Kapitalizm Kabil cephemizi de düşürecek!

Kabil, yetim bir şehir gibi duruyor dağların arasında. Günlüklerin dışında bir şehir... Zeki Bulduk Afganistan yarasını anlatıyor...

Kapitalizm Kabil cephemizi de düşürecek!

 

Havaalanına iniş. Saat 09:40. Daha çok Amerikan uçağı, daha çok Dubai seferi. Uçağın ‘busıness class'ı Amerikalıların. Yabancılar ne kadar da çok. Üslerin etrafı beton kalelerle çevrili.

Toz. Alabildiğine toz. Kent tozun gerisinde yorgun uzanmış yatan bir insan gibi. Bitkin, traşsız, genç, yaşlı üniformalı asker ve polisler. Trafik ışığı yok. Ana arterler dışında trafik polisi de yok. Trafik cezası yok! Yol; yolda yol yok. Kent içine ilerledikçe yer yer asfalt izleri var. Şehrin taşrasına doğru çukur yollar o kadar çok ki bir düzlüğe geldiğimizde mucize olmuş denli şaşkın ve sevinçliyiz.

Okul çıkışlarında siyah önlüklü kızların yüzümüze serçe gibi bakışları...

İnsan yüzleri: Yorgun ve sükûn makamında. Kabil’in trafiği, kızlarının mahcubiyeti, yorgun erkekler şehri olması bir beddua gibi yapışmış tozlu yüzüne.Kabil, Afganistan

Pembe, her yerde. Ev kapılarından mobilyalara kadar pembenin her tonu... Neden bu denli cıvıl cıvıl bir renk seçilmiş tozun ve barutun kentinde anlayamıyorum.

Araçlara tek isim vermek mümkün: Toyota. Otomobil icat olmamış, Toyota’yı icat etmişler sanki.

Okul çıkışlarında siyah önlüklü kızların yüzümüze serçe gibi bakışları; yeşil gömlekli oğlanların kartal gibi süzmeleri her zerremizi.

Fotoğraf çekmenin yasak olduğu dümdüz geniş alanlar... Yerli yersiz yasakların birden insanın yüzüne vurması...

Bir Kabil sabahında “neden Kabil için yapacak bir şey olmasın” telaşıyla yataktan doğrulmak

Cuma. saat 05:15. Ben öyle zannetmişim. Oysa saat 06:00. Kabil Sabahı.

Köpek ürümeleri. Tek tük araçlar... Birden, ağır ağır, usul usul, ağlar gibi, teganni ile okunan sabah namazına çağrı. Yine, ağlar gibi okunan Kur'an, başka bir camiden cevap niyetine gelen sesler...

Belki de bir gazel, bir gazelhanın ya da mevlidhanın sesi... Kabil yapayalnız. Silah sesleri uzaklardan bile silinmiş ama savaşın kokusu her yerde. Sabahın bile yüzüne bulaşmış barut kokusu.

Kabil, AfganistanŞimdi, Kabil'in bir ana caddesinden geçen at arabası, nal sesleri.

Dinginlik mi yorgunluk mu kentin üzerine sinen, anlayamıyorum. Ama vakit ilerledikçe, “neden Kabil için yapacak bir şey olmasın” telaşıyla yataktan doğrulup, yine de beklemek...

Hayırdır inşallah! Gece, saati kuruyorum derken 45 dakika ileriye almam. Saat 04.35. Bir buçuk saatlik bir erken uyanış.

Afganlar, beklemek üzre kurulmuş bir hayatın parçaları gibi yaşıyorlar

Hedef Kültür Vakfı. İHH'nın Afganistan partner kuruluşu. Terasta beş Afgan, bir Türk. Konuşmuyorlar. Mutlular mı? Evet. Ama Türk, ilk kez "gevurca" ya da "Müslümanca" bilmediğine bin pişman. Tolstoy, Shakespeare, Sefiller üzerinden kıran kırana bir konuşmaya girmeye çalışıyorlar. Nurullah soruyor, Zeki cevaplayamıyor. Zeki soruyor, Nurullah cevaplayamıyor. Bol bol gülüyorlar.

Kabil, Afganistan

Havaalanından otele geçerken bindiğimiz araç ve şoförü... Afganistan’a tutkalla tutunmuşlar gibi. Çok lüks bir jip ve saçları fazla bryantinli bir delikanlı. Yine de sukut halinde bir insan. Afganlar, beklemek üzre kurulmuş bir hayatın parçaları gibi duruyorlar, yaşıyorlar, diye düşünüyorum.

Yetimhane önünden geçen iki küçük kız çocuğu. Fotoğraflarını çekiyoruz acemi ve mahcup. Geri dönüp dönüp kikirdemeleri...

