İstanbul bize sürprizler yapmaya bayılıyor

Tarihi çeşmeler, durdukları yerden zihnimize küçük soru işaretleri, minik ama sevimli düşünceler bırakıyorlar –hiç değilse. Bunu yapamayan yeni binalarımızın karşısında pek de işlevsiz kaldıkları söylenemez, değil mi? Sadullah Yıldız yazdı.

İstanbul bize sürprizler yapmaya bayılıyor

Bazılarının düşündüğüne göre bir süredir peşlerinde koşturduğumuz (diğer yazılar şurada) tarihî çeşmelerin ne durumda oldukları, hikâyeleri ya da işlevleri gibi hususları meydana çıkarmak boş bir uğraş olabilir –zira çeşmeler orada durmaktadır ve önemli bir işe yarayacaklarsa yeni yapılmış bir çeşmenin yarayacağından daha fazlasını beceremeyeceklerdir zaten.

Bu doğru değil. Evet, çeşmelerin kolsuz-bacaksız ve ne yazık ki şimdilik işlevsiz oldukları doğru; ama unutmayalım: En genç tarihî çeşme dahi hepimizden fazla şey gördü. Hangimiz teknoloji çağında, bilgiyi elinden geçirebildiği hâlde tecrübenin lokal ancak hayatî durumlara mahsus üstünlüğünü inkâr edebilir?

Çeşmelerin koşup oynamaları ya da ses çıkarmalarını kimsenin beklediği yok. Diğer tarihî eserler gibi çeşmeler de durdukları yerde yapıyorlar yapmaları gerekeni: Hatırlatıyorlar; medeniyetimizi, ne olup olmadığımızı ve sorumluluklarımızı. Bu, aslında birçok canlının toplanıp beceremeyeceği kadar işlevsel ve bir o kadar da önemli bir şeydir.

Meseleyi bu noktadan tutup götürmek biraz da hatalı olabilir ancak korkutuculuğu karşısında daima titremeliyiz: Ya çeşmeler olmazsa? Onların İstanbul’a ne kattığını biraz da bu kısa soruyla anlamaya çalışmak gerekiyor, elbette diğer bütün tarihî kıymetlerimizin yerini de. Durdukları yerden zihnimize küçük soru işaretleri, minik ama sevimli düşünceler bırakıyorlar –hiç değilse. Bunu yapamayan yeni binalarımızın karşısında pek de işlevsiz kaldıkları söylenemez, değil mi?

Ama bizim tarihimizle ciddi problemlerimiz var. Mesele gelip burada hafifçe düğümleniyor. Bu yazı dizisi, çeşmelerle olduğu kadar tarihimizle de problemimizin nasıl bir şey olduğunu irdelemeye yoğunlaştı.

Şimdi dolaşmaya devam edelim ve gördüklerimiz üzerine düşünmeyi elden bırakmayalım; güzelin üzerine de güzelliğini kaybettirdiklerimiz için de.

Belki çeşme tamamen kaybolduktan sonra bir künye kondururuz

1.
2.
3.
4.

Kuzguncuk iskelesi yanında bekleyen bu nefaset, filmlerde çok fazla dayak yediği ve her yeri kan revan iken ısrarla kravatını-ceketini düzeltmeye çalışan muzip tiplemelere benziyor (1). Bir son dönem eseri olduğunu süslerine bakarak kolayca söyleyebiliriz; ama kitabesi oldukça sinir bozucu durumda: Okunabilecekmiş gibi ama ısrarla okunamaz bir durum. Fiilen nerdeyse bütünüyle; ama hakikatte gerçekten de bütünüyle silinmiş.

Soldaki toprak üzerinde duran ise çeşmenin böğründen sertçe koparılmış kurnası olsa gerek. Neyse ki hemen sağdaki serin Marmara sularına fırlatıp atmamışız. Bir de böyle şirin ve sevimli bir ecdat yadigârının deniz kenarında manzara seyretmeye gelenlere şıpır şıpır musikiler sunduğunu, yanından geçip giderken göz ucuyla bakanları o gün düşünecekleri bir kötü şeyden azat edeceği süslerinin görünür olduğunu düşünün.

Temiz bir restorasyonla canını kurtaranlardan Şerife Aişe Sıddıka Hanım hayratı bu çeşme, Kirazlı Mescit Sokak’ta sarı bir güzellik noktası (2). Perdeleri son dönem süslemelerinin tipik bir örneği. Sokağın ilerisindeki Ali Efendi’nin oğlu Abdullah’ın hayratı, bilhassa bölgenin genel olarak harap hâli göz önünde tutulursa ortalamanın üstünde bir korunmuşluk seviyesinde duruyor, ayna taşı en önemli örneği bunun (3). Geri kalan bölümlerin ise henüz tek parça olması yetiyor şimdilik. Başka süs barındırmamasına karşın tatlı bir ayna taşı var çeşmenin. Kitabesi ise bani ve cümle mümin için dua ediyor.

