banner17

Kalbim Celalabad'da kocaman bir yetimhane!

‘Yetimhanenin rutubet kokusu, kalkmış boyası ve tertemiz çocukları kalbimin doğusunda kalakalıyorlar’ diyor Zeki Bulduk..

Kalbim Celalabad'da kocaman bir yetimhane!

 

Celalabad yolu. Sabah. Cuma günü. Ruj, internet, banka vb. reklam afişleri istila ediyor yolları. Anlık çözümler... Ağrı kesiciler gibi insanların önüne sunulan modern dünyanın avutucularının tanıtımları.

Afgan bir şey yapmıyor. “Bakalım ne olacak” dercesine durup izliyor.

Reklamlar: Mısır gevreği ve Nestle ürünleri.

Üniversite tanıtım afişlerinde esmer tenli kız veya erkekler yerine Batılı tiplerin resimleri var. Sanki Hindikuş Dağları değil Alplere geldik.

Cahit Koytak onları görseydi yine aynı şiiri yazardı

Coşkunun zaman zaman ırmaklardan bile çekildiğini görmenin üzüntüsüyle, bir tek otomobillerde gördüğüm heyecanın sebebini anlamaya çalışıyorum. Gördüklerimi sendika yoluyla daha fazla insana ulaştırabileceğimi düşünüyorum.

Akşam üzeri Kabil'e girerken gördüğüm futbol oynayan Kabillli gençler birden aklıma “Futbol Oynayan Çocuklar” şiirini düşürdü. Cahit Koytak, Kabilli çocukların, toza aldırmadan, Amerikalı ya da Nato'ya bağlı askerlerin gölgelerine aldırmadan oynadıkları maçı görseydi herhalde çamur yerine toz yazar, yine aynı şiiri yazardı: “Kabilde Futbol Oynayan Çocuklar”.Celalabad, Afganistan

Süslü tır kasalarını görünce gülümsüyorum. Yollara düşen güzelleşiyor sanki... Oysa toprak her tarafta çamur rengi. Olsun! Çamura batmayan bir tarafı var bu yolların. Kıpkızıl suyunda balıklar oynayan bir ırmağın kenarından geçiyoruz: Derya-yı Surubi, Surubi Nehri. Mahiper Geçidi'ne kadar kızıl renkli ırmağın akışına bırakıyorum kendimi. Mahiper, bakığın kanatlarıymış meğer.

Yol boyu, yer yer tank ölüleri

Üzerinde deney yapılan ülke-millet. Satılan mamüllerden sadece biri: Redd Bull. Tepelerin çoğu kayalık. Sanki dağlar insanları seyrediyor.

Uçurum ve sarp kayalar. Tehlike normal, sıradan birşey burada. Tabiat dahi tehlikeyi tabi görüyor.

Yol boyu, yer yer tank ölüleri.

Trafikteki araçlara bakınca, özellikle kamyon ve tırlara, hayat bu yollarda bir süsleme sanatından öte değil.

Mayınlı alanları gösteriyor Hamit Abi: Beyaz işaretli alan mayından temizlenmiş bölge. Mavi işaretli alanda mayın temizleme işleri devam ediyor. Kırmızı işaretli alan... “İşte oraya ayak atmayın” diyor.

Uzun bir yolculuk sonrası, ilk kez az yeşillik bir alana ulaşıyoruz.

Bu arada, Afganistan’da askerliğin zorunlu olmadığını, asker olanların ise maaşlı olduğunu öğreniyoruz. Onca yıl savaşan, doğuştan asker olan insanlar silah altına girmek istemiyorlar. Belki de sevmedikleri bir yönetime hizmet etmemek için asker olmuyorlar. Asker olanlarsa çaresizlikten, işsizlikten dolayı bu işe rıza gösteriyorlar.

Celalabad, AfganistanMayınlı bir ülkede ev yapmak ne kadar kolaydır?

Yol boyu terk edilmiş, harabe köyler görüyoruz. Yol boyu kim bilir kaç tane tek mezar gördüm. Bunların şehit mezarları olduğunu söylüyorlar. Öyle ki, orada yatana şahitlik için başına dikilen bir sopa ya da diğer kırmızı, siyah, yeşil renkli çaputlar bağlanıyor. Hem Afgan bayrağının renkleri, hem de o kişinin şehadetine tanıklığın renkleri. Mahzun ve yalnız ölüler ülkesini tam ortasından keser gibi ilerliyoruz Celalabad’a doğru...

