banner17

İyi ki Eyüp diye bir yer var!

'Duyuyorum bu sabah, kış içimden çıkalı/ İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı…'*

İyi ki Eyüp diye bir yer var!

Bir şehzade şehrinde büyürken ruhumuz, güzellik kelimelerle söylenirken ya da kelimeden başka bir şey değilken henüz. Öğrenciden başka bir şey değildik! Gençtik, güzeldik. Talip olmadığımız için talebe hiç değildik. Su akardı biliyorum, ama zamanın aktığını, kalbin aktığını, kalple ve ki zamanla akanın, bana baktığını hiç mi hiç bilmiyordum.

Öğrendim, su akarmış, zaman da akarmış. En çok da kalp akar; akar da ruha bakarmış. Her şey aktı. Akarken mutlaka duran da vardı, her şey aksa olmazdı. Her şey zıddıyla kaimdir ya! Mutlaktı. Zaman aktı, söz durdu. Konaklama yeri kalbe vardı. Söz, mesken tuttu kalbimi. Söz mesken tuttu kalbimi de kalbimin misafirleri de vardı. Ruhumu fark ettim, buralardan değildi. Ayet vardı, O’ndandı.

Eyüp

Benimleydi de ‘ben’ neydi? Ben… Ruhum en çok kalbimle ünsiyet ederdi. Kalbimin misafiri nerelerden gelirdi, bilene aşk olsun. İyi ki de gelirdi. Bir şehir vardı, söze en çok o değerdi. Bir medeniyet vardı, söze değmeden kalbe değerdi ki evvel tebessüm, ardından Fatihalar inerdi.

İlk kez kalbime değen bir şey istedim

Bir suret… İbtida tebessümler, Fatihalar indi, bir şehir onun dilinden kalbime nakşedildi. İstanbul. Bir suret daha… Şiirler döküldü. İstanbul. Gelen anlattı, giden anlattı. Sözden bir şehir vardı, hayalde yaratıldı. Kalbime nakşeden, bir arzu bıraktı. Zaman yoktu, güzellik hâlâ kelimeden başka bir şey değildi; fakat kalbime nakkaş, lisanıma arzu bırakılmışsa, “olacak” bir şeyler vardı.

Eyüp

Nakkaş kalbime, arzu nefsime gelmişken tamamlandı her şey. Kelime kelime, şiir şiir büyüdüm bir taşra fakültesinde… İlk kez kalbime, ruhuma değen bir şey istedim. Kelime anlam oldu, güzellik sözcükten başka bir şeydi. Dua. Dua olmasa zaten bugün şimdi, bu an, hayatım olmazdı. İstemek, talip olmak yani. Ruhunun en sır yerinden, kalbinin en derininden söylemeyen, talip olamazdı, talebe de. Su ve zaman akmış, söz kalbimde durmuşken artık talebeydim, çok şeydim. Nakkaşın doğup büyüdüğü, birilerinin gezip gördüğü bu şehir bende hayalden ve arzudan yekpâre bir masaldı. Bütün masallar geçmişe işlese de zamanını, bende cennet tedaisinde geleceğe işliyordu. Cennet tedaisinde bir zaman ki yelkovanı ve akrebi kayıp…

Rabbim sure sure tamamla beni

Bir şehzade şehrindeyim diye yıllarca avuttum kendimi. Hayal şehir yelkovanı ve akrebi kayıp bir saatten bakarken bana, zaman, ruhumun durduğu yerdeydi. En çok bunu biliyordum. Zaman, ruhumun durduğu yerde. Dua da. Nakkaş da. Bir gün yelkovan ve akrep gelip durdular, zaman yaratıldı. Kün emriyle! Duam tutuldu, kün emriyle! Hayal şehir var oldu, elimin ayağımın değdiği, gözümün hazdan meftun, edeb ettiği bir Temmuz mucizesi… İstanbul, İstanbul oldu. Şairleri, şiirleri unuttum gitti…

Eyüp

Nakkaşın fatihası, önümde yol haritası... Hepsi şehit sahabelere çıktı. Sefer sefer üstüne, şehadet kalbim ve ki ruhum üstüne. Güzellik sözden gayrı hakikat üstüne. Virdim, hakikatim, en kayıp zamanda çağrım: Rabbim, ayet ayet kaldır, sure sure tamamla beni oldu. Temmuz mucizesi… Ebâ Eyüp El Ensari Hazretleri… Eyüb’e kondu yolculuğum, kalbimin yol haritasında. Ortada ulu bir çınar, ona açık bir kapı, içerisi… Suretten değil ama ruhtan tanıdık, sesten değil ama sükûttan aydınlık, bir mana tebessümüne davet ederken beni, kalakaldım kendime, bir de yıllar öncesinden nakkaşın hasta çocuk sesine. Ezanlar okundu, akrep ve yelkovan yok, güneş ve ay hep varken var olan zamanlarda… En çok üç vaktin namazını eda etsek de huzurda… Bir vaktin sırrını hazmedemedik. Bir resul, bir deve, bir çöl, hepsinden nasibdâr bir mihmandâr, seksen küsur yaşında burada şahadet şerbetini içerken. Nefes gerek nefes.

Eyüp bu şehrin…

Rüzgâr esti değdi tenime, dua sadrımın ortasından kayıp, kendine... Sudan ve nefesten yaratılmış bu şehir bir vapurla tamamlarken mevsimi ve hazzı bende, dua defalarca sadrımın ortasından kayıp! Kayıp, kendine hep kendine… Ben varıp konayım hayat tutayım dememiştim, ruh içinde kalp haritasında sade bir seyyahtım. Ağır adımlarla yürüdüm, tutuşurken kalbim, yetmezken nefesim… “Üstad” çıktı karşıma. Garib, mahzun lâkin âmâde seyr ü sefere. Bir derinlik tutuldu, bir Fatiha okundu, nefsim bir suret aynasında ölümden ölüme kondu. Hadi tut elimden demedi, el tutmaz gönül tutardık biz deyip kondurdu beni çilesine…. Çile’sine… Adımlar, ağaçlar, mermer mezar taşları, silinmiş isimler; bir ben kayıp bir sıcak Temmuz akşamı… Karşımda yeşil bir kapı ardına kadar açık… Güller taşlarla ezelden uyanık, uyuyan ben bu dem burada korkak ürkek perişan. Bir manolya ağacı, bir Frenk elması, namaz vaktini bekleyen üç beş insan… Ortada bir şadırvan, uyan ruhum uyan! Bir kuyu, bir tulumba aksetti kayıp nizama. Adımlarım dolaşık, hoş geldinler serapa nazenin. Sağımda Kaşgârî, solumda Geylânî. Bir seyyid tebessümü dinlendirirken kalbimi, ismini söyledi, burası şu Kaşgârî dergâhı, Eyüb’ün bülbül yuvası. Eyüb, bu şehrin hülyası…

Eyüp

 

Kübra Demiray o iklimi aksettirdi

* Ziya Osman Saba, “Beyaz”.   

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2010, 20:09
YORUM EKLE
YORUMLAR
Melih Koşucu
Melih Koşucu - 8 yıl Önce

Güzel bir yazı olmuş.

banner8

banner19

banner20