İstanbul'daki Ecdat Yadigarı 10 Bin Çeşmeye Ne Yaptık?

''Matbah Emini Hasan Ağa nihayetinde Devlet-i Aliye’nin patates-soğan işlerinin sorumlusu bir memurdu. Ama tıpkı sözgelimi ahırlardan ya da ordunun bir biriminden sorumlu memurun yaptığı gibi o da milletine hizmet etmek ve sadaka-i cariyenin gelir kapısına kurnazca kement atmak arzusundaydı. Osmanlı, ne güzelsin Osmanlı...'' Sadullah Yıldız yazdı.

İstanbul'daki Ecdat Yadigarı 10 Bin Çeşmeye Ne Yaptık?

Son dönem mimar ve restoratörlerinin isim yapmışlarından Sedat Çetintaş, ‘Türklerde Su, Çeşme, Sebil’ başlıklı uzun makalesine şöyle bir cümleyle başlıyor: “Mimarînin medeniyet tarihinde ve cemiyet hayatında kesin bir ifadesi vardır.”

Bu oldukça net ve göründüğünden daha uzun anlam saklayan bir cümle aslında. Sonra bu kelimeleri biraz açıyor Çetintaş ve uzaktan minarelerini gördüğümüz bir şehirde İslam’ın varlığını, göreceğimiz kiliselerle de Hıristiyanlığın varlığını anlayacağımızı söylüyor. Bu biraz ortadan bir örnek ama ilk cümledeki “kesin bir ifade” kısmına daha mufassal bir dikkatle takılmışımdır ben: Bu kesin ifade nedir?

Kesin ifade kuşkusuz ki belli bir şey değildir ama ifadenin bir kesinliği muhakkak vardır. İstanbul’u plazalar ve alışveriş merkezleriyle donattığımızda bu kesin bir ifade anlamına gelir; kubbeler ve saçakların baskın olduğu manzaranın geldiği anlama gelmeyen kesinlikte bir ifade. Çeşmeler de bu manzaraya, şimdi veremedikleri türden bir ifadeyi kazandıran birer İstanbul yapıcılarıydılar. Uzun zamandan beri birçok diğer başlıktaki tarihî eser gibi, yerlerini alan yeni birtakım unsurlar dolayısıyla baskın ve hatta görünür değiller. Dahası, yok ediliyorlar.

Osmanlı bunca çeşmeyi niye yapmıştır?

Sedat Çetintaş, suyu ve su şırıltısını çok seven milletimizin temizlik hassasiyetine dair Dördüncü Murat zamanına ait bir evraktan yola çıkıp Suriçi, Eyüp, Galata ve Üsküdar mıntıkalarındaki çeşme sayısını -dile kolay- 10390 olarak naklediyor. Bunların 4 bin kadarını vüzera ve ulema tarafından yaptırılmış, geri kalanını da umumî ve hususî çeşmeler olarak zikrediyor. Şehrin nüfusu ve cami sayısının nerdeyse birkaç kişiye bir tane düşecek bollukta oluşunu mübalağa eden söylemi dikkate alıp caminin yetersizlik sebebiyle değil, başka bir şey dolayısıyla yapıldığını hatırlatan o meşhur tespitten mülhem, bir zeyl olması için sorabiliriz: Osmanlı bunca çeşmeyi niye yapmıştır?

Bu soruyu cevapladıktan sonra Osmanlı’nın yaptığı bunca çeşmeyi bizim ne yaptığımız sorusu gelecek. Ama sırayla. Hepsini hazmederek cevaplamalı, cevaplarımız üzerinde de mesai bezletmekten kaçınmamalıyız. Çünkü peşinden koştuğumuz her ne kadar olup bitmiş şeylerle ilgiliyse de geleceğimizi nasıl yaşayacağımızla dahi doğrudan bağlantılıdır.

İstanbul’un tarihî çeşmelerinin encamına dair bir süredir yerinde fotoğraflarla kayıt düşüyor ve günümüzde güncel bir arşivi yaygın olmayan bu ecdat hatıralarını yâd edip hayır sahiplerini Fatiha’larla zikrediyoruz. Geçmiş yazılara şuradan ulaşabilirsiniz.

