Karacaahmet'i Acilen Kurtarmak İçin 8 Neden

Karacaahmet, şimdiye kadar yaşadığı kayıplarla bizden de bir şeyleri beraberinde götürdü –ya da bir şeylerden kurtulmak istediğimizde onu gözden çıkarmak da kolaylaştı. Şimdiden sonra yaşayacağı her kayıpla -varsa- kalanları da alıp aramızdan çekileceğinden şüphe edilmemelidir. Sadullah Yıldız yazdı.

Karacaahmet'i Acilen Kurtarmak İçin 8 Neden

(Sevgili okuru bu metnin içeriğine ısınmaya yardım etsin diye hazırlayıcı satırlara davet ile başlayacağız: Tıklayınız.

Elini veren kolunu kaptırır derler sevgili okur, şimdi bir de buraya bakıver.)

Söz konusu Karacaahmet nasıl bir yerdir, nerededir, ne kadardır, neye benzer türünden sorularla kısa bir dibace arz edip hemen mevzumuza gireceğiz.

Son sorudan başlayalım: Karacaahmet kanaatimizce hiçbir şeye benzemez. Kendine mahsus bir yerdir, diğer kabristanlardan da çapı ve içeriğinin zenginliğiyle ayrılır. Uzun diyebileceğim zamanları Karacaahmet’in bir ucu Üsküdar’dan başlayıp Kadıköy’e uzanan arazisinde geçiren biri olarak tereddütsüz biçimde diyebilirim ki Karacaahmet, yazılmış en ciddi tarih kitaplarımızın ilk birkaçından biridir. Ancak tarih kitaplarına yapılabildiği gibi çoğaltılıp kopyası dağıtılamıyor, tekrar edilemiyor ve ele avuca sığmıyor.

Bu saatten sonra Karacaahmet’in kıymetinin ne kadar, ne derece önemli ve eşsiz olduğunu anlatmakla bile vakit kaybedilebilir mi, bilmiyorum. Karacaahmet konusunda en hoş muhabbet belki onun nasıl derin ve çeşitli bir yer olduğundan açılır ama bu bile vakit kaybı olabilirdi. Karacaahmet bir silsile hâlinde ihanetlere, vefasızlıklara ve terbiyesizliklere maruz kalmışsa da şu saat itibariyle eldivenler giyilip bu toprakların gördüğü ve göstereceği en kıymetli açık hava müzesi durumundaki taşları acilen kurtarılmalıdır.

Zararın bilançosunu tutmaya kâğıt yetişmez ama neresinden dönülse kârdır. Bu senenin başlarında şahit olduğum durumlardan biri de mezarlığın çok yaşlı servilerinden bazılarının mermer mezar taşlarına yaslanıp düşmeden önce onları son bir dayanak olarak kullanmalarıydı. Rüzgârın bu uzun ağaçları sallaması sonucu gövde ve köke yakın bölgeler de sağa sola oynuyor, mezar taşlarına sürtmeleri de kapı gıcırtısına benzer bir ses çıkarıyordu. O zaman videoya çektiğim bu anlardan şimdi de müşahede etmek mümkündür.

Yine bu yılın temmuz ayı sonunda dokuz gün arayla yaşanan iki yıkıcı tufandan Karacaahmet, mezar taşları yoğunluğu-düzensizliği ve ağaçların bakımsızlığı nazar-ı itibara alınırsa oldukça ucuz kurtuldu. Yarım saatlik bir teftişte görülebilecek birkaç düzine devrik cesim ağacın zarar verdiği mezar taşı sayısı tahminlerimin pek altındaydı. Bu sevindirici olsa da geçici ve buruk bir sevinç zira Karacaahmet’e sürekliliğini dikkate alan uzun ömürlü bir itinayla ve onu hayatımızın içine katan bir dikkatle bakıyor değiliz.

Karacaahmet Mezarlığı’nın tarihî arazisinin ve daha özelde mezar taşlarının neden kurtarılması gerektiği sorusunun cevabına yardımcı olacak 8 sebebi sıralamaya çalışacağız:

1- Şehitler

Karacaahmet aynı zamanda çok sayıda şehidin defnedildiği bir kabristandır. Hatta mezarlık çok büyük olması hasebiyle bölümlere ayrılmıştır ki bu beş büyük bölümden birinin adı da içteki orta kısma verilen adıyla ‘şehitlik’tir.

