banner17

İstanbul'un Kaybolmuş Memba Suları ve Çeşmeler

Ecdadımız, inceliklerle dolu olarak yaşadıkları hayatlarını nice nezahetle donatmıştı. Onların vefalı takipçileri olmak, eserlerinin sevabının kesilmemesini sağlamakla başlar. Sadullah Yıldız yazdı.

İstanbul'un Kaybolmuş Memba Suları ve Çeşmeler

Enver Naci Gökşan’ın 1948’de Yeni Sabah gazetesinde neşredilmiş bir yazısı var, “İstanbul’un menba suları ne oldu?” başlığını taşıyor.

İstanbul’a kenar köyler-ormanlardan taşınan kaynak sularını ve akıbetlerini irdeleyen bu yazıda Gökşan ara sıra öyle bir üslup takınıyor ki şehre yaklaşmakta olan bir depremi haber verdiğini sanıyorsunuz. Hâlbuki altı üstü sudan söz etmektedir, bildiğimiz içme suyundan.

Babam sıklıkla söyler ki bizim memlekette (Of-Hayrat) yediğimiz ekmek gibisini ne İstanbul’un çeşit çeşit fırınlarında ne de memleket insanının mesken edindiği (mesela İstanbul’da Çavuşbaşı, İstanbul dışında Adapazarı-Sakarya) mahallerde yiyebilmektedir. Varsa yoksa Hayrat fırınından alınan ekmek.

Geçen gün yine bir sofrada Oflu ama Of’ta yaşamayan bir ailenin hediye gönderdiği somun ekmeği bölmüş yiyorken, dedeme, “bu da Hayrat’ınki gibi değil” dedi. Yine mevzu açıldı ve kaç defadır aynı noktaya gelip bitti: Yapan eller ve kişiler aynı olmasına rağmen Of ekmeğine o eşsiz lezzeti, sadece Of’ta olan bir şey veriyordu: Su.

“Daha böyle nice zemzem gibi, bal gibi sularımız vardır”

Geçtiğimiz on yıllarda İstanbul için de böyle bir tarifin geçerli olduğunu düşünün. Gökşan tam olarak böyle bir şeyden bahsediyor galiba. Sonra da bu suların bakımsızlığı ve kontrolsüzlüğünden yakınıyor. Çamlıca’daki Tomruk suyu, Taşdelen, Kayışdağı, Beykoz suları… Bunların atıl ve metruk hâllerinden dert yanıp yazısını şöyle bitiriyor Enver Naci Gökşan: “Daha böyle nice zemzem gibi, bal gibi sularımız vardır. Fakat her birinin ayrı bir efsanesi, acıklı hikâyesi olmasa!”

İstanbul suyunu ayrıcalıklı kılan kaynaklar o hâldeyken, kaynakları hizmete sunan çeşmelerin de gülistan içinde olması tabii ki mümkün değildi. Günümüzde sürmekte olan görmezden gelme tavrı, o günlerde de tarihî çeşmeler için cariydi. İşte okumakta olduğunuz bu yazı da tarihî çeşmelerin bugün ne hâlde olduklarını yerinde fotoğraflayan bir zincir metin serisine dâhildir. (Diğer yazılar için şuraya tıklayınız.)

Üsküdar’ın Kadıköy cihetine içerilerden ilerlemek pek zevkli bir iştir

1.
2.
3.

Bugün ilk durağımız Anadolu yakası olacak. Üsküdar’ın uzun zamandan beri biri bitip diğeri gelen tadilatları arasında küçük bir hayır merkeziyle başlayalım: Tıfli Gül Hanım Çeşmesi (1). Bu hanım efendi Sultan Selim’in cariyelerinden biriymiş fakat kitabede “sahibu’l-hayrat” diye zikredilen bu hayırsever insanın güzide şehrimize neleri emanet edip gittiğini maalesef bilmiyoruz. Birden fazla böyle sadaka-i cariyesi varmış ki bu sıfatla anılıyor. Hiç değilse çeşmesinin ve diğer hasenatı ayaktaysa onların da yanı başına kısaca hayatını anlatan tanıtıcı metinler eklenebilir. Tıfli Gül Hanım vefa görmeye ve adını sıkça duymamıza layık değil mi?

