Kalır dudaklarda şarkımız bizim

Deniz Müzesi İstanbul’da tarihi bir koleksiyon için tasarlanmış ilk çağdaş müze örneği olmasının yanı sıra İstanbul Boğaz’ı kıyısına tasarlanmış ilk kamusal yapı özelliğini taşır. Hacer Yeğin yazdı.

Kalır dudaklarda şarkımız bizim

Martı ve vapur seslerinin çığlık çığlığa serbest orkestra düzeninde ‘Boğaz Musikisi’ eserini icrâ ettikleri bir demde; gemiler kalktı, yüreğimizden. Gemilerin geride bıraktığı boşluk; bizim gibi “İstanbul ve deniz” müptelâları için sinelerde doldurulamaz bir mâhiyet arz eder doğrusu. Tabiat boşluk kabul etmez, göğsümüz kaldırmaz, ömrümüz kifayet etmez derken; ‘bizimkisi siyah beyaz bir aşk hikâyesi’ dedik ve bu defa Beşiktaş’ın vapur iskelesine yanaştırdık gönül kâsemizi. İskelenin Maçka istikâmetine kıvrılan kavisinde; aguşunu açmış; üstündeki tarihin tortusunu, tozunu silkelemiş; restore edilmiş, yenilenmiş, temizlenmiş, paklanmış duruyor ‘Deniz Müzesi’. Yüzyıllar ötesinden taşıdığı kutlu emanetlerle, bağrındaki genetik mirasın izzeti ve vakarıyla selamlıyor misafirlerini. Birazdan gireceğimiz tarih katmanları koridorunu; değme simülasyon gösterilerinde bulamayacağımızdan habersiz miyiz? Güneşe göç var da kalan biz miyiz? İtiraf edelim; biraz öyleyiz, evet…

İstanbul ‘Deniz Müzesi’, II. Abdülhamid’in izni doğrultusunda, “Müze ve Kütüphane İdaresi” adıyla; Tersane-i Amire içerisinde, başlangıçta küçük bir yapı olarak kurulmuştur. 1961 yılında, Beşiktaş’taki bugünkü yerine taşınmış ve hizmete girmiştir. Mevcut yapının bulunduğu yerde önceleri uçak hangarı, tekne onarım atölyesi ve garaj olarak kullanılan bir depo vardı. 1971 yılında müzenin yer aldığı bina, “Tarihî Kayıklar Galerisi” adı altında, müze koleksiyonunda yer alan kadırga ve saltanat kayıklarının muhafaza edilerek sergilendiği galeri olarak kullanılmaya başlanmıştır. Fakat alanın, galeri altında yekpare bir bütünlükte olup müzeye uygun kullanıma sahip olmamasından ötürü burası, rekonstrükte edilerek çağdaş müzecilik anlayışına uygun olarak; Ana Teşhir Binası, Tarihi Kayıklar Galerisi ve Açık Sergi Alanları olmak üzere üç ana fonksiyon ve strüktürle tasarlanmıştır.

Deniz Müzesi İstanbul’da tarihi bir koleksiyon için tasarlanmış ilk çağdaş müze örneği olmasının yanı sıra İstanbul Boğaz’ı kıyısına tasarlanmış ilk kamusal yapı özelliğini taşır. Kapıdan içeri girdiğimizde hemen karşımızdaki üst kota kadar uzayan cam cephenin önünde, şıkır şıkır boğazın dalgalarıyla, Güneş ışıklarının yansımasında devâsa bir tarihi kadırga karşılar bizi. Masalsı yolculuğumuza doğru bir yerden başladığımız aşikâr; çünkü bu kadırga bugüne kadar muhafaza edilebilmiş olan; dünyanın en eski teknesidir. Yapımında; karaağaç, çınar, ceviz, dişbudak ve karaçam gibi en sağlam ağaçlardan oluşan dokuz farklı tipte doğrama kullanılmıştır. Tarihi bulgular; 1521-1555 yılları arasında inşa edilmiş bir Osmanlı eseri olduğunu ortaya koyar. 24 kürekle idare edilen kadırganın heybeti; tek bir kürek için dahi 3 kişinin gerektiğini; bu durumda sefere çıkıldığında en az 144 kürekçi tarafından idare edildiğini gösteriyor. Belki de bu sebeple seferlerden çok, Boğaz’da sefahât için saltanat kayığı olarak tercih edildiğini, anlıyoruz.

