banner17

İstanbul çeşmeleri tarihimizdendir, tarihimizdir

Sadullah Yıldız İstanbul’u adım adım gezerek tarihi çeşmeleri yazmaya devam ediyor. Bu yazısında hem Suriçi hem de Anadolu yakasındaki yeni çeşmelerden bizi haberdar ediyor.

İstanbul çeşmeleri tarihimizdendir, tarihimizdir

Çeşmelerle ilgili uzun bir yolculuğa çıktığımız yaklaşık dört yıllık maceramızın sonunda Suriçi ve bilad-ı selase (Galata, Eyüp, Üsküdar) çeşmelerinin hemen tamamını geçip dolaştığımızı sanıyoruz, sanmaya devam ettikçe daha önce görmediğimiz çeşmelere tesadüf etmekle haddimizi bilmek üzere tedibe uğruyoruz.

İstanbul tarihiyle olduğu kadar ilm ü irfan ile ilgili her meselede ilintisi kurulabilecek bir ilke var: Sonraki nesillere miras bırakılacak denli önemli çalışmaların parayla ve kalabalıkla çok alakası yok. İnsan Kâtip Çelebi gibi bir dâhinin kendinden sonra gelenlere bıraktığı eserlerin nasıl bir boşluğu doldurduğunu müşahede ettikçe bunu anlayabiliyor. Keşfü’z-Zunûn olmasa bugün bibliyografya konusundaki açlığımız ciddi manada artar, branşın ortasında bir karadelik oluşurdu. Sonraları Bursalı Mehmed Tahir büyük bir boşluğu yek başına doldurdu. İbnülemin Mahmud Kemal İnal tek başına bir kütüphane olmasından başka, yazıp çizdikleriyle sadece onda bulunan malumatı aktararak hakikate büyük sadakat gösterdi.

Hafız Hüseyin Ayvansarayî, tek başına bu zat olmasaydı İstanbul camileri hakkında bugün elde bulunan malumatın yüzdelik oranda ciddi bir kısmını bilemeyecektik. Bunu geçmişte yaşamış kimseler hakkında Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî eseriyle başardı. Onun istifade ederek eserini vücuda getirdiği mezar taşlarının yüzlercesi bugün yok. Yani Mehmed Süreyya’nın eseri başlı başına bir tarihî kıymete dönüşüverdi. Mehmet Mermi Haskan müthiş bir tedvin vazifesini, büyük bir bilgi külliyatı hâline getirerek yine bu isimlerin muvaffak olduğu bir çeşit görevi başardı.

Şemsettin Sami’nin Kamusu’l-Alam’ı da bu minvalde sayılabilir. Muazzam bir ansiklopedi olan serinin kırk yerine birden ismini yazmamış, baş sayfada “Ş. Sami” olarak not düşmekle yetinmişti çünkü Gökhan Özcan’ın, “bir şey ne kadar ölürse o kadar dilimize vurur” cümlesinden de hareketle, zaten ortaya koyduğu eseri onun namı hakkında söyleyeceğini söylüyordu, ismini defaten yazarak elde edeceği ilave bir şey olamazdı.

Çeşmelerle ilgili nadir eserlerden biri

Bu isimler gibi bir harikayı tek başına üstlenip müthiş muvaffakiyetiyle göz dolduran başkası da İbrahim Hilmi Tanışık’tır. Semavi Eyice’nin, devletin sıradan bir memuru olarak tarif ettiği bu zat erken Cumhuriyet devrinde İstanbul’un çeşmelerini dolaşıp fotoğraflamış, haklarında kısa araştırma mahsulü metinlerle beraber yayınlamıştı. 1943’te iki cilt hâlinde basılan bu eser şimdi İstanbul çeşmeleriyle ilgili eldeki birkaç çalışmadan biri olarak tarihe mal oldu ve günbegün gözümüzün önünde çürüyen çeşmelerin birçoğu o zamandan şimdiye gelemediği için yalnızca bu kitabın sayfaları arasında birer hatıra olarak kaldılar.

