banner17

İstanbul'a dönüşler güzel ama ya Edirne'den?

İstanbul’a her dönüş güzeldir de, ya Edirne’den..? Edirne, kaybedilmiş, uğruna savaşılarak terk edilmiş bir şehir gibi durmuyor… Bırakılmış gibi duruyor. Mehmet Boynikar yazdı..

İstanbul'a dönüşler güzel ama ya Edirne'den?

 

Sabah namazında Selimiye’de başladı, hüzünlü ve yalnız gezinti… Selatin camilerde sevdiğim şey, başını tamamen göğe kaldırıp da Kur’an’a daldığında –hele de güzel bir yürekten çıkıyorsa o kıraat- sanki bir an da olsa zaman yolculuğuna imkan verecekmiş gibi geliyor muhteşem kubbeler... Bu vecd ile gezinirken köşelerde, sütun arkalarında ve mahfillerde bize şevk ile heyecan yaşatan şahane maziyi cehdederek inşa edenler çıkıverecekmiş, hâlâ oralarda imiş gibi gelmiyor mu? İnsan heyecanlanıyor… Bu mekanlar hâlâ bu hatıralarla dolu iken biz nasıl ümitsizliklerle perişan olalım? Mekanların da ümidi vardır ve bunu bize ancak bu hatıraları yaşatarak, irkilterek hissettirmezler mi? İnanası geliyor birden insanın, projeksiyonların kararıp yağlı kandillerin alevleneceğine, metalik hoparlörlerden çıkan ayetlerin bir deruni yankıya dönüşüvereceğine…

Selimiye… Osmanlı’nın gövde gösterisi… Düşünmekten kendimi alamıyorum, insan neden böyle bir mescid yapmayı hayal eder ki? Sultan Selim’e gidiyorum bunu sormak için, tarihten net bir cevap alamadım ama kendimce cevaplarım var... En büyük infaklar ya en büyük günahların ya müjdelerin ardından gelmez mi? İşte, bunun cevabı tarihte var. Hayata, tahta en son beklenen adam olarak başlayıp Osmanlı’nın en trajik kavgaları ardından cihan sultanı olmak ve sonrası... Bir dönüşüm ve değişim mi? Evet, amatörlükten profesyonelliğe, huzurdan tedirginliğe, manevi mücadeleden sistemli politikalara, devletten imparatorluğa... Bursa’dan İstanbul’a, Rûmîlikten Avrupaîliğe dönüşüm… Ve dönüşümün ortasında Edirne

Ecdadın taşı taş üstüne koyması ya da koymaması bile bir ibret vesilesi

Eski Camii… Kapısı kapalı. Âdet olduğu üzere “Hep böyle mi oluyormuş? İşte Belediye, nerede Diyanet, Devlet!” eyyam ve yaygaracılığına kapılmadan süzelim Eski Cami'yi… Daha önce gelmiştim. Dış duvarına nakşedilen Allah lafzı ve Peygamberimizin ismi hissedilmeye değer bir hava veriyor gönlünü verenlere… Bursa havası var, eski denmesine şaşmamalı. Âsıl hatıralarımızın, rûhumuzun bekleştiği yerler... Efradımızın cami, ağyarın da mani kılındığı, hadsiz ve hududsuz güç ve heyecanın sinelere verildiği yerler…

Üç Şerefeli Cami, her minaresiyle, edebi, farklı bir edib gönlünden ve mimar elinden ortaya koymuş bir san’at galerisi… Ecdadın taşı taş üstüne koyması ya da koymaması bile bir ibret, tedris ve tecrübe vesilesi… Her bir minarenin banisi, ceddine saygı üzere daha alçak ama san’atta yarışan eserlerle camiyi kemâle erdirmiş.

Yeni bir mimarî geleneğinin parça parça hazır edildiği mabed... Osmanlı’nın, çok şey öğrendiği Roma’dan devşirdiği büyük kubbeyle, artık büyük ve tek bir cemaat olan Müslümanları tek avluda toplayan, çok minareli, tek kubbeli mimarî modeli… Ayasofya ve Sultanahmet Camii arasında bin yüz yıl olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Moda pek değişmemiş, demiştim. Bu değişiklik, bu olgunlaşma, ‘maşuk’u ‘aşk’dan ve ‘âşık’ından ayrı koyar mı? İsteyen her yerde Rabbini bulmayacak mı?

