap Açığı” diye lakap takanlar, başını giyotinle kestikten sonra sokaklarda dolaştıranlar, 1940-1944 arasında Hitlerlerin boyunduruğu altına yaşamak zorunda kaldı.

Ancak daha öncesi de var. Senin ve Louis’nin saraydan indirilmesinden sonra yaşananları dehşetle okudum. Fransa tarihinde La Terreur dönemi olarak bilinen 1792-1794 arasında yapılan iğrençlikler kanımı donduruyor hala. En yakın arkadaşın Prenses Lamballe’ın bedeninin paramparça edilmesi hatta linç edilerek öldürülmesi karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Biliyor musun sevgili Marie, zaman yolumu hep seninkilerle kesiştirmiş. Bugün Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği olarak kullanılan köşkün bir zamanlar senin can dostun Prenses Lamballe’ın sarayı olduğunu ise, elçiliğe defalarca gittikten sonra öğrenmiştim. Hatta Prenses Lamballe’ın bir zamanlar gezindiği koridorlarda hayatıma damga vuran isimlerle tanışmışım farkında olmadan.

Ve hatta, sana bağlılığından vazgeçmediği için linç edilerek öldürülen Prenses Lamballe’ın portresi önünde, uğruna aynı fedakarlığı hiç düşünmeden yapabileceğim can dostumla hatıra fotoğrafı çektirmişim. Geriye dönüp okudukça anlıyorum ki sen, daha ben seni araştırmaya başlamamışken girmişsin hayatıma. Şimdi Paris Büyükelçiliğine her gidişimde etrafa uzun uzun bakıyor, Prenses Lamballe’ın portresini daha bir dikkat ve hüzünle inceliyorum.

Robespierre ismini duyunca tüylerim diken diken oluyor adeta. Kendi hâkimleriyle kurduğu sözde mahkemede sana ettiği hakaretler, yaptığı iğrenç imalar karşısında ağlayarak “Annelere sesleniyorum buna izin vermeyin” diye isyan edişini düşündükçe kadınların bugün bile hala benzer şeylerle mücadele ettiğini üzülerek söylüyorum.

“İsmin ne bir sokakta yaşıyor ne de bir meydanda”

Neyi aklım almıyor biliyor musun Robespierre’in adı metro istasyonlarına, sokaklar ve hatta cafelere verilirken sana dair bu şehirde çok az şeyi bulabiliyorum, ismin ne bir sokakta yaşıyor ne bir meydanda. Neyse daha güzel konulardan konuşalım. Şaşıracaksın biliyorum senden 2 yüzyıl sonra başörtülü bir kadının sana olan hayranlığına. Ama eminim tarih bize tanışma fırsatı verse çok yakın dost olurduk. Sıra dışı çizgin, alışılmışa nanik yapışın, hayata karşı bitmek bilmeyen tutkun, Versailles Sarayı koridorlarında sana yapılan “Fransız değil” iması. Seni Versailles’a yakıştırmayanlar bugün beni de burada istemiyor. Ama senin bunu umursamadığın gibi ben de zerre kıymet vermiyorum.

Sana dair ne varsa topluyorum mesela. Masamın haline bak Marie; kitabından fincanına, üzerinde isminin baş harfleri olan mühründen not defterine kadar her şeyi özenle saklıyorum. Senin figürünün işlendiği mektup kâğıtları dünyanın hangi köşesine kimlere gitti bir bilsen eminim hoşuna giderdi. İlginçtir ben de Avenue Versailles’da oturuyorum, senin hüküm sürdüğün saraya yakın sayılırım. Elbette 16. Louis ile evlenme şansım (şansızlığım mı desem) olmadığından seninkine oranla daha küçük daha mütevazı bir dairede yaşıyorum.

Concorde’dan nefret ediyorum. 2 yıl kaldığın Conciergerie’de saçlarını kısacık kesip seni giyotinle öldürdükleri o meydandan her geçişimde içimi garip bir endişe kaplıyor. En çok da Fransızların bu konuda en ufak bir pişmanlık duymamasına hayret ediyorum. Ben Türküm Marie. Senin yaşadığın dönemdeki ismiyle Osmanlı’dan geliyorum.

Bizim tarihimizde de öldürdüğümüz ama sonra ismi anıldığında yüzümüzün kızardığı liderlerimiz oldu. Mesela 1961’de asılan Başbakan Adnan Menderes. Bugün Türkiye’de birçok kişi neden engel olamadık, neden izin verdik diye vicdan azabı çekerken kraliçesinin kafasını kesen bir ülkenin hiç üzüntü duymamasını anlayamıyorum. Hiç kimse üzülmese bile Müslüman bir Türk kızının sana hak verdiğini ve anladığını unutma. “Ekmek yiyemiyorlarsa pasta yesinler” demediğini hatta “Ekmek bulamıyorlarsa brioche yesinler” derken sarayın mutfağında pişen briochları (poğaça) halka dağıtmayı teklif ettiğini çok iyi biliyorum mesela.