Dilenmenin Afgancası, demek istemiyorum. Çaresizliğin ırkı yoktur! Ana caddelerde, yanlarında küçük çocuklarla tam yolun ortasında durup dilenen mor burkalı kadınlar burkuyor yüreğimi.Kabil, Afganistan

Şehrin ortasında tepeler, tepelere yapıştırılmış evler. "Bu evlere insanlar nasıl çıkabiliyor?" diye sorduğumuzda Hamid Abi cevaplıyor. "O evlere insanlar çıkar ama asıl soru şu: Su nasıl çıkar?" Evet, o evlerde su yok ve bir şekilde suyun da ulaşması gerek evin ev olması için.

O lojmanların hemen yanında konteynır hayatlar, çadır evler…

Kabil, meraksız bir şehir. Sanki dünyaya dair, sorulara dair, hayata dair ve belki de ölüme dair çok şey biliyor olsa gerek ki merak ya da coşku yok Kabil’de. TV programları bile durgun akan bir ırmak gibi, zamanı doldurmak için ekranda yerlerini alıyor programcılar.

Fotoğraf çekmememizi söyleyen Afgan polisin yüzünde bir garip öfke. Hem öfke var hem gariplik var. Öfkesine kızsanız bile garipliğine üzülüyorsunuz. Aynı zaman aralığında bagaj alan Amerikalıların fil gibi, çarpa çarpa yürümeleri ve polislerin yüzlerini ekşitmekten ya da başlarını öte yana çevirmekten başka yaptıkları bir şey yok.

Kabil, AfganistanKabil’de insanlar ipince. Göbekli bir Afgan görmek neredeyse mümkün değil.

Rusların yaptığı yekpare beton bloklar gibi yükselmiş dört katlı lojmanlar... Şehre modern bir hava veriyor; zalim bir modernizm. O lojmanlardaki dairelerin tapularını veriyormuş yeni yönetim. Bir şekilde devlet olma hali. Toprağı tapuladığında, insanlar bir şekilde savunma haline geçerler. O lojmanların hemen yanında konteynır hayatlar, çadır evler, kerpiçten evler... Pişmiş ve pişmemiş tuğlalar dizili yol boyu.

İnsan yüzlerine baktığımda bir şeylerin eksikliğini yakalıyor gözlerim; “heyecanı alınmış ne çok insan var bu kentte?” diye soruyorum zaman zaman.

Kapitalizmle tanıştırılmaya uğraşılan bir şehir Kabil

Kabil, Afganistan

Kabil kıyısında "savaş çöplüğü".

Yol kenarlarında "para satıcıları".

Gündüz yakıcı sıcak; gece, fena ayaz.

Kabil, bir köyden tutun da 1980’lerin İç Anadolusunda bir şehre varana kadar türlü özellikleri bünyesinde taşıyor. Kentte yolculuk zamanda yolculuk gibi.

Ekonomiye alıştırılmaya, kapitalizmle tanıştırılmaya uğraşılan bir şehir. Modernizmin eşiğinde bir "eşik ülke." o eşiği Afganistan da geçtiğinde kaybettiğimiz cephe sayısı daha da artacak. Renkler, ışıklar, uyduruk dükkânlar. Orada burada nöbet tutan robocop askerler. Televizyonda gördüklerimizin aksine, bunların yüzlerinde mimikleri var.

Özel ve devlet üniversiteleri. Türkiye’de olduğu gibi gittikçe artan sayıda üniversite. Tek farkı, küçük bir apartman bulsunlar, kapısına küçük bir levha asıyorlar, al sana fakülte.

Modern dünyaya alıştırılan insanlar, tapu verilen, mülk sahibi kılınan göçebeler, kentlileşmeye, yasallaşmaya, kapitalistleşmeye ağır ağır giden bir ülke.

Araçlarda, duvarlarda, kentin görünür mekânlarında Şah Ahmet Mesut ve Necibullah resimleri.

Burada konuşmaktan, kavga etmekten, insanı hayata fişeklemekten, heveslendirmekten başka bir şey var. Beklemek... Kastım sabretmek değil. Beklemek bir yaşam biçimi gibi. Hedefsizlik mi yoksa? Ya da hikmet mi; “biliyoruz, fazlasına gerek yok” hali mi?

Yollarda toz üfleyen - su serpen değil- belediye araçlarını gördükten sonra susuyorum. Kabil, sosyoloji ya da ekonomi bilimiyle açıklanamaz. Ya hikmet ya da insanların kadim suskuları devreye girer bu kentte.

 

Zeki Bulduk, Afgan Günlüğü'ne Celalabad ile devam edecek

Güncelleme Tarihi: 30 Temmuz 2012, 17:46
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nedim Tepebaşı
Nedim Tepebaşı - 7 yıl Önce

Yüreği acı duymamaya henüz bağışıklık kazanmamış olanlar için müsteşrik eli değmiş bir ülke tasviri!Yüreğini açması gereken Yüce Makamı terk edip O'nun aşağıladıklarını yüceltenlere ibretlik tablolar!İdrak edebilme yeteneği kazanmak için dua talep edilse bilmem kolaycılığın fazlası mı olur?

banner19

banner13