İstanbul'un tarihi çürüyor ey İstanbullular

Çeşmeler yalnızca su kaynakları değil. Üzerlerinden koca bir geçmişin, ince düşüncenin ve zirve ahlakın okunabiliyor olması, başka bütün faktörleri geride bırakacak kadar kritik ve önemli. Sadullah Yıldız yazdı.

İstanbul'un tarihi çürüyor ey İstanbullular

Şehirlerin bir ruhu olduğundan bahsedilir hep. Kullana kullana içini boşaltmaya başladığımız kelimelerden biridir ruh, burası ayrı dava ama biz şunu da sormalıyız: İstanbul’un ruhu ne âlemde?

İstanbul’un bir ruhu olduğundan bahsedebileceksek bunu yapan nedir, kimlerdir? Ağırlığınca yakutla tartılsa yakutun mizandan hayâ edeceği Osmanlı bakiyesi ulema ve kudema tek tek çekiliyor sahneden. Onların, birer güneş gibi şehrimize inecek bela ve musibetlere karşı siperimiz, türlü melanetin işlendiği yeryüzünde rahmet-i Rahman’a nazı geçmek suretiyle sığınaklarımız olduklarını unutalı çok oldu. Ancak vefat haberleriyle, bazen de ehl-i himmetin gidip bulup meydana çıkarmasıyla adlarını duyuyoruz; dizleri dibine yapışanlar da kalmadı sayılır.

İnsan her hâlükârda göçecek. Öyleyse ekoller, düşünceler ve binalar yaşamalı. Bina. Aslında bir taş yığını. Ama bir medeniyeti yapabilmişse o bina, hepi topu yüz metre kareden daha büyük bir şey oluyor esasen.

Bir süredir İstanbul’daki tarihî çeşmeleri geziyor ve ne hâlde olduklarını izliyoruz. (Geçmiş yazılara ulaşmak için şuraya buyurun.)

Çeşmeler yalnızca su kaynakları değil. Hatta su kaynağı olmaları bir bakıma çok mühim de değil. Üzerlerinden koca bir geçmişin, ince düşüncenin ve zirve ahlakın okunabiliyor olması, başka bütün faktörleri geride bırakacak kadar kritik ve önemli. Ne yazık ki biz, yirmi birinci yüzyıl İstanbulluları, şehrimizin zenginliğini korumak şöyle dursun, onun farkında dahi değiliz. Bir hazine sandığını alelade çeyiz sandıklarından biri sanıp üzerinde kös kös oturan kişiye benziyoruz.

İsterseniz Cibali taraflarında bir dolaşalım bugün. Bakalım bize geçmişlerimizin devrettiği ancak devralıp almadığımız şüpheli denebilecek tarihimizin çeşmeler başlığında neler olup bitiyor.

İstanbul’un fethini baz alırsak şehirdeki en eski tarihî eserlerden biri

Okuyucudan küçük bir rica: Seni Fatih Camii’nin hizasından gezmeye davet edeceğim sevgili okur. Yolun çok uzamayacak, önce Fatih Sultan Mehmet’in kabrine bir uğrayıver. Yanı başında zevcesi Gülbahar Hatun’a, onun yanındaki Gazi Osman Paşa’ya ve her biri yek başına birer okyanus olan ulema ve allameyle dolu bu kabristandaki dev isimlere birer Fatiha oku. Hazire bölümünün giriş ve çıkışındaki iki çeşmeyi yaptıran Ahmed Paşa’ya iki kere oku. Bir ara belki bu kabristanı uzun uzun konuşmalıyız sevgili okur. Bu kabristandan birkaç devlet bütün azasıyla beslenebilir gibi geliyor bana, bilmem seni de hafif bir titreme kaplıyor mu burada istirahat eden isimlerin azametini düşünürken.

Fatih Camii’nin Haliç yönündeki kapılarından Kadı Çeşmesi Sokak’a doğru çıkalım. Bu sokağı sağa sola sapmadan bitirirsek bir çeşme görebiliriz; ancak böyle yapmak iyi bir şey değil. Sağa sola mutlaka sapmalıyız. Aşağılara indikçe gördüklerimiz zihnimize daha sık şekilde “Burası da mı İstanbul?” diye soracak.