Bugün gezmeye Galata civarından başlayalım. Daha önce de defaaten uğradığımız bu bir zamanlar için ‘yaban’ ama artık yalnızca hemen her yer kadar yabancı olan semt, şehrin bütün keşfedilecek noktalarında olduğu gibi Osmanlı’dan izler saklamaktadır.

Osmanlı’nın maziye ve ecdada beslediği hürmeti olmasaydı…

Süheyl Ünver’in Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından yayınlanmış bir yazısında (Galata, Beyoğlu ve Beşiktaş Semtlerinde 167 Sene Önceki Çeşmelere Dair) zikredildiğine göre, 1795 tarihinde sadece Kabataş, Beşiktaş, Fındıklı, Tophane ve Beyoğlu civarında 100’den fazla çeşme hizmet vermektedir. Bunlar arasında padişah, valide sultan, vezir, paşa, yeniçeri ağası ve ağalar gibi eşraftan kimselerin yaptırdıklarının yanı sıra kimin bina ettiği bildirilmeyenleri de var. Dahası, bu tarihten sonra inşa edilen pek çok çeşme raporda geçmiyor.

Yani bu bölge İstanbul (Suriçi) dışı sayılmasına rağmen Osmanlı’nın, -her ne kadar Batı etkisini hissettirse de- damgasını vurmayı ihmal etmeden, şevkle imar ve tezyin ettiği yerlerdendir. Bu çeşmelerin birçoğu günümüze gelememiş, gelenlerinin birçoğu gelememiş olmayı dileyecek hâldedir.

1.

Neyse ki ilk göreceğimiz bu neviden yaralı bereli bir tane değil. Musluk bölgesi ve ayna taşı civarında birkaç nazarlık alçı izi taşıyorsa da bunlar hakikaten de böylesi bir nefaset abidesinde nazarlık niyetine dursalar mı acaba diye düşündürtmüyor değil. Galata Kulesi’nin dibinde, ilk yaptıranı “Fatih’in müezzini” olan, sonraları harap hâle geldiği ve “bir tarafdan kalmadı bânîsini yâd eyleyen” olduğu için 1265’te (miladî 1848) ihya edilen kocaman bir bahçe kadar süsleme taşıyan harika bir son dönem eseri. Yanlarda iki küçük, ortada bir büyük çeşmesi şırıl şırıl akacağı günü bekliyor.(1)

Fark ettiyseniz, Osmanlı’nın maziye ve ecdada beslediği hürmeti olmasaydı güller, serviler, istiridyeler, yapraklar ve hat tezyinatıyla dolu böyle bir letafetten mahrum kalacaktık. Biri yapıyor; kullanmaktan harap hâle gelince, yüzyıllar sonra ilk yaptıranı tanıyıp etmeyen bir başkası gelip ihya ediyor. Osmanlı, ne güzelsin Osmanlı.

Yapmakla kalmayıp tamir de ettirdiler

2.

Galata’dan çok uzağa değil, azıcık tırmanışla Tünel’e çıktığımızda Galata Mevlevihanesi içi ve dışında iki ayrı çeşme göreceğiz. Dışarıdakinin kurdele ve ip süslemeleri sık rastlayabileceğiniz bir çeşme dekoru değil. Son dönem eseri olduğunu çarçabuk belli ediyor bu bakımdan. Ayna taşındaki elips biçiminin içinde bir süsleme daha taşıdığı tahminini yapabiliriz ancak sadece tahmin seviyesinde kalır ne yazık ki. Ayak hizasındaki birkaç karalama dışında -erişilebilir olmadığından- insanlarla derdi olmayan, tarihsiz ve kitabesiz bir çeşme bu.(2)

İçeride-sağda göreceğimiz ise tuğra görmenin insanın içine verdiği ferahlığı bulabileceğiniz bir Sultan Abdülmecid dönemi bakiyesi. Matbah Emini Hasan Ağa nihayetinde Devlet-i Aliye’nin patates-soğan işlerinin sorumlusu bir memurdu. Ama tıpkı sözgelimi ahırlardan ya da ordunun bir biriminden sorumlu memurun yaptığı gibi o da milletine hizmet etmek ve sadaka-i cariyenin gelir kapısına kurnazca kement atmak arzusundaydı. Osmanlı, ne güzelsin Osmanlı.