Şifa ve huzuru hissetmek hâlâ mümkün

Meriç, Tunca bana mı öyle göründü bilmem ama sanki yüzeyi bir beton gibi kapanmış, bir şeyler gizliyor, bulanık ve buğulu akıyor… Hatıralarımız da öyle miydi? Hüdavendigâr’a geçit vermeyen, bizi Zenta’da yarım bırakan, Şıpkalarda bizi donduran Rumeli’nin bıçkın nehirleri nerede? At sahibine göre mi kişniyor, zorlu sınavlar olup kendisine destanlar yazdırmıyor, bize yüz vermeden mi akıyor?

Arza, nehirlere ekleme değil de doğanın bir özelliği gibi duran köprülerde, otomobillerden kalan yerden, tek sıra halinde geçilebiliyor. Meriç Köprüsünün zirvesindeki köşkten Padişah imzasını kazımışlar, üzerine bir şey yapılmamış, nefret açıkta duruyor. Alternatif ortaya koyamayan, daha da güzelleştiremeyen inşanın adı yıkıcılıktır, düşmanlıktır.

Güçsüzlerine, düşkünlerine, hastalarına, yaşlılarına, meczuplarına, dermansızlarına bahşettikleri ile bir medeniyet anlaşılabilir ve mertebesi tesbit olunabilir. Sultan Bayezid’in yaptırdığı Şifahane, işte bu tesbite müstenid olabilecek bir eser. Şifa ve huzuru hissetmek hâlâ mümkün… Osmanlı ilk dönemi ile ilgili yapılan okumalarda hızlı geçilen ve benim de hızlı geçtiğim Sultan Bayezid’i, önce ilk olarak İstanbul Sultan Bayezid Camii'ni anladıktan sonra, şimdi de Şifahane yanındaki Sultan Bayezid Camii'ni gördükten sonra farklı bir mana ile anıyorum…

Bırakılmış gibi duruyor Edirne; küskün bir sevgili gibi

Şehir tarihçiliği, şehirlere mazi kazandıran bir gayret gibi durmaktadır. Fikrinin asaleti ve duruşuyla şehirlere mana katanlar da şehirlere ruh vermektedir. Reşat Ekrem Koçu’nun yarım kalan İstanbul Ansiklopedisi görevini tam yapmıştır, yapmaktadır. Atasoy Müftüoğlu hocamız Eskişehir’de bir ruhtur. Maraş her şeyiyle vefalı edibleriyle ‘kahramanlaşmıştır’ fikir mazimizde. Süheyl Ünver’i Edirne bahsinde anmamak olmaz. Yaptığı çalışmalarla, kaybettiğimizi sadece onun notlarından anlayabildiğimiz eserleri kaydetmiştir Edirne’de. Âlim ve arif vasfını yaşatmış bir insan. Tuttuğu notlar ve defterler yayınlandı. Hakkında güzel bir yazı da kısa süre önce burada yayınlanmış.

İstanbul’a her dönüş güzeldir de, ya Edirne’den..? Osmanlı medeniyetinin çocukluğu, ruh kökleri Bursa’dadır. Evet, hatıralar ve istikametimizin güç noktaları da orada. Edirne bir nevi delikanlılık, gençlik heyecanlarıdır. Edirne’dekiler hatıra değil de tecrübe olarak, masum değil de âkil adımlar olarak değerlendirilmeli değil mi?

Nehirlerin kenarında kısa bir gezintiden sonra dönerken Edirne, kaybedilmiş, uğruna savaşılarak terk edilmiş bir şehir gibi durmuyor…

Bırakılmış gibi duruyor Edirne; küskün bir sevgili gibi…

 

Mehmet Boynikar yazdı

Güncelleme Tarihi: 04 Nisan 2014, 11:20
YORUM EKLE
YORUMLAR
Cihat
Cihat - 5 yıl Önce

Edirne'den İstanbul'a dönüş bir kaybediş, bir yenilgidir...

banner8

banner19

banner20