Yarhisar Camisi önündeki Kadı Çeşmesi’nin durumu, yanı başındaki eski ve şirin mezarlıktan daha iyi değil. Bakımsız ve yok olmaya terk edilmiş kabristanda nice güzel başları taşlardan ayırmış ve nicelerini de kırıp çürümeye bırakmışlar. Çeşme ise kurnasından tadımlık görebileceğiniz kadarını dışarıya son bir hışımla çıkarmış ancak gerisi tamamen kaldırım yutmasına kurban gitmiş. Çeşitli yerlerinde düzensiz badanalar ve karalamalar da tuz biber niyetine.(1)

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.

Biraz ötedeki Tahirağa Camii’nin uzandığı sokak köşesinde teknesi kaldırıma batmış çeşmenin hâlini evvelden arz etmiştim, ancak yine bahsi geçmiş olsun böylece ki hâlâ dertlerine derman bulunamamış, öylece inliyor.

Gelelim Esrar Dede Sokak ile Şair Baki Sokak köşesindekine. Bu çeşme, Semavi Eyice’nin dediğine göre herhangi bir çeşme değildir. İstanbul’un fethini baz alırsak şehirdeki en eski tarihî eserlerden biriyle karşı karşıyayız. Pek leziz, sarih ve sade yazılmış bir Arapça kitabesi ve sağlı sollu birer mısralık Türkçe ama çeşme hakkında bilgi vermeyen iki kitabesi daha olan kesme taştan bu eser, adeta şehrin tapusu mahiyetinde. Yapmaya bayıldığımız için bunun da teknesini asfalta gömmüşüz; bunun bile. Kemer diplerinde ve ayna taşı hizasında rutubet kaynaklı çürümeler baş göstermiş. Belli ki düzenli aralıklarla gelip hâlini hatırını sormamız, dayandığı uzun asırlar hürmetine şefkati artırmamız gereken bu güzelliğin üzerine titremek şöyle dursun, aklımıza dahi getirmiyoruz.(2)

Çeşmenin durduğu dış duvarın içindeki Âşık Paşa Camii’nin yapanı-yaptıranı-tarihi; her şeyi meşkûk. Kaynaklar, fethin ilk dönemi için yaygın bir uygulama olduğu üzere, kilise üzerine bina edildiği yönünde bilgi veriyor. Şimdilerde camiye iyi bakılıyor, temiz ve düzenli gözüküyor. Ancak, ah, işte meselemiz: Caminin üç adım yanındaki hendesenin cami gibi mühim bir bina olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

İstanbul’daki en munis mezar taşlarından biri

Hele haziresi. Bir tabela bile koymaya üşenmişiz; burada seyyid yatıyor efendiler! Türbenin camları parçalanmış, duvarları aşınmış, demir parmaklıkları kırılmış, sağlam her yeri de kirli ve bakımsız. Mezarlık öyle köhne duruyor ki gece vakti yanından kazara bir yazar geçse nice gulyabani hikâyesine malzeme olur burası. Tahirağa istikametindeki duvarın üstünde hicrî 1161/miladî 1748 tarihli dört satırda belirtildiğine göre mezarlar arasında Defterdar Hacı Sadullah Efendi’nin yeğeni Seyyid Sadullah Efendi’ninki de vardır. Âşıkpaşazade ailesinden Şeyh Seyyid Velâyet’in türbesini bildirir kapı üzeri kitabe de camiye bakan tarafta. Bir türbedar tayin edip hizmetini görmekten aciz olduğumuz bu müthiş mirasın demir parmaklıklarına kilit vurmuşuz, fakat demirler de kırılmış. Öyle atıl.

Büyük vefasızlık ve haytalığımızın nişanesi bu yerden ayrılmadan önce mezarlığa bakan parmaklıklardan içeriye doğru şöyle bir göz atmanızı da tavsiye ederim; zira bu unutulmuş vahada güzelliğiyle direnen bir şey göreceksiniz. Bir mezar taşı meftunu olarak diyebilirim ki İstanbul’daki en munis mezar taşlarından biri bu hazirededir. İlk gördüğünüzde Cibali sokaklarının o kendine has sessizliğini yırtan bir keyif kahkahası savurmayın havaya doğru. Bahriye Reisi Mustafa Paşa’nın mezar taşı, eskilerin kaptan-ı derya dedikleri makamı belli eder sembollerle de işlenmiştir. Peki hemen yanında medfun zevcesinin mezarının güzelliğiyle yarışabilir mi? Bunu düşünmek için yeteri kadar vakit bulup da gitmelisin oraya sevgili okur.