Yazmasaydı bilemeyecektik. Öyleyse Ara Güler’in de dediği gibi mutlaka yazmalı ve tarihe not düşürmelidir. 67. halkasına ulaştığımız bu yazı dizisi başka birçok endişeyle beraber böyle bir histen doğdu ve şimdiye dek yüzlerce çeşmeyi fotoğrafladık. Bizimki elbette o büyük isimlerin yapabildiğinin tek satırı kadar bile pahada ağır değilse de onlarınkinden şevk alan bir meşgale olduğunu gizleyecek değiliz. Bugün de göreceğimiz çeşmelerin bazılarıyla mülaki olup ahvalini soracak, haklarında bilgi nakletmeye çalışacağız.

Ragıb Paşa Kütüphanesi’nin 2012’de başlayan ve sanki yıllar boyu daha devam edecekmiş gibi ‘hareketsiz bir ilerleme’ hâlinde bekleyen restorasyonu geçtiğimiz haftalarda ufak bir silkinme yaşadı. Divanyolu üzerindeki hacet penceresi de olan, iki musluğu bulunduğunu tahmin ettiğimiz, hazire önündeki çeşmeyi örten paravanlar kaldırıldı. Gerçi tam kaldırılmadılarsa da orada bir çeşme olduğunu ilk defa fark etmemize sebebiyet verdiğinden, yarım da olsa işe yaradı diyebiliriz. Bu yarım keşiften elde edebildiklerimizi paylaşacağız. (1)

Evvela parmaklıkların ardından mezarlar görüldüğünü söyleyelim. Bunlar muhtemelen kütüphane mütevellisi ve muvazzafı olan kimseler veya onların yakınlarına aittir. Yola en yakın olanlardan birini seçebildik: Yaklaşık olarak dışişleri bakanı gibi bir konumu olan reisülküttaplık makamında bulunmuş Tevkiizade Mehmed Hamid Beyefendi’nin 1248 (1832) tarihli kitabesiyle adını göremediğimiz ancak taş işçiliğinin korunmuş olması bakımından çok değerli başka bir mezar taşı daha.

Önü tam açılmamış kitabesinden banisinin Ragıb Paşa olduğu anlaşılıyor. Bağımsızmış intibaı veren, yan yana iki ayrı kitabe oldukları da söylenebilecek uzun metinde iki tarih bulunuyor. İki ayrı kitabe olduklarını farz edersek sağdaki inşa, soldaki ise tamir için eklenmiş. Mecmua-i Tevarih’in 1175 (1761-62) olarak verdiği kütüphane inşa tarihinden bir yıl sonra çeşmenin kütüphane binasının hayratına eklendiği anlaşılıyor. Yirmi yıl kadar sonra, 1196 (1782) senesindeki çeşme tamiri içinse soldaki kitabe eklenmiş. Kitabe tek seferde konmuş, tamir esnasında kitabenin hem inşa hem onarım metni tek elden çıkarılmış da olabilir.

Daha önemli olanı, şu anda çeşmenin hem ayna taşı hem niş üzerindeki ayet kitabelerinin zarar görüyor olmasıdır. (2-3)

Fevzipaşa Caddesi’nden bir çeşme

Fatih Camii’nin Fevzipaşa Caddesi’ne açılan merdivenlerindeki bu çeşme (4), külliyenin geçirdiği restorasyonun ardından uzun yıllar sonra yüzünü gösterebildi.

Evvela yukarıdaki kitabede yazan hayrat sahibinin adıyla başlayalım: Yeniçeri teşkilatının süvari bölüğü sipahilerin ağası Hacı Hüseyin Ağa’nın oğlu Hacı Mehmed Emin Ağa tarafından, ne yazık ki ya zamanın tahribine ya üzerindeki yaldızlamanın azizliğine uğradığı belli rakamlarının tam seçilememesinden ötürü kuvvetle muhtemel olarak [1]133 (1720) şeklinde okuyabildiğimiz tarihte yaptırılmış.

