Londra ülke, vatan demekmiş!

Geçtiğimiz günlerde Londra'daydım. Şehri bir güzel gezdim, tozdum. Kendimi postmodern bir Osmanlı toplumunda gibi hissettim.

Londra ülke, vatan demekmiş!

Bu yaz İstanbul’da kalanlardandım. Birazcık fazladan güneş, serin bir deniz ve sakin plajlara hasret kaldım. Bununla beraber kısmet oldu da –şansıma yılın en sıcak günlerini yaşayan- Londra’da birkaç gün bulunabildim. Modern dünyanın, sanayinin inşâ edildiği başkentin nasıl bir yer olduğunu sizlerle paylaşayım dedim.Hyde Park

Refah seviyesinin yüksekliği budur

İstanbul’un aksine Londra basit bir şehir. Çok büyük, pahalı, çeşitliliğin bol olduğu devasa bir mekanizma; fakat tüm bunlara erişim kolay. Çünkü gördüğüm kadarıyla sistem tıkır tıkır çalışıyor. Benim gibi ilk defa gitmiş tam bir yabancıya göre bile böyle. İngiliz sosyal devlet anlayışı her köşesine sinmiş, göze batan uç noktaları olmayan bir yer Londra. Zenginler zengin olmasına zengin ama, fakirler de elinde Starbucks kahvesiyle metro çıkışı kitap okuyan evsizlerden oluşuyor. İşte biz buna refah seviyesinin yüksekliği diyoruz!?

Regent's ParkBir İstanbullu olarak Londra’yı gezdiğimde, bu iki şehir arasında gördüğüm en bariz farklardan biri, yeşillik alanların Londra’da kapladığı inanılmaz büyüklük idi. İnanılmaz, çünkü İstanbul’da Hyde Park gibi bir yerin, dev bir alış-veriş merkezi veya dev bir yerleşim alanı inşâ edilmedikçe bir değeri olmaz. Neyse ki Londralılar’ın yerleşik park kültürünü yaşatabilecekleri Hyde Park gibi daha başka bir sürü seçenekleri var. Bunlardan “Royal Parks” denilen ve Kraliçe’ye ait parklardan Londra’nın merkezinde bulunanlar Hyde Park, Regent’s Park, Kensington Gardens, Green Park ve St James’ Park; merkezden uzaklaşınca da Greenwich, Richmond ve Victoria Parkları var. Toplamda 2000 hektara yakın park alanıyla, Londralılar’ın stresten uzak ve sağlıklı yaşama konusunda bizden çok daha şanslı olduğunu söyleyebilirim.

Hayatları trende geçiyorOyster Card

Dikkatimi çeken diğer bir fark ise ulaşım kolaylığıydı. Metrobüs mucizesi, metro yapım çalışmaları ve yeni otobüs hatlarıyla İstanbul ulaşımına da haksızlık etmek istemem ama Londra’daki “Tube” denen yer altı ulaşım sistemi, şehirde ulaşılmadık yer bırakmamış neredeyse. Günlük, haftalık veya aylık ulaşım kartlarını (Oyster Card) kullanarak, tüm şehir için ulaşım araçlarına sınırsız sayıda binebilirsiniz. Gittiğiniz her yerde haritalar size yol gösterecektir, kaybolmazsınız.

UndergroundLondra’da 11 tane metro hattı var. Birinden birine aktarma yaparak mutlaka gideceğiniz yere ulaşırsınız. “Tube”un tek sıkıntısı, trenlerin bizimkiler gibi son model olmaması. Bu yüzden hafta sonları kullanacağınız hatta yapım çalışması olup olmadığını mutlaka kontrol etmelisiniz. Ayrıca, görevlilerin sürekli uyarıda bulunduğu gibi, bir şişe soğuk suyunuz halihazırda yanınıza bulunmalı. Zira İngiliz trenlerinin kliması yok. Vagonların baş ve sonlarında bulunan küçük pencereler açılarak havalandırma sağlanmaya çalışılıyor, o da ancak tren fazla kalabalık değilse işe yarıyor. Metroyu bu kadar detaylı anlatmamın sebebi “Tube”un Londra’yı sembolize eden temel parametrelerden biri olması. Ortalama bir Londralı’nın hayatının önemli bir kısmını, bu trenlerde geçirdiği vakit oluşturuyor, ortalama bir turistin de.

