Kabristan Görmeyen Bir İstanbullu'nun Gözleri Eksiktir

Ağırlığını kaybettirmeden ölümü kaotik ve karanlık havasından çekip çıkarmış, böyle güzellik giydirebilmiş başka bir medeniyet var mı?

Kabristan Görmeyen Bir İstanbullu'nun Gözleri Eksiktir

Türkiye’nin bir açık hava müzesi olduğu söylene gelir, tarihî mirasının yoğunluğunu anlatabilmek için. Doğru. Böyle olduğu gibi aynı zamanda bir açık hava yağma ve tahrip merkezidir de. Bir yandan ülkedeki tarihî eserleri yurt dışında tespit edilmiş adreslerden geri getirme teşebbüsleri ileri bir noktaya varmış ve devam ediyorken, bir yandan da hâl-i hazırda topraklarımızda olanları korumayız. Mimar bir arkadaşımın hocası, İngiltere’de gezdiği müzede büyük mahcubiyet duyduğunu zira sergilenenlerin yarıdan fazlasının Türkiye’den kaçırılmış eserler olduğunu söylemişti. Bunu bilir ama mevcutlarımızı yine de gündemimize hiç almayız. Bu ne perhiz ne lahana turşusudur.

Memlekette hiç bitmeyen haber türlerinden biri de ‘tarih katliamı!’ türünden metinlerdir. Tarihe dönemeç yaşatmış bir medresenin bakımsızlıktan çürümesi, yüzyıllara meydan okumuş ve büyüleyici güzellikteki bir cami-çeşme-tekkenin talanı… gibi haberler bizde ufak ‘yazık…’larla geçiştirilir. Çünkü her birine gerçekten üzülecek olsak ülkenin tamamı bir haftada kanser olup ölür.

Bir mesele daha var: Bizde tarihî eser, medyanın üzerine yaygara koparma potansiyeli bulunan şeyin adıdır. Yani bir şey, diyelim ki beş yüz yaşında bir şey; eğer hakkında duyarlı bir muhabir haber yapabilecekse kıymetlenir ya da eser haddini bilmez biçimde göz önündeyse…

Biliyorsunuz, İstanbul aynı zamanda bir mezarlıklar şehridir. Şu şehirden tarihî kabristanlar çıksın, burası tam bir mezarlığa döner. Ara sıra tarihî kabristan görmeyen bir İstanbullu’nun gözleri eksiktir. Yenileri için böylesini söylemek mümkün değil; ancak eski mezarlıklar hakiki bir güzellik salonu, tam bir terapi merkezidir.

İstanbul’un mezar taşları dillere destandır ve güzellik hakkında kapsayıcı bir şeyler söylemek isteyenlerin yolu mutlaka bizim mezar taşı örneklerimize şöyle bir uğramak zorundadır. Hâl böyleyken müzelerde cam mahfaza içinde koruduğumuz şeyler sanat eseridir de mezar taşlarımız niye değil? Çünkü bu konuda medyatik olanın ve yaygın kanının bir beratı yok. Olur dendiği zaman olacaklar.

Genel olarak ‘mezar taşı’nın sanatsallığa dâhil olup olmadığı su götürür; ama bizim mezar taşlarımız direkt sanattır, eseri bile değil. Hatta başka alanlarda sanat olabilmiş eserler gelip bizim mezar taşlarımızın elini öpmeli ve sanat olabilirlik izni almalıdırlar. Bu kadar bariz ve keskin.

Siz de günlük hayatınızda ‘tarif edilemez’ tanımlamasını sık kullananlardansanız, henüz bir şey görmüş sayılmazsınız. İsterseniz İstanbul’un tarihî kabristanlarında şöyle bir gezintiye çıkalım ve her gün birkaçı daha yitip giden tapu belgelerimizin güzelliklerine göz atalım.