Hemen yanı başımızda ikinci bir tane, Mihrimah Sultan Camii’nin dış duvar çeşmesi yer alır (2). Musluğu kırılmış ve nişinde ufak bazı lekeler taşıyan bu nerdeyse dört asırlık yadigârın saçakları, rozetleri ve kitabesi ise sapasağlam duruyor. Caminin diğer müştemilatının da genel itibarla sağlam hâlde ve bakımlı olduğunu hesaba katarsak bu çeşmenin şehrin talihli uğrak noktalarından birinde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Üsküdar’ın Kadıköy cihetine içerilerden ilerlemek pek zevkli bir iştir. Öyleyse sahilden uzaklaşmak için yakınımızdaki caddelerden birini seçelim ve yola koyulalım. Benim hararetli tavsiyem Atik Valide civarından geçmeniz ve hatta vaktiniz varsa sahildeki Koleti’den aldığınız sandviç ve portakal suyunu Atik Valide avlusunun artık hayal olacak kadar nadir bulunabilen bir sükûnet saklayan avlusundaki çardaklardan birine kurulup yemeniz, hem buraya kadar yokuş çıkmak nedeniyle dinlenmenin hem de harikulade bir sessizliğin keyfini çıkarmanızdır. Sandviçimiz bittikten sonra da birkaç dakika ötemizdeki Boybey Sokak’a gideceğiz.

Boybey Sokak’taki Fenaî Ali Efendi Camii’nin yanındaki çeşme, kaldırımla biraz cebelleşmiş ama testi setini kurtaramasa da diğer kısımlarını zararsız biçimde bugüne dek getirmiştir.(3)

Davut yıldızı, servi ağacı, rozetler, gül ve motiflerin haricinde kemer boyunca ince kıvrımları olan eserin musluk ağzı maalesef doldurulmuştur. Kitabesine göre 18. yüzyılın yıkıcı mağlubiyetlerinden olan Varadin Muharebesi’nde şehit olan Ahmed Paşa tarafından hasenat olarak vakfedilmiştir. Tarihi 1116’dır.

4.
5.
6.

Kurnası “özenle” örülmüş

Nuhkuyusu Caddesi’nde, eskiden Üsküdar Adliyesi’nin olduğu mevkide ardı büyük ama kendi mütevazı -fakat müzeyyen- küçük bir çeşmeyi ziyaret edebiliriz (4). Muslukları söküldüğünden hayır merkezi olarak işlemeyen bu küçük hayratın nişi boyunca yukarı doğru uzanan mihrabımsı direkler, yukarıdaki tek satırlık yazı etrafında ince yapraklı desenlere dönüşür. Ortada ise ağır bir imza yazmaktadır: “El-fakir Yesarizade Mustafa İzzet gafera lehüma.” (lehüma, ‘ikisine de’ anlamına gelir, dolayısıyla iki kişiye rahmet dilenmiştir: Mustafa İzzet Efendi’ye ve ona ‘Yesarizade’ denmesine sebep olmuş babası Esad Yesarî’ye.)

Bu yol boyunca ilerler ve Kartalbaba Caddesi’nin sağımızda açılacağı kesişim noktasına gelirsek, Abdulfettah Akri hazretlerinin türbesini de saklayan mezarlığın dış duvarında ne kitabesi ne tarihi olan ancak süslenme biçimi ve iki sütunundan anlayabileceğimiz üzere son dönemdeki Batı tesirinden izler taşıdığı söylenebilecek bir mermer güzeliyle karşılaşırız (5). Kendisi ne kitabesi ne tarihi konusunda bilgi veriyor fakat dediğimiz gibi, bir son dönem eseri olduğunu açık ediyor. Yukarıdaki oval boşlukta da kuvvetle muhtemel ki bir tuğra saklıyordu zamanında.

Yola çıkarken yöneldiğimiz Kadıköy istikametini şimdi de arkamıza alacağız ve Karacaahmet Mezarlığı’nı solumuza verip Hünnap Sokak’a ilerleyeceğiz. Dangalak ‘imar’ anlayışımızdan payını esirgemeksizin verdiğimiz mazlum bir çeşme de buradadır (6). Çeşmelerin tarihî eser sınıfına layık görülmemelerinin pek doğal bir tezahürüdür ki bu çeşmenin kurnası parke taşıyla doldurulmuştur. Af edersiniz, doldurulmak ne ki, resmen özenle örülmüştür. Galiba kaldırımları yenileyen belediye görevlilerinin bir kıyağına mazhar olmuş…

Ne suyu akar vaziyette ne de musluğu olan çeşme 1080 gibi oldukça yaşlı sayılabileceği uzak bir tarih taşıyor. Suyu akar vaziyette değil demişken; ahali bu çeşmenin suyunu pek severmiş ki Darüssaade Ağası Namî Abbas’ın hasbeten-lillah vakfettiği eser için kitabesinde “her gören der: Barekâllah görmedik böyle ziba çeşme-i Kevser-nişan” denmiştir.

