banner17

İvaz Efendi Camii Surlarda İstanbul'u Beklemeye Devam Ediyor

Uzun zamandır restorasyonda olan İvaz Efendi Camii'nin açılmasını dört gözle bekleyenlerden biriydim. Konumu itibariyle Eyüp yönüne bakan surların en tepe noktalarında birine kondurulmuş bu eser, çevre yolundan geçerken bakışlarımın zarûrî istikâmeti olmaktan kendini kurtaramıyordu. Oktay Türkoğlu yazdı.

İvaz Efendi Camii Surlarda İstanbul'u Beklemeye Devam Ediyor

Osmanlı mimarlığının en güçlü devrinin aynı zamanda bu imparatorluğun siyasi, ekonomik ve kültürel olarak zirvede yer aldığı bir yüzyılda yani 16. yy'da ortaya çıkmış olması tesâdüf olmasa gerektir.

İstanbul'un fethinden sonra artık bir emperyal kuvvet olmaya doğru ilerleyen bir devletin, ilk olarak fethettikleri şehirleri imar etmesi büyük bir ehemmiyet arz ediyordu. Bu anlamda İstanbul çok kısa bir süre içerisinde çeşmelerden medreselere, camilerden mekteplere yüzlerce eserle doldurulmuş ve çok kısa bir süre zarfında Yahya Kemal'in deyimiyle ''Türk İstanbul'' teşekkül etmiştir.

Mimar Sinan'ın hepimizin malûmu olan çıraklık-kalfalık-ustalık üçlemesini Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye üzerinden gösterdiğini biliyoruz. İvaz Efendi Camii'ni Sinan'ın son eserlerinden biri olarak, -camiinin mimarı Sinan mıdır değil midir spekülasyonunu bir kenara koyarsak- Selimiye Camii’nden sonra yapmış olduğu ustalık dönemi eserlerinden biri olarak tanımlayabiliriz.

Sinan'ın diğer çok önemli yapıları Azapkapı Sokullu ve Eyüp Zal Mahmut Paşa camileri gibi uzun zamandır restorasyonda olan bu göz nûru caminin açılmasını dört gözle bekleyenlerden biriydim. Konumu itibariyle Eyüp yönüne bakan surların en tepe noktalarında birine kondurulmuş bu eser, çevre yolundan geçerken bakışlarımın zarûrî istikâmeti olmaktan kendini kurtaramıyordu.

Caminin bânisi âlim bir zat: İvaz Efendi

Camiye sur kapılarından kendisine en yakın olan Eğrikapı'dan ulaşılır. Hemen yanıbaşında bugün Tekfur Sarayı adı ile marûf aslen Bizans'ın son devirlerinde kendi sarayları olarak kullandığı Blahernia kompleksine bağlı bir yapı bulunur. Osmanlı'nın elinde âtıl bir vaziyette kalan Bizans'ın bu köhne sarayı alışıldık âdet üzre zindan olarak kullanılmış ve Anemas Zindanları ismiyle tanınır olmuştur. Şehrin birçok noktasında olduğu gibi burada da yine bir Bizans ve Osmanlı birlikteliği göze çarpmaktadır. İvaz Efendi Camii de bu kalıntının isminden bozma olarak Ayvansaray diye isimlendirilmiş bölgenin hudutları içerisinde bulunan, 4 yüzlü bir çeşmenin belirlediği ufak bir meydanın sol cihetinde yer alır.

Caminin bânisi İvaz Efendi, aralarında Sahn-ı Semân da olmak üzere birçok önemli medresede müderrislik yapmış, daha sonra sırasıyla İstanbul kadılığı, Anadolu Kazaskerliği ve nihâyetinde Rumeli Kazaskerliği yapmış olduğundan Kazasker İvaz Efendi olarak tanınmıştır.

Onun kişiliği ile ilgili olarak Abdülkadir Özcan, “İvaz Efendi şer‘î meselelerde çok defa aklı esas almış, verdiği bazı fetva ve kararlarında yaptığı nükteleriyle meşhur olmuştur; Nev‘îzâde Atâî tarafından Nasreddin Hoca’ya benzetilir.” diyor. Ayrıca medrese ders kitapları olarak fıkıh, tefsir, belâgât gibi alanlarda yazdığı kitapları ve muhtelif eserlere yazdığı hâşiyeleri bulunan bu zât, kitaplarını da kendi yaptırdığı camisinin vakfına bağışlamış.