“Paris’te senin izini sürüyorum”

2. el pazarlardan kitapçılara, hatta ünlü müzayede evlerine kadar sürdüm senin izini Paris’te. Her yer başka bir yanınla karşıma çıktın. Bazen porselen bir tabakta aşık olduğun İsveçli diplomat Axel de Fersen olduğunu tahmin ettiğim genç bir beyin uzattığı çiçeği alırken (zira kocan o kadar uzun boylu değildi) bazen de hakkında yazılmış biyografiler arasında bilinmeyen detayları ararken…

Paris’te her hafta sonu kurulan “brocantelarda” senin resmedildiği bir fincanı almak için yaptığım pazarlıkları görsen kahkahalarla gülerdin biliyorum. Ama tekrar hatırlatayım ben 16. Louis ile evli değilim Sevgili Marie, dolayısıyla gazeteci maaşıyla ancak bu kadar oluyor. Şimdi bakıyorum da seninle ilgili en sevdiğim Chene Yayınevi’nden çıkan Marie-Antionette, Versailles’daki Hayat kitabım Halil İnacık hocanın Devlet-i Aliyye kitabıyla yan yana duruyor. Ne büyük bir ironi!

Öyle şeyler yaşadım ki Marie bu ülkede, bir gece senin kitabının kütüphanemde durmasının beni kurtaracağını bile düşündüm. Bilmiyorum haberin var mı 13 Kasım 2015’de Fransa 130 evladını teröre kurban verdi. 90 kişinin kurşunlanarak can verdiği Bataclan Konser Salonu, Dante’nin cehennem sahnelerinden birine dönüşmüştü adeta. Hemen o gece olağanüstü hal ilan edildi ve bu katliamın sorumlularını bulmak adına polis ev baskınlarına başladı. Ancak baskınlar olayla ilgisi olmayan Müslüman ailelerin evlerine düzenleniyor, aile fertleri tartaklanıyor, evde bulunan en ufak Arapça bir yazı kanıt gerekçesiyle alınıyordu. Gece yarısı bir telefon aldım. Paris’in kuzey banliyölerinin birinde oturan bir arkadaşım telefonun karşı tarafında ağlıyordu. Özel harekât timi evlerini basmış, babasını aile üyeleri önünde soymuş evdeki her şeyi talan etmişti. Rafta duran Kuran-ı Kerim de delil olarak alınmıştı.

Dikkat et diyordu, senin evine de gelebilirler, sakın direnme. Duyduklarım karşısında hemen salonda, ev sahibimin kendi elleriyle yaptırdığı ahşap kütüphanenin önüne geçtim. Diyelim geldiler evde suça işaret eden ne olabilirdi. Gözüme Fransızca, İngilizce Kuran-ı Kerim mealleri, Marsilya’da tesadüfen bir bankta bulduğum Fransızca bir ilmihal takıldı. Raflara göz gezdirdikçe kitap çeşitliliği artıyordu, Grange’dan Umberto Eco’ya kadar hatta İlya Ehrenburg’un Paris Düşerken’i bile vardı. İstemsizce gülümsedim, gerçekten Paris düşüyor muydu?

Özgürlükler ülkesi Fransa kitaplardan korkuyor

Sonra gözüme senin kitapların ilişti. Kuran-ı Kerimlerin hemen yan rafında duruyordu. Eğer evimi basarlarsa senin olduğun rafı göstererek bakın ben “cihadist” değilim sizin tarihinizi okuyorum diyerek polisleri sakinleştirmeyi bile düşündüm. Hayat ne garip Marie, benim geldiğim ülkede kitaplardan korkulan dönemler daha ben doğmamışken sona ermişti ama benzer bir endişeyi yıllar sonra özgürlükler ülkesi Fransa’da yaşamak düşmüştü payıma.

O akşam ve sonraki akşamlarda da gelen giden olmadı. Ben her ihtimale karşı, annemin “aman kızım evi dağıtma ayıp olmasın polislere” önerisiyle bir süre epey derli toplu yaşadım. Ev baskınlarının sayısı arttıkça duruma alışmış, kendimce çözüm önerileri bile bulmuştum. Öncelikle eve çamurlu ayakkabılarıyla girmelerine katiyen müsaade etmeyecektim, çalışan bir kadındım, temizliğe çok fazla zaman ayıramazdım. Polisler diyelim aniden içeri girdi (durumdan pek hoşlanmasam da) bir Türk kızı olmanın vermiş olduğu misafirperverlikle ne içersiniz diye soracak hatta espressonun yanına lokum ikram etmeyi teklif edecektim. Yahu ben gazeteciydim, ne terörle ne cihatla ilişkim vardı.