Ecdat, inceliklerle dolu olarak yaşadıkları hayatlarını nice nezahetle donattı

7.
8.
9.
10.

Karacaahmet’in kıyısında dolanırken görebileceğiniz iki çeşme var. Biri direnmekten yorulmuş ve kendini koyuvermiş duruşuyla Gündoğumu Caddesi ile İnadiye Mezarlık Sokak’ın kesiştiği noktadadır, alt kısımları toprak içinde, topraklar da kaldırımın işgalindedir (7). Çeşmenin gövdesini iki duvar oldukça isteksiz hâlde ve sadece bel altından tutmaktadır. Yere düştüğünde alnında ve tas yuvasında oyulmuş nefis yazılı iki ayet de yere değecektir. Hiç olmasa ayetler hatırına kurtarılaydı…

Karacaahmet’in diğer çeşmesi kitap kadar kitabesiyle biraz daha doğu tarafındadır (8). Güncel bir sıfatla karşılayacak olursak ‘tontiş’ kıvrımlı bir ayna taşından başka süsü olmayan ama öyle tontiş ki başkasına da ihtiyaç bırakmayan, taş kaplı haznesiyle pek sade bir manzara arz eden tarih saklı bu çeşmeyi Sultan II. Mahmud’un hazine vekili Hafız İsa Ağa yaptırmış. Miladî 1811 tarihli kitabesinde ise bugün ikinci büyük hattatın imzasını görebiliriz: Mustafa Rakım.

Yine Gündoğumu Caddesi’nde, Ahmediye Külliyesi’nin parçalarından ve külliyenin banisi olan İbnü’l-Emin Ahmed Ağa’nın eserine göz atabiliriz (8). Ergenlik tezahürü birkaç karalama acemi bir boyayla örtülmüş, şükür ki çeşme üzerinde başka tahribat yaşanmamıştır. Ama kitabede ince-uzun bir çatlak gördüm. Belki bunun için dahi hemen ayaklanmalı ve üç yüz yıldır nice maceraya şahadet etmiş bu yadigâra şefkat ellerimizle toz kondurmaz tavrımızı göstermeliyiz. Onun için değer.

Bugünün son çeşmesini Üsküdar sahiline geri dönmeden önce, şu an bulunduğumuz caddenin Dönmedolap Sokak’a bağlandığı noktada Malatyalı İsmail Ağa Camii dış duvarındaki çeşmeyi de görmeliyiz (10). Bu çeşme, sanki boş yer bırakılsa israftan dolayı vebale girilecekmiş gibi bir hassasiyetle yazıyla lebaleptir. Geniş kitabesi haricinde nişi de tamamıyla yazılıdır.

Banisi Sultan I. Ahmed Han’ın kilerinin kethüdası Malatyalı Derviş İsmail Muhammed Efendi, bu çeşmeyi yaptırarak mezarında rahat etmek istemiş, sevaplarının kesilmeyeceğini ummuştur. Onun vefalı takipçileri olmak bu eserin sevabının kesilmemesini sağlamakla başlar, bir de parke taşlarına kurban etmemekle…

İnceliklerle dolu olarak yaşadıkları hayatlarını nice nezahetle donatan ecdadımızın ruhları şad, kabirleri nur olsun.

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2017, 15:07
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Özgür Demirel
Özgür Demirel - 3 ay Önce

Gündoğumu Caddesi ile İnadiye Mezarlık Sokak’ın kesiştiği noktadaki çeşme telefon santralinin olduğu yerdeydi. Bu santralden sebep yeri değiştirildi ve derme çatma şu anki yerine monte edildi. Eski yerinde zemin kalıntıları mevcuttur. Yüzümüzü çeşmeye döndüğümüzde duruşumuz kıble yönündeydi.

banner8

banner19

banner20