İvaz Efendi'nin kabri de bugün camisinin kıble duvarının önündeki hazîrede yer almaktadır. Herhangi bir kitâbesi bulunmamasına rağmen hazîredeki bütün taşlardan daha büyük silindir biçiminde iki şâhidenin İvaz Efendi’nin kabrine ait olması kuvvetle muhtemeldir.

Camiye girince tarifi imkânsız bir ferahlık hissi ile karşılaşılıyor

Ayvansarâyî, İstanbul camilerine dair kitabında camiyle birlikte İvaz Efendi’nin medrese, sıbyan mektebi ve çeşme yaptırdığını bildiriyor. Ancak cami dışında diğer yapılardan hiçbir ize bugün rastgelinemiyor.

Camiyi üç taraftan çeviren ve Sinan'ın her eserinde denediği yenilikçi yaklaşımlardan bir tanesini teşkil eden ahşap sakıf örtüyü de zikretmeliyiz. Ancak buna rağmen tıpkı caminin şadırvanının olmaması gibi bu ahşap örtü ile kaplı yerde bir son cemaat yerine rastlanılmaması da epey şaşırtıcıdır.

Caminin harîmine girildiğinde ise aslında mütevâzı boyutlarda olan bu caminin hacminin âdeta genişlediğini ve tarifi imkânsız bir ferahlık hissi ile karşılaştığımı belirtmem gerekir. Altı ayak üzerine oturan altıgen planlı bir yapı olan bu caminin mihrâbı ve minberi de ayrıca değinilmeye lâyık güzellikleri ihtivâ etmektedir.

Minberine bakıldığında camide yalnızca burada çinilere tesâdüf edildiği görülür. 16. yy'ın o dillere destân İznik üretimi çinilerinin mihrâbı müzeyyen kıldığına şahit oluyoruz. Mihrâb nişinde yine çinilerle kitâbet edilmiş olan “Allah, Muhammed, Dört Halife, Hasan, Hüseyin” yazıları ile en sonda “rıdvânullahi teâlâ” yazısı yer almaktadır. Bu hâliyle mihrâb eşine az rastlanır bir misâl teşkil ediyor.

Camiye bir şadırvan da eklenmiş

Minber de klasik Osmanlı mimarlığının zarif oranlarını barındıran yekpare mermerden bir minber olmanın yanısıra yine eşine bugüne değin benim rastlamadığım farklı bir kitâbeyi barındırıyor. ''Muhammed sâhibu'l-minber  Şefî'u'l-halki fî'l-mahşer'' yani “Muhammed (s.a.v) minberin sahibi, mahşerde yaratılmışların en şereflisi” mânâsına gelen bu kitâbede, Peygamberimizin ashabına hutbe vermek üzere yapılmış olan 3 basamaklı ilk minbere ve O’nun mahşer gününde Allah’ın birliğine iman etmiş her kimsenin şefâat edicisi olarak kabul görmesine bir atıf söz konusudur. Antrparantez olarak benim bu kitâbeyi araştırırken öğrendiğim bir bilgiyi ilâve etmemin de yararlı olacağını düşünüyorum. Bugün de cuma hutbelerinde imam efendilerin minberde iken bulundukların yerin minberin en yukardaki basamağından 3 basamak aşağıda oluşunun, ilk minberin 3 basamaklı olmasına binaen bir gelenek olduğunu hatırlatmak lâzım gelir.

Caminin pek de alışık olmadığımız bir biçimde herhangi bir şadırvanının olmadığını belirtmiştik. Sanıyorum yapıldığı dönemde abdest ihtiyacını karşılamak isteyenler caminin yanı başında bulunan bu dört yüzlü çeşmeden faydalanıyorlardı. Bugün bu ihtiyacı karşılamak için caminin Eyüp tarafına bakan kısmında avlunun sol tarafında yeni bir lavabo ve şadırvanın yapılmış olduğunu belirtelim. Bu yeni tasarımın günümüz restorasyon faaliyetlerinde çokça rastlanılan, yapı ile tezat teşkil eden bir tipolojide olmaması sevindirici.

Gerçekten de uzunca bir süre tâdilât dolayısıyla kent bilincimizin kör noktasında kalan bu kıymetli eserin itinalı bir şekilde gözden geçirilmiş olması bizi bu konuda teselli etmiş oldu.

 

Oktay Türkoğlu

Güncelleme Tarihi: 21 Ekim 2017, 10:50
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kemal
Kemal - 1 yıl Önce

Osmanlı devletinin hiçbir zaman emperyallik hayalleri olmamıştır,onun doktrini ila-yı kelimetullah’tır.

banner19

banner13

banner20