Ancak somut bir gösterge olması bakımından Dr. Eyüp Aksoy Caddesi cihetinde, Tıbbiye Caddesi’ne bakan merdivenlerin önündeki levha dikkate alınabilir. Üzerinde iki ay yıldız, hadis olduğu söylenen “kabir ehlinden yardım isteyin” cümlesi bulunan ve altında ‘şehitlik’ yazan 1335 (m. 1916) tarihli bu tabelanın arkasındaki bölmede medfun kimselerin I. Cihan Harbi şehitleri olduğu anlaşılıyor. Bir ihtimal daha var ki üzerinde bulunulan caddenin açılması esnasında söz konusu şehitlerin asfaltla hemhâl olmaları, yol çalışmalarının birçok başka yerde olduğu gibi burada da şehit mezarlarının üzerinden geçmesidir.

Böyle bir şey gerçekleşmemişse elimizde kalan durum yine de çok iyi bir seçeneğe benzemiyor zira mezarlar üzerinden dozer geçmişçesine paramparçalar.

2- İstanbul’un en temiz hava sahalarından biri

Bu manzara sırtı denize verdikten sonra Çamlıca’ya bakılırken arada kalan kesimi kadraja alıyor.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Çamlıca Camisi’nin inşasıyla birlikte hepten endişeli bir tonda konuşulmaya başlanan şehrin ağaçları, şimdilerde birkaç büyük merkezde ve yalnızca sembolik olarak nefes alıp verebiliyor. Devasa bir kalabalığın insanca yaşamasına yardım etmekle görevli ağaçların ne bünyeye ne göze yetmeyecek miktarda oldukları ortada; direndikleri bölgeler de iki elin parmaklarına yetişmiyor.

Karacaahmet de şimdiye dek kırpılan geniş arazilerinden arta kalan ortadaki öbeğiyle son direniş mıntıkalarından birinin liderliğini üstlenmiş durumda. Aynı zamanda şehirdeki büyük mezarlıkların son altmış yıl içinde hızla yok edilmesiyle ağaçların vakur ve mütevekkil duruşlusu serviye hemen hemen tesadüf edilemezken, Karacaahmet bu bakımdan da yaşlı servileri barındırmasıyla ehemmiyetini katlıyor.

Fakat özenden mahrumiyet ve bakımsızlık ne zamana kadar yaşamalarına göz yumacak?

3- Nazarlık taş işçilikleri

Osmanlı mezarlarının zarafetine diyecek söz yok; ama Karacaahmet, mezar taşı işçiliği güzelliklerinin -lâ teşbih ve lâ temsil- süper ligi gibidir.

Bunun çok sofistike örneklerini de bulmak mümkün fakat küçük ama latif bir misal olması bakımından Emine Saadet Hanım’ın hanım mezar başlığı stiline ek olarak tombul bir üzüm salkımı biçiminde kulaklarından sarkan iki büyük küpesi görülebilir. Emine Saadet Hanım, ailesini hüzne boğarak vefat ettiğinde henüz 17 yaşında bir “gül-cemal ve melek-hısal” kızcağızdır. Kitabede acılı baba Sadık Bey’e sabr-ı cemil de dilenmiştir. Yıl 1886’dır. Bundan altı sene sonra da Emine Saadet Hanım’ın muazzep annesi ona kavuşacak ve hemen yanına gömülerek yavrusuyla hasret giderebilecektir.

(Karacaahmet’ten başka iki örnek için bkz: 1 numara ve 6 numara)

4- Meşhurlar

Siyasetten edebiyata, sosyal hayattan sanat dünyasına çok çeşitli alanlarda yüzlerce meşhurun defnedildiği Karacaahmet’te Osmanlı tarihinin öyle değerli isimleri vardır ki bu kabristanın devrede olmadığı bir geçmiş ihtimali insanın tüylerini diken diken etmeye yeter.

Paşalar, şairler, ağalar, namlı edipler, komutanlar, şeyhülislamlar, âlimler, valiler, veliler, sadrazamlar, şeyhler… Osmanlı’yı Osmanlı yapanlar buradadır. Sultan IV. Mehmed devri şairlerinden olan ve Divan edebiyatının en önemli isimlerinden kabul edilen, hikemî ve takvalı şiirleriyle tanınan, Efendimiz aleyhisselamla ilgili yazdığı “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâ’dır bu” mısralı gazeliyle meşhur Nabî de Karacaahmet’in çok kıymetli sakinlerinden sadece biridir.