Ondan sonra kayıkhâneye yönelince kayıkların boylarının küçülürken takvimin de ilerlediğine şahit oluyoruz. Kayıkhâne koleksiyonu; bu minvâlde sık rastlanıldığı üzere; arkeolojik kazılardan bir araya getirilerek değil de içerdiği tüm parçalarla olduğu gibi muhafaza edilebilmiş, en önemli koleksiyon olma özelliğini taşır. Sergilenen, 34 kayıktan birçoğunun boyu 20 metreden fazladır, fakat en gözde parçası; 16. yüzyıldan kalma 40 metre boyundaki kadırgadır. Tabi bunların organizasyonun ne kadar estetik, işçiliğinin ne kadar kaliteli, iç ve dış kaplamalarının, kurgusunun ve konuşlanma biçiminin tam bir harmoni oluşturduğunu söylememize gerek yok herhalde... Küreklerinin ve kayıkçılarının dahi varaklı, kıvrımlı kayık rotalarıyla boğaza doğru tam tekmil vaziyet alarak konuşlanmış olması, gören herkese, istemsizce ‘Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın!’ dedirtir. Bu 34 kayık, iki eldivenin parmak düzeninde, birbirlerine paralel olarak ve burunlarını İstanbul Boğazı’na doğrultmuş bir şekilde dizilirler. Boğaz’dan yapıya bakan, gözlerinden dışarı kızakların uzandığı büyük bir kayıkhane görürken müzeden Boğaz’a bakanın gördüğüyse bir rıhtımdır: Sanki açılmayı bekleyen bir filonun son tedariki yapılmaktadır.

İşte bu noktadan sonra atların nal sesleri arasında; Türklerin Anadolu’ya girişinden sonra denizcilik namına her ne olduysa kronolojik olarak tüm tarihi geçit gözlerimizin önündedir. Denizler fatihi; Barboros Hayrettin Paşa’nın, Akdeniz’i Türk gölü hâline getirirken fırtınalara mukabil dalgalandırdığı sancaktan tutun da Ertuğrul Yatı’na ait filika ve parçalara; Fatih Sultan Mehmed’in gemileri yağlı kızaklarla bir gecede karadan yürütmede kullandığı; Haliç’in Bizans’a kapatıldığı devasa zincirden, Nusret mayın gemisine ait parçalar ve onlarca mükemmel gemi maketlerine… Milli Mücadele’de silah taşımada kullanılan kayıklardan, İnebahtı’da donanmamızın sancağına; tarihi madalyalar, gemicilik malzemeleri, yağlı boya tabloları, son derece değerli yazışmaların ve fermanların olduğu tarihi evraklardan; madalyaların, gemicilik aletlerinin, defterlerin, kıyafetlerin olduğu galerilere.. Deniz savaşlarının simülasyon gösterileriyle ilgilisinin seyrine sunulmuş bölmelerin yanı sıra dönemsel gemi içi dekorasyon örneklerine de rastlıyoruz. Hatta hiç beklemediğimiz bir yerde; bir cam bölmenin içinde korunmuş tarihi bir pusula ve kronometre; kariyer planlaması yapan gençleri, denizcilik açısından doğrudan ikna edecek bir cazibe sunuyor.

Yapı kurgusuna gelecek olursak; tasarlanan yeni ek; eski bina içerisindeki mevcut koleksiyonları ve sergileme düzenini içerecek şekilde; kütle algısının hiç bozulmadığı ve kesintiye uğramadığı bir düzende; birlikte çalışacak şekilde dizayn edilmiş. Yeni binadan girişini yapan ziyaretçi, kronolojik kayıkhâne turunu, asma katta tamamladıktan sonra bir köprüyle tescilli binanın ilk katına geçerek yarım dairelik bir rota çiziyor ve kendisini giriş fuayesinde buluyor. Boğaz cephesinden Beşiktaş cephesine geçiş yaptıran rampa bitimindeki asma köprü; 1. kata doğal bir seyirle yükseliyor ve taşıyıcı ögelerini kendi altına alan bir körük gibi davranıyor. Başlangıç ve bitiş noktalarının birleştiği düğüm noktası, giriş cephesinden içeri hafif bir geri çekilmeyle; görüş açısını panaromik bir şekilde genişletiyor ve tüm cepheyle birlikte tüm envanteri de bütünsel olarak algılamamıza olanak sağlıyor. Bu açıdan; Beşiktaş Deniz Müzesi, gerek mimari kurgusuyla gerekse çağdaş müzecilik alanındaki muadillerine oranla sahip olduğu donanımla koca bir alkışı hak ediyor.

Turumuzu tamamladığımız bu noktada; bir tek şu dizeler dökülüyor ağzımızdan; bir tek onlar kalıyor kızaran ufuklarda:

Kırılır da bir gün tüm dişliler

Döner, şanlı şanlı çarkımız bizim

Gökten bir el, yaşlı gözleri siler

Şenlenir evimiz barkımız bizim…

Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze

Kavuşuruz, sonu gelmez gündüze

Sapan taşların yanında füze

Başka âlemlerle farkımız bizim…

Kurtulur; dil, tarih, ahlâk ve iman

Görürler nasılmış neymiş kahraman

Yer ve gök su vermem, dediği zaman

Her tarlayı sular, arkımız bizim…

Gideriz, nur yolu izde gideriz

Taş bağırda, sular dizde, gideriz

Bir gün akşam olur, biz de gideriz

Kalır dudaklarda şarkımız bizim...

Necip Fazıl Kısakürek

Hacer Yeğin, “Kalır Dudaklarda Şarkımız Bizim”, Makas dergisi, Nisan-Mayıs 2019, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 10 Mayıs 2019, 12:18
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13