Cibali’de Âşık Paşa Camii önündeki medrese haziresinde medfun Bahriye Reisi Hacı Mustafa Paşa’nın başucundaki kitabe taşı denizci motifleriyle bezeli. Paşa’ya erkek olduğu için tek halka çiçek gerdanlığı yeterli görülmüş, gerisi keskin hatlı süslemeden ibaret. Yanı başında yumuşak hatlarla tam bir çiçek bahçesi olan güller, çiçekler ve yapraklarla eşi Fatımatu’z-Zehra Hanım yatıyor. Nefes kesen bir rekabet, değil mi?  

Mustafa Paşa’nın kitabesi şöyle: “Huve’l-Bâkî. Esbak Bahriye Reisi el-Hac Mustafa Paşa’nın ruhiçün el-Fâtiha. Sene 1287 [1870]” Fatımatu’z-Zehra Hanım’ın kitabesi ise şöyle: “Huve’l-Bâkî. Esbak Bahriye Reisi merhûm el-Hac Mustafa Paşa’nın zevcesi Fâtımatu’z-Zehrâ Hanım’ın rûhiçün el-Fâtiha.”

Zevkten akıtılmış gözyaşlarıyla sarılmak isteyeceğiniz bir diğer mezar taşı da Süleymaniye haziresindedir. Bu öyle bir şeydir ki, yapıp edenleri hakkında nice güzellikler düşündürmeden bırakmaz görenlerini. Baş hizasından aşağı doğru pelerin gibi uzanan kumaş görünümlü motif, aynı fotoğrafa bakan halamın dediğine göre bir gelinliğe benziyor. Kurdele ve çiçekler de bir gelinlik üzerinde fena durmazdı doğrusu. Ancak bir gelinlik olabileceği gibi genç kızların sarılabileceği uzun başlıklara dahi benziyor. 

Sağdaki uzun kitabeli taşın üzerinde, erken yaşta vefat edenler için koyula gelen kırık gül motifi duruyor. Bu hanım kız hakikaten de erken yaşta rahmet-i Rahman’a uğurlanmış. Namlı vezirlerden Abdullah Galip Paşa, bu sevgili torunu vefat ettiğinde onu karşılamak üzere çoktan irtihal etmiş dar-ı bekaya. “Selanik eşrafından Mustafa Fevzi Bey’in on yedi yaşında iken vefat eden kerimesi Fatma Şerife Hanım’ın kabri” burası. Büyüleyici olan yalnızca mezar taşı mı? Tabii ki hayır. Güzellik bu mezar üzerinde, freni olmayan bir araba gibi ilerliyor. Lahit üzerinde de letafet akisleri var. Onu, muhterem babası ve dedesini de bıraktıkları nice güzellik ve hürmete şayan iş için birer Fatiha’yla yâd etmeli.

 

Öldüğü ve maksuduna eriştiği için Hanife Hanım kadar mutlu olmuş başkasını tanıyor musunuz peki? Esseyyid Muhammed Eşref Efendi’nin halilesi bu narin hanımefendinin mezar taşı adeta bir terapi merkezi olarak hizmet veriyor. Şu taş üzerinde ölümün ürkütücülüğü, soğukluğu ya da uzaklığına dair en ufak bir iz var mı? İnsanın koşa koşa ölesi geliyor. Hanife Hanım, Mehmed Emin Tokadî Hazretleri’nin yanı başında dinleniyor.

Süleymaniye haziresi, kitabe etrafındakilerle olduğu kadar kabir süslemeleriyle de göze çarpan örneklerin olduğu bir yer. Her biri en az diğeri kadar alımlı ve cana yakın onlarca kabir var burada. Birine baktığınızda diğerinden nazenin bir feryat yükselir ve ona bakmazsanız gönlü kalır, ona da bakmalısınız.

Taşların her biri diğerinden daha güzel olmaya çalışır ve tatlı bir rekabet yıllardır böylece sürmektedir. Küçük bir saksıdan büyümüş uzun dallar, minik yapraklar ve çiçeklerin tepesinde keskin ve sade bir belirleyicilikle duranlar, daha sade ama bol yapraklı başkaları, dalları kurdeleyle tutturmuş ve tepedeki sıkılığa mukabil aşağıda daha dolambaçlı-serbest seyreden çiçeklerle bezeli örnekler buradadır.