5- Namazgâhlar

Cami mihraplarında görmeye alışık olduğumuz, Al-i İmran suresinin 37. ayetinin yazılı olduğu, sıradan bir abidevî temsil sanılabilecek vazo ve gül işlemeli bu işaret taşı bir şeyi gösteriyor: Kıbleyi.

Mescit-cami gibi külfetli ve külliyetli masrafı olmayan ve bir işaret taşıyla kıble yerleri tespit edilmiş namaz kılma alanları olan namazgâhlar da özelliklerini mezarların özelliklerini kaybetmeleriyle birlikte yitirmiş durumdalar. Hâlbuki kabristanın ıpıssız ortamında, yalnızca kuş zikirlerinin eşlik edeceği sevimli bir terane ile kılınacak iki rekât namaz başka neye benzerdi?

6- Tasavvuf ehli

Cumhuriyet devri itibariyle hızla kapatılmaya, bir yandan da şartların vahametini görüp kapanmaya başlayan hankâhlar ve tekkelerin günümüzde yalnızca benzerleri var ve onlar da az sayıdalar. Sektörleşmenin de pençesinde can çekişen tekke müessesesi, Osmanlı insanına verdiği kanaat ve tevekkül hazinesinden günümüzde kovayla değil çay kaşığıyla dağıtıyor.

Şimdi kupkuru binalarla doldurduğumuz İstanbul’un böyle herhangi bir sokağında bile bir tekkenin bulunduğunu öğrendiğinde insanın önce sokağa, ardından mahalleye ve cümleten şehre bakışı şekilleniveriyor.

Karacaahmet’te sadece gözün seçebildiği (ve bugüne ulaşabilmiş) tasavvuf ehline mensup kişilerin kabri bile çok fazladır. Bunlardan biri de birkaç güzelliği kendinde mezceden İbrahim Kemaleddin Ethem Efendi’nin mezar taşı.

Bu zatın mezar taşında soyu Efendimiz aleyhisselama ulaşan bir şeyh olduğu bilgisinin yanı sıra “rical-i Kadiriye ve Üveysiye’den” olduğu bilgisi veriliyor. ‘Üveysî’ tabiri yüz yüze değil ruhanî yolla terbiyesini Resûl-i Ekrem aleyhisselamdan, Hızır aleyhisselamdan veya Üveys el-Karanî’den alan kimseler için kullanılırken böyle bir mesleği takip edenlerde yine de yaşayan bir şeyhe bağlanmanın makbul olduğu görülürmüş.

En üstteki envanter numarası üzerinde yer alan (sağ tarafı kırılmış) sembolün Kadirî tarikatına mensup kimselerin mezar taşına hakkedildiği biliniyor fakat alttaki yeşile boyanmış başlığın da Mevlevî tarikatını temsil ettiği malumdur. 63 yaşında vefat ettiği yazılı İbrahim Efendi’nin (d. 1285-v. 1348 [hicrî]) yaşı için hem edeben hem de Resûlullah’ın vefat yaşı olması hasebiyle “sinn-i âlîleri” (yüce yaşları) yazılmış. O kadar ki bazı mutasavvıflar bu yaşı geçtikten sonra dünya işleriyle meşgul olmayı daha da azaltıp köşelerine çekilerek zikir ve ibadetle yoğun biçimde meşgul olurlarmış.

İbrahim Kemaleddin Ethem Efendi’nin mezar taşındaki bir ayrıntı da şu: En alttaki imza, 1941’de vefat eden reisü’l-hattatin (hattatların reisi) unvanlı Kâmil Akdik’indir. Yazıya bakıldığında göze sürme gibi gelişinin sırrı da böylece ortaya çıkıyor. Üstadın hat sanatının son iki yüzyılda yaşamış en mühim birkaç simasından olduğu kabul ediliyor.

7- Sadaka taşları

Bu taşların ne olduğuyla ilgili mahviyetkâr bir gayretle çalışmalar (tıklayınız) yapan Nidayi Sevim, Osmanlı insanının günlük hayatını hayâ ve irfan ile nasıl incelttiğinin tipik bir örneği olan küçük sadaka merkezlerini göz önüne getirmişti.