Mayınlı bir ülkede ev yapmak ne kadar kolaydır? Bunun ne kadar zor olduğunu yerinde gördüm. Çadırlarının önüne kerpiçten set yapan insanlar sanki hayata pamuk ipliğiyle bağlı olduklarını bildiklerinden olsa gerek, tutunmuş gibi yapıyorlar.

Ülkede konuşulan dillerin en yaygını olan Peştunca hakkında bilgi veriyor araçtaki bir Afgan dostumuz: “Peştunca, Farsçanın bir dalı olan Darice'den doğmuştur. Bu dil İran ve Pakistan’da da bilinir. Ki her iki ülkede de mülteci Afgan sayısı ikişer milyondur. Mülteciler, muhacir oldukları düşüncesiyle o topraklara gittiler. Ama, muhacirlere karşı Ensar'ın kardeşliğini bulamadılar.”

Afganistan’da ise devlet memurluğu ya da yardım kuruluşlarında çalışmanın dışında iş alanı olmamasından yakınıyor Zikrullah. Eski memurların yerlerini kaybetmemek için yapmayacağı kötülük olmadığını da ekliyor sözlerine.

Milli marşımızı İngilizler değiştirdi

Hamid Abi ise daha keskin bir bıçağı işaret ediyor: “Milli marşımızı İngilizler değiştirdi. Marşın içerisinde en küçük etnik gurubun dahi adı var. İngiliz oyunu yani nifak, görevini yapmaya devam ediyor. Amerikalılar ise ‘para sende olursa her şeyi yaparsın’ pervasızlığını öğretmeye devam ediyorlar”, derken kelimeleri kırılıp dökülüyor aracın içerisinde.

Ve şekerkamışını dilimleyip serin serin satan seyyar satıcıların olduğu yeşil bir kente varıyoruz öğlene doğru. Küçük bir göl ve gölün ortasında ananas ağacı! Dalların duldasında toplaşıp sohbet eden insanlar var bu şehirde. Pakistan'a yakın olması sebebiyle olsa gerek dağ-bayır kriket oynayanları görüyoruz.

Yetimhanedeyiz. Çocuklarla tanışıyoruz: İbadullah, Nurullah, Nasrullah, Seyfullah, Habibullah, Nusretullah, Bismillah! Bu şehirde Allahsız insan bulamazsınız!

Burada bilfiil gördüm triportörlerin kanaat adlı bir dünyanın araçları olduğunuCelalabad, Afganistan

Araçların insanlara benzediği; allı-güllü, belli bir karakteri olan... hatta insanlardan heyecanlı olduğu bir şehir Celalabad.

Adım başı triportör. Amal adlı Hintli Müslümanların çektiği filmde görmüştüm bu üç tekerli şeytan arabalarını. Şeytanî değil de rahmanî fikirler üşüşmüştü başıma. Burada bilfiil gördüm triportörlerin kanaat adlı bir dünyanın araçları olduğunu. İçlerinde gelin arabası olan bile vardı. Gelinin oturduğu tarafı süslü kumaşlarla kapatmışlar ne de güzel, ne de mahrem duruyordu öyle!

İmam Buhari Yetimhanesi’ndeyiz. İHH ve Hedef Kültür Vakfı'nın sponsorluğuyla çocuklara kırtasiye, elbise yardımı ve sağlık taraması yapılacak.

Orada mezbele içinde kalakalacak bize "merhabaa!" diyen çocuklar

Gökyüzünde iki uçurtma: Biri mavi biri kırmızı. Uçurtma Avcısı gözümün önüne geliyor. Oradaki yetimhanenin içler acısı hali... İmam Buhari Yetimhanesi orada anlatılan yetimhaneden bir gömlek üstün. Lakin el atılmazsa harap olması işten bile değil.