Hatta Müslüman, çalışan ve bu yaşına rağmen hala bekâr bir kadın olduğum için benden en çok, 130 kişiyi gözünü kırpmadan katledenler nefret ediyordu. Bir de devlet karşıma dikilirse ben ne yapacaktım? Bir sınıfa ait olamıyordum; Fransızlar için başörtüm aşılmaz bir engeldi, muhafazakârlar ise yaşantımı beğenmiyor, benim kendi kızlarını eşlerini de etkileyebileceğimden korkuyorlardı. Müslüman kadınların özellikle okumasını, öğrenmesini ve çalışmasını her fırsatta tekrarlamam bazı çevreleri fena halde kızdırıyordu.

O canım Paris Camii’nde kadınların neden penceresiz kokan bir bodrum katında namaz kılmak zorunda olduğunu sorduğumda başlamıştı galiba ilk kırılma. Bazıları beni Müslümanlar arasına nifak sokmakla suçlanmış, Müslüman bile olamayacağımı iddia etmişti. Yani Sevgili Marie-Antoinette ben de bu kentte iftiralardan payıma düşeni fazlasıyla aldım. Ama kaderin güzel bir cilvesi olacak ki pozitif ayırımcılıkla da bu kentte tanıştım. Fransa’daki Müslümanlara benzemeyen tarzım, Elysee Sarayı’ndan mülteci kamplarına kadar her yere girip çıkıyor olmam önce büyük bir şaşkınlıkla karşılandı.

Elysee Sarayı’nda başörtülü bir gazeteci

Elysee Sarayı tarihinde, bir cumhurbaşkanına soru sormak isteyen ilk başörtülü gazeteci olduğumu da tesadüfen öğrendim hatta hakkımda Fransa’nın en çok okunana dergisinde yazılmış makaleyi de hayretle okudum. Mahalle kasabından, cafedeki garsonlara kadar herkes benim nereli olduğumu merak ediyor, Türküm dediğimde şaşırıyor, Arap aksanından farklı olan Fransızca aksanıma övgüler yağdırıyordu.

Bunun sebebini daha sonra anlayacaktım. Paris’te sosyal hayatın içinde hiç başörtülü kadın görmemiştim, her gittiğim yerde biraz da bu nedenle tüm bakışları üzerimde topluyordum. Kafalarında oluşturdukları evde çocuk bakan Müslüman kadın imajından çok uzağında birine nasıl davranacaklarını kestiremiyorlardı. Elbette birçok sözlü tacize, ayırımcılık hatta haksızlıklara uğradım ama yılmadım Marie. Daha görünür oldukça insanların bana alıştığını hissedebiliyordum. En başta İslamofobi sandığım şey apaçık merak ve şaşkınlıktı. Bana başta cephe alan aşırı sağcı komşularım bile zamanla yumuşamış, beni kabul etmişlerdi.

Paris’e ilk geldiğinde metroda başörtüsü nedeniyle hakaret uğrayan ve sabaha kadar sinirden ağlayan Esma çok geride kalmıştı. En hassas noktamdan vuruldukça güçlendiğimi hissediyordum. “Şimdi oraya gidersem herkes bana bakacak, birileri laf edecek” diyerek ertelediğim her şeyin listesini çıkardım. Aşırı sağın eylemlerinden, Paris Operası’na kadar birçok yere girdim çıktım, eşsiz deneyimler yaşadım. Ama artık bu şehre veda vaktim geldi. Bana bu 3,5 yıllık yolculuğumda eşlik ettiğin için sana ne kadar teşekkür etsem az. Bambaşka yüzyıllarda bambaşka hayatlar yaşasak da ruhlarımızı bir yerlerde karşılaştığını hissediyor ve inanıyorum.

Galiba bu şehre bizim gibi sonradan gelenler kıymetini daha iyi biliyor. Bakalım yolumuz bir daha dünyanın hangi köşesinde kesişecek? O vakte kadar kendine dikkat et. Seni daima, eli silahlı ihtilal yanlıları sarayın kapısına dayandığında balkonda yaptığın cesur selamlama ile hatırlayacağım…

Avec mes salutations respectueuses...

 

Fatma Esma Arslan, “Marie-Aantoinette’ye Veda Mektubu”, Bilimevi Kitabın Ortası dergisi, Nisan-2017, Sayı 1.

 

 

Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2018, 17:43
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20