İnsanın işlediği hayır ile hayırdan istifade eden arasında aracısız ve gösterişsiz bir bağ kuran bu harika icadı mezarlıklara serpiştirmek de gerçekten başka bir nezaket. Sevdiklerini ziyaret edip ahiretteki durumlarının iyileşmesine yardım için Fatiha okuyan kimseler, sadakanın hayırlı işlerin kapısı ve insan kalbinin yumuşayıp diğerkâm hâle gelmesinin iyi bir yönlendiricisi olduğunu biliyorlardı ki bu küçük bir şehir genişliğindeki mezarlığa sadaka taşları serpiştirdiler. Ne parayı bırakanın kalbinin katılaşması mümkündü ne de alanın rencide olması.

Birçoğu yok oldu, kalanlar yok edilmenin eşiğindeler. Sadaka taşlarını kurtarmak, Karacaahmet’e vefa göstermek için hâlâ geç değil.

8- Suluklar

Osmanlı mezar taşlarının hoş bir ayrıntısı olan suluklar en zengininden en fakirine herkesin mezar taşında veya lahit yüzeyinde yaptırabildiği küçük oyuklardan ibaret. Bunlara mezar taşı veya şahidenin tepesinde tas ebatında oyuklar şeklinde rastlanabilirken kabir taşı üzerinde daha enteresan şekillerde görmek de mümkün. Damla biçiminde oyulmuş olanlar göze hoş bir görüntü arz ederken buradaki örnekte sekiz yuvarlağın merkezinde büyük bir tanenin olduğu dokuz suluklu örneği görüyoruz.

Sadaka-i cariye denen, bir eser bırakmakla insanın ölümünden sonra da sevap defterinin açık kalacağı ve mezarında eli kolu bağlıyken dahi iyi işlerden gelen kazancının kesilmeyeceği itikadı, Osmanlı insanını böyle bir ‘çare’ bulmaya yönlendirmiş. Kuşlar, kediler, köpekler, tavuklar, kaplumbağalar… susuz gezmesinler ve gelip bu oyuklarda biriken yağmur sularını içsinler diye düşünülen suluklar, incele incele kavuştuğu yerden günümüz insanına oldukça uzak bir mevkide duran Osmanlı insanını hakkıyla tanımak için harika bir numune durumundadırlar. Mezarlıklarımız tam bir düzen ve bakım altına alındıktan sonra bu sulukların uçuşan yaprak ve çer çöple dolmasını engellemek ve sularını kurak mevsimlerde de doldurmakla görevli birilerini tayin eden vakıflar bile kurulabilir. Hele mezarın kendisi bir kurtulsun da…

Karacaahmet, şimdiye kadar yaşadığı kayıplarla bizden de bir şeyleri beraberinde götürdü –ya da bir şeylerden kurtulmak istediğimizde onu gözden çıkarmak da kolaylaştı. Şimdiden sonra yaşayacağı her kayıpla -varsa- kalanları da alıp aramızdan çekileceğinden şüphe edilmemelidir. Bütün bürokratik teamülleri, karmaşık yetki devirlerini ve koltuk endişelerini esnetecek birileri çıkmalı, ecdadına ve milletine duyduğu hürmetin önüne başka korkuları geçirmeyerek ebedîleşmeyi tatmalı, harekete geç(ir)melidir.

Karacaahmet elden gidiyor ve onun kadar değerli bir şeyimiz daha yok. Bu illa yurt dışından söylenince mi kıymetli olmalı?

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 26 Eylül 2017, 15:01
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Efe Ezgimen
Efe Ezgimen - 2 yıl Önce

Aslında Karacaahmet ve Eyüp mezarlıkları, bir Dolmabahçe Sarayı kadar tarihi zenginliğimiz ve kültür hazinemiz, mesela Paris gibi şehirlerde mezarlık turizmi var, belediyemiz tarihi mezarlıkları turistik açıdan değerlendirebilir, özellikle 19. yüzyılda sırf Karacaahmet mezarlığının ihtişamını görmek amacıyla bir çok Batılı seyyah ve edebiyatçı, ressam Üsküdar'ı ziyaret etmiş ve hatıratlarında ''Üsküdar mezarlığı''ndan hayranlıkla bahsetmişlerdir.

banner19

banner13