3.
4.
5.

Matbah Emini Hasan Ağa, inşa ettirip tekkenin dervişanına hizmet için bıraktığı bu çeşmenin su yolları tahrip olunca, daha sonraları bir de onarıyor eserini. Alttaki kitabe yapımı, üstteki ise onarımı hikâye ediyor.(3)

Bütün çeşmelere yabancı dilde kitabe muhtevaları koyulmalıdır

Şimdi az evvel mevlevihaneye ulaşmak için yarısından yukarı çıktığımız yokuşun tamamını inebiliriz. Karaköy sahilinde, Makaracılar Caddesi üzerindeki köşelerden birinde, iş yerleri ve endüstriyel karmaşa arasında sıkışıp kalmış bu 18. asır başlarına tarihlenen çeşme, kaldırımın altında kalmış ve defaaten boya-badanadan geçirilip yer yer de kırık ve çatlaklarla yaralanmış. Kurnasına atık sular dolduğundan olacak, tahmin ediyorum ki normalde gider kısmı açık ve kullanılıyor ama geçici bir tıkanıklık var. Çevredeki esnafın da çokça işini görecek şekilde ecdada layık bir manzaraya kavuşturulsa ne iyi olur…(4)

Karaköy’den Galata Köprüsü’nü geçip Mısır Çarşısı içine dalacağız. Buradan Mercan’a kadar şehrin en kalabalık bölgelerinden birinde olduğumuz unutulmamalı. Tam da bu sebeple çeşme keşif gezilerimizde daha önce uğradığımız bir mıntıka olmasına rağmen Şahande Sokak’taki Mirahur Hasan Ağa Çeşmesi’ni ya gözden kaçırmış ya da bakıp görememişiz.(5)

Tombul payandaların taşıdığı saçağı, ayna taşında basit bir kıvrım ve bozulmamış kitabesi dışında tezyinatı yok bu çeşmenin. Var olsun, İstanbul’daki az sayıda çeşme künyesinin birçoğu İBB Koruma Uygulama Denetim Müdürlüğü (KUDEB)’ne aittir. Temizlik ve kot çalışmasını yaptığı çeşmeleri öylece bırakmaz, künyelerini de sağa-sola bir yere yerleştirir. Künyenin montesini çeşmenin üzerine yapmak da tartışılmalı ama nihayet fayda hâsıl oluyor, orası kesin.

Fakat kitabenin ‘tercümesi’nden ziyade hiç müdahale etmeksizin bugünkü alfabeyle çözümünü de yazmalı, hatta çok geç kalınmış bir ikaz olarak bütün çeşmelere yabancı dilde kitabe muhtevaları koyulmalıdır. Biz Türkler zaten önünden yabancı gibi geçip gitmek zorunda kalıyoruz, bari yabancılar yabancılık çekmesinler, neyle karşı karşıya olduklarını bilsinler…

Tabii bütün bunlardan önce, tarihî çeşmelerimizin yüzeyine üzeri grafitili acayip tenekeler tutturmamamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Bunu hazmedince başka şeyler de bileceğiz ama önce bunu bir hazmedelim hele.

6.

Süleymaniye’den İstanbul Üniversitesi’ne uzanan Bozdoğan Kemeri Caddesi’nde, kemerin hemen yanındaki sütunlu-kıvrık yapraklı çeşmenin yapım kitabesi yok, daha doğrusu yukarıdaki saçak altı boşlukta önceden bir kitabe mi vardı bilemiyoruz. Bildiğimiz, yakın zamana kadar boyalı ve atıl bir durumda olan çeşmenin şimdi nispeten daha iyi vaziyette olduğu. Testi setinin kaldırıma kurban gitmesi ise bir fecaat olarak hâlâ sürüyor.(6)

Enbiya suresinden muktebes tek ayetten ibaret kitabesi ise yüzyıllardır yenilenerek tekrarlanan ebedî hakikati hatırlatıyor: “Biz her canlıyı sudan yarattık.”

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 07 Aralık 2016, 15:50
YORUM EKLE

banner19

banner13