Celalabad, AfganistanYetimhanenin bahçesindeki araçların içinde "av, av" diyen çocuklar. Susamışlar. Elbiseleri gıcır gıcır, masmavi. Piknik için yola çıkacağız. İmam Buhari'de beşyüz çocuk kalıyor. Bunların yüzdoksanı yatılı. Selim... Üç kardeşi daha var yetimhanede. "Merhabaaa!" diyor beni her gördüğünde. İçimden ikiye kesiliyorum onun her selam vermesinde.

Bu yetimhaneyi Afganlar yapmış ancak onbeş yıl kadar Suudi Arabistanlılar ayakta tutmuşlar. Şimdi ise ayakta tutacakları arıyorlar. Hükümetin ödeneği aylık 900-1000 dolar civarında. Beşyüz çocuğun dişinin kovuğu dolmaz! Elliiki dönümlük arazi üzerindeki yetimhane Afganistan'ın en büyük yetimhanesi. Lakin bakım yok. Yeşil alan çok ama spor alanı, aktivite alanı, atölyeler, temizlik... eksik, eksik, eksik işte! Yardımlara ek olarak nakdî olarak da bağışta bulunuyorUZ. Ama belediyeler ya da büyük şirketler yıkılan duvarlara el atmadıkça orada mezbele içinde kalakalacak bize "merhabaa!" diyen çocuklar.

Adana kadar sıcak Celalabad. Çevresi, Adem nebiden bu yana dokunulmamış dağlarla çevrili. Belki, savaş sırasında Pakistan'a göç edenler yol olmuştur bir zaman.

Git ve yetimi bul. Allah sebep verir!

Celalabad, Afganistan

Celalabad, fotoğraflardan akan gözyaşı gibi.

Tanıyamıyor ama biliyorsunuz. Alışmıyorsunuz ama görmek istiyorsunuz. Varıyorsunuz ama kalamıyorsunuz. Seviyorsunuz ama bağlanamıyorsunuz bu kente. Sadece şunu dedim çamurlu bir kavaklıkta piknik mi yoksa “varıp geri gel” eylemini yaptığımız yerde: “Git ve yetimi bul. Allah sebep verir!” Vardığımız kentte bulduğumuz yetimler bize utanç ve cesaret verdiler.

Hangi kapıya vardıksa et yemeği verdiler. Zengin yemeği. Oysa bu insanların çoğu fakir. Ve et fiyatları ekonomilerine kıyasla çok yüksek. Bizler, varken verenler olarak tarihe geçtik. onlar ise, yokken verenler. Celalabad, masalın kapısından şöyle bir bakmak gibiydi. Hızlı bir yolculuk, Londra'ya kaçmak isteyen yetim delikanlıların o melul bakışlarını görmek, kayalıklar ve yemyeşil bir kentten geçip, uçurumların kenarından Pakistan'a az kala geri dönüş! Zınk diye kalakalıyorum aracın içinde. Neydi gördüklerim? İnsanlar sadece direksiyonda oturuyorlar ve araçları Allah yürütüyor. Celalabad'da net bir şekilde gördüm bunu.

Tahhar'a yola çıkmadan adak kurbanlar kesiliyor, çocuklara Yasin okuduğumda gülümseyerek dinliyorlar, konuşmaya başlarken besmele çekiyorlar ve bir ara "Mihriban" türküsünü söylemeye başlamışım, farkına varmadan. Kara kaşlı, kara gözlü, hayatında hiçbir zaman Mihriban adlı kızı göremeyecek olan yetim çocuğa bakıyorum, boğazıma bir yumruk oturuyor. Oturduğum yerden kalkıp gidiyorum kendi rahat dünyama. Yetimhanenin rutubet kokusu, kalkmış boyası, temizlenmemiş tuvaletleri, lime lime olmuş halıfleksleri ve tertemiz çocukları orada, kalbimin doğusunda kalakalıyorlar.

 

Zeki Bulduk, Salang Geçidi'de doğru giden bir araca biner. Tahhar’dadır en acı hikâye.

Fotoğraflar için Ahmet Derindere'ye teşekkür ederiz.

Güncelleme Tarihi: 04 Temmuz 2012, 16:16
YORUM EKLE
YORUMLAR
tespih
tespih - 6 yıl Önce

çok güzel bir yazı

banner8

banner19

banner20