Altta, maalesef musluk yerinin tamir esnasında kapatıldığı anlaşılan ayna taşı üzerindeyse İnsan suresinin 21. ayeti altına başka bir tarih yazılmış: 1280 (1863). Bunun çeşmenin geçirdiği bir tamire ait olduğu anlaşılıyor. Bir kemer etrafında üç adet rozet süslemesi haricinde çeşmenin tezyinatı bulunmuyor. Tek rozet süslemeli, üç musluğu olan bir tekneye ise Laleli’nin Taşhan girişinde, dışarıda tesadüf ettik. (5)

Şehrin Anadolu yakasına geçmeden önce Şehzade külliyesinde daha önce hazirenin Vezneciler Caddesi (artık 15 Temmuz Şehitleri Caddesi oldu) tarafında, parmaklıklar arasında fotoğrafladığımız iki adet ‘gizli’ çeşmeye ilaveten şimdi de Dedeefendi Caddesi üzerinde, yine parmaklıklar arasında iki taneyi arz ediyoruz. (6)

Bu caddeyi defaten arşınlamamıza rağmen nasıl olup da şimdiye dek göremediğimize hayret etmek bir yana, farklı vesilelerle çok kere müracaat ettiğimiz TDVİA’daki “Şehzade Külliyesi” maddesinin sonunda yer alan bu ayrıntıyı kaçırmamıza da şaşırdık. Hatta Dedeefendi üzerindeki, ayak hizasında kalan bu iki taneyi de ansiklopedi maddesinin ilgili kısmını okuduktan sonra değil yürürken tevafukken fark ettik. İsmail Orman’ın mezkûr maddede, “hazire duvarında” diyerek zikrettiği iki çeşmenin bunlar olduğunu sanıyoruz ki, öyleyse 1682’de Safiye Hanım Sultan tarafından yaptırılmışlar.

Hayratı devamlı hale getirmek

Anadolu yakasından da birkaç hayrat bugünkü listemize eklendi. İlk uğrağımız Beylerbeyi’nde, 2008 yılında vefat ettikten sonra Mehmet Ali Aydınlar sevabına restore edilen ve 2014’te yeniden açılan Hamid-i Evvel Camii’nin girişindeki iki küçük çeşmedir. Bu restorasyonla Aydınlar ailesi, Sultan I. Abdülhamid’in annesi Rabia Hatun adına inşa ettirdiği 1778 senesinden bu yana süren hikâyesinde camiye yeni bir halkayla harika bir katkı sunmuş ve eserin devamlılığını sağlamış oldular. Osmanlı insanı birbirinin hayratını devamlı hâle getirme üzerine kurulu bir zihin yapısı taşıyor ve başkalarının eserlerini onarmak suretiyle sevaplarına kendilerini ortak ediyorlardı.

Avrupaî tesir taşıyan basit süslemeleriyle bu iki çeşme de son restorasyondan nasibini aldı. (7-8)

Caminin yanındaki kafe içinde sürpriz bir çeşme daha var ancak camiye ait değil. Sonraki yüzyılda Sultan II. Mahmud tarafından yaptırıldığını söyleyen nefis tuğrası ve miladî 1811’e denk gelen tarihi bunu ispatlıyor. Şimdiye dek göremememizin nedeni olarak da açıklayabileceğimiz, çeşmenin bir özel işletme içine hapsolma durumu tartışmaya açık; ancak suyunun akması ve üzerinde herhangi bir fizikî zarardan bahsedilememesi belki de ortalıktaki pek çok çeşmeden daha iyi görünüyor olması bakımından hep böyle kalmasını temenni ettirebilir. (9)

Tuğra etrafında akantüs yaprakları olan basit süslemeli çeşme, kitabesinin talik formunda yazısıyla da göz alıyor.

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 15:07
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20