Yine Süleymaniye’de, Namahrem Sokak’taki bu püsküllü güzel ise yakınlarındaki diğer arkadaşları kadar şanslı sayılmaz (4). Ortasında muhtemelen tuğlası olan yuvarlağının boş görüntüsü yanında, püskülleri de uçlarından birkaç yerde kırılmış ve zaten o kadardan ibaret diyebileceğimiz nişi türlü işkencelere maruz bırakılmış. Acaba böylesi bir güzelliği -henüz güzel olduğu zamanlarda…- yapacak insan evladı kimdi, nasıl yaptı; bunları öğrenebileceğimiz bir künyesi yanı başına iliştirilse de okusak ne iyi olurdu. Belki çeşme tamamen kaybolduktan sonra onu da yaparız.

Niye terk ediyoruz?

Vefa Bozacısı’na kıvrılan yoldaki Ekmekçizade Ahmet Paşa Medresesi, dışarıdan tamamen atıl bir görüntü veriyor. İçeriye girecek kapıda kocaman bir kilit görüyorsunuz çünkü bir tarihî eserin içini dolaşmayı niye isteyesiniz ki? Saçmalamayın ve dışarıdan görebildiğiniz kadarıyla yetinmeyi öğrenin. Elbette bu biraz da şans işi; görebildikleriniz ya canınızı acıtacak türden ya da keyiflendirecek şeylerdir ama ikincisi böylesi durumlarda pek olmaz.

5.

Çünkü terk ettiklerimizi, onlar için yeterince iyilikte bulunmamız sebebiyle değil iyilik için üşenmemiz sebebiyle terk etme itiyadımız vardır.

Ahmet Paşa’nın eserine dışarıdan bakanlar da metruk bir çeşmeden fazlasını göremezler (5). Bu sadece içeri bakmayı özellikle isteyenlerin görebileceği kadar gözden uzak düşürülmüş, biraz da yol seviyesinden altta kalmanın verdiği mahcubiyetle yaşamaya mecbur bırakılmış bir çeşmeciktir. Azıcık süslü ayna taşı biraz da zarar görmüştür, kırık kurnası ise okunması imkânsız hâle gelen birtakım harflerin izlerini taşır.

Daha dikkatli bir gözün tahmin edebileceği şey ise ayna taşının üstündeki geniş zeminin sıvayla kaplanmış olma ihtimalidir, nitekim sağdaki sütunun yeşil zemininin bir kısmının kaplanmış olması da böylesi bir ihtimali güçlendirir.

Öyle görünüyor ki Süleymaniye civarı, Ursula Sezgin’in gayret ve duyarlılığına muhtaçtır ve dahası, hepimize lazımdır o ruhtan.

6.
7.
8.
9.

Hak rızâsıyçün içenlerden ricâ/ Fâtiha ihsân ide ihvâna

Gizli bir çeşmeden söz etmişken hazır, daha gizlisi olduğundan bahisle Şehzadebaşı civarına uğrayalım. Şimdi göreceğimiz çeşmeler aslında basbayağı yol üzerindedir ancak görmek pek de kolay değil. Hatta şu kadar ki, iki çeşme fotoğrafı çekmek için gittim ama çeşmeler doğurdu; dört fotoğrafım oldu. Şehzadebaşı’nın dış duvarına bitişik iki küçük çeşmenin haricinde iki tanesinin daha gizlenmiş olduğunu tamamen tesadüf eseri gördüm.

Kaldırım üzerindeki bu iki ufaklık, süslerinden şükür ki bir şey kaybetmemişler ancak bir tanesi kurnasını bedel olarak vermiş yolda olmaya. Yanlarına yanaşıp oymalarını izlemeyi küçümsemeyin, küçük bir çiçek bahçesi gibiler.(6-7)

Buraya kadar her şey tamam. Şimdi başınızı siyah parmaklıklara hafifçe yaklaştırın ve iç pervaza bakın. Hiç beklenecek bir şey değil ama İstanbul böyle acayip sürprizleri pek sever. Ecdat, bu hazirenin penceresine sağlı sollu iki çeşmecik daha iliştirmiş (8-9). Öyle istemiş olmalılar ki, büyüklerimiz için gelip dua etmek isteyenler o sırada soluklansınlar ve bu iki çeşmeden de su içsinler –eğer diğer ikisinden içmemişlerse. Buraya tam dört çeşme koymanın hayırda yarışmaktan daha kapsamlı hangi izahı olabilir ki?

Dua demişken, içteki kaybolmakta olan ikisine karşın süsleriyle hâlâ ayakta duran ikisinde, gelip geçenler için birer rica yazıyor: “Hak rızâsıyçün içenlerden ricâ/ Fâtiha ihsân ide ihvâna.”

10.

Güzellikler bitmedi. Ayrıntıları yazılmaya kalkılsa koca bir makaleyi doyuracak denli harika bir çeşme Tophane’de, Kılıç Ali Paşa Camii önünden selamlıyor bu yazının nihayetini (10). Epey bir kitabesi de bulunan çeşmenin, Taksim civarındaki su sisteminin başlangıcı olduğu ve banisi Sultan I. Mahmud’un suyu Taksim’den kendi eliyle salıverdiği söylenir.

O da İstanbul’un çok sayıda şahidinden biri ve bugüne gelene kadar çok iş gördü.

 

Sadullah Yıldız hatırlattı

Yayın Tarihi: 19 Mart 2016 Cumartesi 10:37 Güncelleme Tarihi: 25 Mart 2016, 09:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26