Bir zamanlar çeşmeymiş

Cibali Caddesi sonundaki acı manzaraya geçmek için hazırız. Onu artık yalnızca benzetebiliriz çeşmeye. Bir zamanlar öyleymiş, artık yeterince değil (3). Akl-ı selim biri çıkıp da bu çeşmeyi getirdiğimiz vaziyetin bizim tarihe verdiğimiz önemin genel bir mücessem örneği olduğunu söylerse ona vereceğimiz cevabı şimdiden düşünmeye başlamalıyız; zira epey uzun vakte ihtiyacımız var.

Caddesine de adını veren Salih Paşa İbni Meddas Camii’nin dış duvarındaki çeşme de üstün boya-badana kabiliyetlerimizden nasibini alan tarihî eserler cümlesinden (4). Marjinal bir uygulama olarak ise ayna taşının yarısı boyanmamış, kalan yarısı düşündürücü bir eylem olarak sarartılmıştır. Ancak bu boya badana bazen işe yaramıyor da değil hani; zira çeşmeye dikkatli bakıldığında bilhassa ayna taşında mevcut bol kırık ve girintiyi oldukça iyi kamufle ediyor. Şehrimizin çeşmelerinde rastlanabilir bir uygulama olarak, yüzlerce yıllık taş olan bu eserlerdeki badananın rengi de boyayan kişinin keyfine göre zaman zaman yenileniyor.

Neyse sevgili okur, bunlar insanın neşesini kaçıran meseleler biraz. İyisi mi çeşmeye yüzünü verince hemen arkanda kalan mezara dön de bir Fatiha hediye ediver; küçük yeşil taşında yazdığına göre Ebu’l-Feth Sultan Mehmet Han Gazi’nin mestçibaşısı İbni Meddas Efendi dinlenmektedir burada. Bu mezarlık dahi bakımsızdır.

Bir dozerle karşılaşıp eleminin dinmesini bekliyormuş gibi bakıyor

Acayip tenha ve fevkalade varoş diye özetleyeyim; Tepedelen Sokak civarı böyle bir yer. Cumbalı ve ahşap evler, ev eşyasının yarısının dışarıda olduğu ve ‘açık kapı politikası’ uygulanan mahalle kültürü ile yürüyen bir yer burası. Henüz çökmemiş evler ya kamburlaşmış ya da sağı solu dökülmeye başlamış. Kesif bir kömür kokusu var havada; zira hemen her evin pencere kenarından bir soba borusu tütmektedir. Çok uzaktan gelmeyen ve araları da pek seyrelmeyen peş peşe balta sesleri yankılanır. Alelacele dizilmiş odun çuvallarına rastlarsınız. Sanki şehirden bir günlük mesafede uzaklaşmışsınızdır ve unutulmuş bir yerdir; tıpkı Şair Beliğ Sokak sonunda gözünüze çarpacak bu adsız çeşme gibi (5). Bir dozerle karşılaşıp eleminin dinmesini bekliyormuş gibi bakıyor.

Fukara Babası Sokak’tan inince tesadüf edeceğimiz yer Emir Ahmet Buhara’nın türbesi. Tuğralı kitabesinin karşısında kırmızı kesme taşlarla örülü küçük bir çeşme var (6). Bir ayna taşından ibaret çeşmenin sağ ve sol hizasındaki duvarla birlikte kendisi de kir pas içinde. Önceden musluğun olduğu ağzında geniş bir delik açılmış ve kurnası kırılmış. Bu adsız-kitabesiz çeşmenin muhtemelen ait olduğu yandaki Haraççı Karamehmet Camii’yle arasında sıkışmış küçücük kabristanın hâli de çeşmeden daha iyi değil. Acilen el verilip bakıma alınmalı, zira kaybolmak üzere. Az ötede, karşısındaki (Üsküplü Caddesi) türbenin kitabesi okunamaz vaziyette, çeşme ise birkaç çatlağı ve ayna taşının kaldırıma batmasıyla birlikte kitabe kadar berbat durumda değil.(7)