İnsanları medeni

Gelelim Londra’nın insanına... Londra’nın %40’ı Britanyalı değil. Oldukça karışık bir nüfus; bir sürü farklı kültür, din ve ten rengi var burada. Sanki burası bir ülkeye bağlı bir şehir değil de, uluslararası topraklar gibi. Yetmiyormuş gibi çok sayıda da turist var. Eminönü’nde gezerken bir an insanın içine bir şüphe düşer ya, “şu an şurada sayım yapılsa Türkler’in oranı daha azdır” diye; bu durum Londra’nın her yerinde geçerli. Ellerinde City Guide ve Tube Map’lerle yarı afallamış bir şekilde etrafa bakınan; iki katlı otobüslerin, taksilerin yanında fotoğraf Londraçektiren renk renk, çeşit çeşit insanlar… Benim orada bulunduğum zaman hem Wimbledon’ın hem de dünya kupasının son maçlarının oynandığı zamanlar olduğu için, İspanyol turistler epey bir fazlaydı.

Bunca insanın bir arada bulunduğu, böylesine zengin ve güzel bir şehirde insanlarda belirgin bir sahiplenme, nefret, çekişme gibi hırsların olmaması –en azından bunun diğer insanlara hissettirilmemesi- beni hayran bıraktı. Ben ve benim gibi birçok başörtülü -Britanyalı olmadığı apaçık ortada olan- insan, her istedikleri yerde, istedikleri koşullarda okuyabiliyorlar, çalışabiliyorlardı. İşte buna çok imrendim. Müslüman ülkemizde “mahalle baskısı” kavramı yüzünden pek çok yere gezmeye gitmeye bile çekinirken; orada kilisede çalışan insanlar, polisler, askerler ve sokakta gezen her türden insan tarafından ne kadar “doğal” karşılandığımı ve insanların bana karşı ne kadar nazik davrandıklarını bir ben biliyorum. Kaç defa başörtülü otobüs şoförü, öğretmen, banka çalışanı vesaire gördüm. Hepsi de hayatlarından memnundular. Okullarda çocuklar -yaşları kaç olursa olsun- başörtülü okuyabiliyorlardı. Üniversiteler aynı şekilde.

Yagmurlu-Londra-Sokaklari-Yagliboya-Tablo__24406677_0.jpg
(+)

Kendimi postmodern Osmanlı toplumunda hissettim

Orada yaşayan Pakistanlı dostum, ailesiyle Türkiye’ye geldiklerinde, çarşıdaki esnafın, onları Arap sandığı için onlara kötü davrandığını söyledi. Biz müslüman kardeşlerimizi bile Arap, çorap diye ayırt ederken İngilizlerin bana bu derece nazik ve konuk sever davranması -ne yalan söyleyeyim- beni çok üzdü.

Türkiye’ye döndüğümde Londra’daki gibi olsa keşke dediğim ilk şey sokaktaki insanların hem yabancılara hem de birbirlerine karşı, -yaşı, cinsiyeti, dini, sosyal statüsü ne olursa olsun- nezaket eksikliğiydi. Orda bir yere girerken insanlar birbirine yol vermek için adeta yarışıyor, çantasının ucu koluma azıcık değse özür diliyor, en basitinden bir yürüyen merdivene binerken yol verdiğim için büyük bir minnetle teşekkür ediyor, hiç olmadı yolda yürürken yüzüme gülümsüyorlardı. Çok ironik bir şekilde kendimi postmodern bir Osmanlı toplumunda gibi hissettim. Toplumsal barış, hoşgörü, nezaket ve saygı, uyumlu bir beraberlik içinde yaşayıp gidiyordu bu toplumda. Onları böyle yapan nedir bilmiyorum ama bizim toplumsal yaşamımızı İslam yönlendirseydi, eminim onlara imrenecek bir durumumuz olmazdı.

 

Begüm Kahraman Londra’dan bildirdi

Yayın Tarihi: 18 Temmuz 2010 Pazar 00:07 Güncelleme Tarihi: 20 Temmuz 2010, 21:13
YORUM EKLE
YORUMLAR
hasan hakan
hasan hakan - 12 yıl Önce

İngiliz vatandaşlığı için yardım alabileceğim,tanıdık,namazında niyazında abiler varsa,beni de yönlendirebilirseniz çok iyi olur.Gerçekten de İngiltere,yıllarca islamın bekçiliğini yapmış ve kraliçenin de, aynı kaptan kusto gibi, aslında müslüman ancak bunu ibadetini gizli yapmak şuuruyla söylemeyen birisi olduğu rivayet edilegelmiştir.Özellikle ingiliz konukseverliği pakistan'da ve hindistan'da kendini hissettirmiş,ya java uzmanı ya da bbc spikeri olarak ingiltere'de ikametin yolu açılmıştır

Füsun Fıstık
Füsun Fıstık - 12 yıl Önce

Ay ne romantik. Evet, biraz kıroyuz, yürürken andavallık yapıyoruz, kimseden özür falan dilemiyoruz. Yeşil alanımız yok, ferah olamıyoruz, çünkü zaten paramız da yok. Çünkü kimseyi sömürmedik malesef. Milyonlarca insanı sömürüp minik şehrimizde gülümseyen insanlar diskosu kurmadık. Evet biraz kıroyuz, Allah'a şükür...

banner19

banner36