     

Bu ise çok daha ihtişamlıdır. Kitabe taşındaki süslerle zarafet ve letafetini yeterince yansıtamamış, ayak tarafındaki şahidede süslenmeye devam etmiştir. Tepesinde sevimli fesi, yazı boyunca ve üstte-altta devam eden ince yaprakları ile tek başına bir gülistan olan bu mezarda “Keçecizade İzzet Molla Efendi merhumun emektarlarından ve eşref-i kudat-ı kiramdan (kadıların en şereflilerinden) merhum ve mağfuru’n-leh Muhammed Raşid Efendi” yatmaktadır. Taşındaki her gül için ayrı bir Fatiha okuyası geliyor insanın. 

 

Mumcular Kethüdası Hacı Ahmed Ağa’nın zevcesi Şerife Nefise Hanım’ın mezar taşındaki üzüm salkımlarını taşıyan dallar ve yapraklar öyle çoktu ki, tepesinde tombul bir vazo da olan bu taşın en altına şirin bir kurdele takmak zorunda kaldı Ahmed Ağa. Sonra geriye şöyle bir çekilip sevgili eşinin kabrinin diğer taşlar arasında nasıl durduğuna baktı: Daha ince ve çeşitli bir şey olmuştu bu. Onun güzelliğine ölümünden sonra da methiye dizebildiğine sevindi ve Fatiha okumamız için biz torunlarına bıraktı bu mezarı.

Yataklarına geniş geniş çiçek ve yaprak doldurulmuş örnekleriyle karşılaşmak mümkünse de her iki şahidesi çiçek bahçesine dönmüş, her köşesi bilhassa süslenmiş bu mezar daha bir dikkat çekicidir. Aslında bu çiçeklenme bir hüznün eseridir zira burada medfun Fatıma İrfan Hanım, henüz on sekizindeyken irtihal-i dar-ı beka etmiş. Muhammed Reşid Paşa da kızını berhayat iken çiçekler içinde yeterince görememiş olmanın intikamını böyle almış herhâlde.


Çok şık bir yıldızı tepesinde taşıyan ve kıvrımlarla çerçevelenmiş şahidesi kadar kitabesi de dikkat çekici güzellik ve incelikte olan Nefise Hanım da ana-baba hasretiyle yaşamış ama sözlerinin sonunda ona bir Fatiha okuyana “cennetler ala” diye dua etmiştir.

 

Kocaman bir çiçek başlığını tepesinde taşıyarak gelen geçene biraz dua için nazenin bakışlar atan bu sevimli sanat eseri Emine Hanım’ındır. Az ilerisindeki bu mezarda dinlenen hanımefendi için ise öyle çok çiçek konmuş ki taşına, başta ve sonda anca iki kurdeleyle tutturulabilmiş. Tepesinden de tombul ve uzun yapraklar açmış. 

 

Ağırlığını kaybettirmeden ölümü kaotik ve karanlık havasından çekip çıkarmış, böyle güzellik giydirebilmiş ama maneviyatından da sıyırmamış başkası var mı? Varsa getirin ona da medeniyet diyelim.

Fotoğrafları büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

Yazı ve Fotoğraflar: Sadullah Yıldız

Yazının devamı niteliğinde 2. yazı için tıklayınız: //www.dunyabizim.com/tarihi-mezar-taslari/24904/son-tarihi-mezar-tasimiz-da-kirilip-atildiginda

3. yazı için tıklayınız: //www.dunyabizim.com/tarihi-mezar-taslari/24938/cengelkoye-ettigimiz-vefasizliklar

Yayın Tarihi: 13 Temmuz 2016 Çarşamba 11:16 Güncelleme Tarihi: 15 Ekim 2016, 10:47
banner25
YORUM EKLE

banner26