Nalıncı Kasım Sokak’ta zenginlik fışkıran bir binanın dışındaki bu küçük çeşme ise ilgi ve şefkat bekleyenler cümlesinden (8). Bakıma ve onarıma ihtiyacı olduğu açık. Gül Camii (ki dıştan izlemesi pek zevkli-kiliseden bozma harika bir biçimi var) önündeki İhramcı Hacı Mehmed Sadık Efendi ve taallukatının hayratı sade çeşme ise ayna taşındaki birkaç çatlak dışında rutubetle de malül (9). Önündeki 1285 tarihli küçük bina ise Âdile Sultan’ın yaptırdığı çocuk mektebi. Kitabesi bir Osmanlı edebi taşıyor; dualar yalnızca baniye değil, merhum kocası Mehmed Ali Paşa’ya da gidiyor. Allah ikisini de rahmetiyle kuşatsın.

10.
11.
12.

Bıçakçı Alaaddin Camii önündeki çeşmeyi beyaz badana afeti vurmuş (10). Kurnasından ayna taşına hemen her yeri arıza ve nakisalarla dolu bu güzelin sekisi ise yok olmuş, sağ ve sol musluk altlarındaki lavabo misal mermerler de paramparça edilmiş. Tek cümlelik kitabesi “ve sakâhum…” ayeti ve baniye değil ikinci baniye ait olduğu yazıyor: Hacı Şevki Efendi. İkisine de rahmete vesile olabilirdi tabii, musluğu koparılmayıp akar özelliği devam etseymiş.

Öyle meşguller ki şehrimizin imarıyla...

Aradan Haydar Caddesi’ne çıkınca hemen önümüze düşen Hacı Arif Ağa Çeşmesi, büyük ihtimalle, sevapsız kalmasın diye vefatından sonra adına yaptırılmış. İki sütunçenin üstündeki süslemeler az ve sade ancak havaya pek hoş bir lezzet katmış. Nişindeki karalamalar, musluk civarının parçalanması ve teknenin kaldırıma batmış, sekinin ise kırılmış olması ise güzel havayı dağıtan şeyler.(11)

Zeyrek Mehmet Paşa Sokak’ta, gezmekte olduğumuz bölgeye (Cibali) adını veren sekbanbaşının, İstanbul’un fethinde gösterdiği akıl almaz kahramanlık hikâyesini de okuyabileceğiniz mezarını görebilirsiniz. Ona eli yüzü düzgün bir kabri ve mezar taşını çok görmüşüz. Biraz ileride nime’l-ceyşten biri daha medfun ancak mezar taşı boyandığı için okunamıyor. Ayrıca her yanı kırık, kir pasak içinde çevresi. Bu mezarları düzenlemeye paramız mı yok yoksa öyle meşguller şehrimizin imarıyla ki aklına mı gelmiyor yetkililerin, hayret. Herhangi bir ikinci dereceden bürokratın makam aracının haftalık yakıt masrafından da fazla para gerekmezdi oysa… Şehrimiz, fetih ordusunda kahramanlıklar sergilemiş, Fatih Sultan Mehmet’in dizi dibinde hizmetini görmüş böyle nice mübarek insanın çöp içinde bıraktığımız mezarlarıyla doludur.

Şahuban Cami Sokak dibindeki bu güzelin geriye kalan tek parçası kitabesi olmuş (12). O da tek parça kalamamış ne yazık ki. Hatta okunamayacak durumda olduğu için tespitini de yapamadık.

Batı’da bizdeki miras olsa ülkeye turist almazdı gururundan. Öyle bol var ki har vurup harman savuruyoruz. Bizim tarihimize Londra’da olmak nasip değilmiş. Her bir taşına keennehu Haceru’l-Esved muamelesi edilirdi… Ama belki Londra’dan gelmiş olsalar biz de ederdik, ne dersiniz?

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, ar duyarak dolaştı

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2016, 16:40
YORUM EKLE

banner19

banner13