İstanbul aynı anda iki şey olabilir mi?

Bu çeşmeleri çok da seyretmemeliyiz; yüzyıllara direnmiş, on binlerce insandan dua almış ancak onun ve banisinin haysiyetini beş paralık etmek bize nasip olmuştur. İşte mahcubiyet budur. Sadullah Yıldız yazdı.

İstanbul aynı anda iki şey olabilir mi?

Bugün İstanbul’un en ciddi meselesi, bir payitaht olmakla ‘megakent’ olmayı aynı anda isteyen ve bunları birbirine karıştıran (hatta belki birini daha az seven) bakışa mahkûm edilmesidir.

Bu ikisi aynı anda mümkün gözükmüyor; en azından şöyle diyelim: Bunu başarmayı bir şekilde denedik ve şu an elimizde payitahttan kalanlar, ‘megakent’ için yerleşenlere her gün biraz daha fazla yer açıp sessizce sahneden iniyorlar. Bu düzensiz, şehvetli ve yüzeysel tavrımızdan henüz geri adım atmış değiliz ve ödeyeceğimiz bedelin de uzun vadede katlanacağımız sonuçlarını görmeye henüz başlamadık.

İstanbul’da birçok kalemde sayılabilecek binlerce tarihî eser var. Çeşmeler de bunların önemli bir yekününü teşkil ediyorlar; tarihî çeşmeler.

Seri yazıya dönüştüğünü söyleyebileceğimiz bir serüvendeyiz çeşmelerle ilgili. Bu yazı, başka birkaç mütekaddim derlemenin sonuncusu ama bir son değil gibi henüz. Öncekilere şuradan ulaşabilirsiniz.

Şimdi yine eşsiz güzellikteki şehrimizde bir gezintiye çıkacağız. Genellikle pek güzel şeylerin fotoğraflarını göstermiyoruz burada ama şuna güveniyoruz ki İstanbul’da biraz gezen biri zaten hayran olacağı pek çok güzellik görüyor, birçok kötü şeyin yanında. Yine de birkaç hoş enstantaneyi de kalem-kâğıdını hazırlamış sevgili okur için zikretmeye çalışacağız.

Fiziken aramızda ama manen çoktandır kaybettiğimiz çeşmeler

Yine Fatih’teyiz. Semte Karagümrük’ten, Vefa Stadyumu’nun yanındaki Salma Tomruk Caddesi’nden girelim. Göreceğimiz ilk çeşme (Draman Caddesi) çok daha sağda olmasına rağmen niye Fevzipaşa Caddesi’nden girmedik oraya? Çünkü yolda garip bir mezarı ziyaret edeceğiz ve bunun için yukarıdaki ana caddeden değil, içeriden ilerlememiz gerekiyor. Bir evin aydınlığında, iki apartman arasına sıkışıp kalmış bu acayip kabrin taşında “ölüm ve doğum tarihi bilinmeyen” kaydı düşülmüş bir müftü efendi yatıyor (1). Şeyhülislam olduğu düşünülebilecek ikinci sıfatı ise akla başka bir soru getiriyor: Acaba bu o mu?

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.

İslam Ansiklopedisi’nde, Osmanlı’nın idam edilen ilk şeyhülislamı olan Ahizade Hüseyin Efendi’nin (IV. Murad’ın bazı haddi aşan hareketlerine sessiz kalmamak suçu işlemişti bu büyük âlim) “Büyükçekmece civarında idam edilerek cesedinin bulunmaması için kumsala gömüldüğü” bilgisi var. Her ne kadar Büyükçekmece’yle Draman arasında büyük mesafe varsa da İstanbul’un insanı ne kadar şaşırtabileceği ihtimalini göz önünde tutmakta fayda var. O Hüseyin Efendi değilse bu hangi Hüseyin Efendi’dir, bir şeyhülislamın mezar taşında doğum tarihi dahi yazmaması garip değil midir, ‘şehislam’ başka bir mertebe yahut makam mıdır, poşetleri ne zamandan beri mezarların üstüne atıyoruz, geçmişinin mezarını yarıdan itibaren binayla kesmiş başka bir millet dünyada var mı; bunlar akla gelen ilk sorular…

Neyse efendim. Her gördüğümüzde bu kadar uzun durursak İstanbul’da on adım gitmek kabil olmaz. Biz en iyisi az daha ilerleyip Draman Caddesi’nden girelim ve Astarcı Sokak’a çıkan yokuşun başlangıcındaki kimsesiz kalmış bu güzele göz atalım (2). Fiziken pek fazla kırığı yok gibi duruyor ancak manen kaybetmişiz çeşmeyi çoktandır. İki kablo kutusundan sonra bir de tam önüne telefon kulübesi koysak da onu sıradan bir beton duvardan ayrı tutmadığımız iyice anlaşılsa!

Bu arada, eğer Astarcı’dan yukarı çıkarsanız birkaç adım sonra, artık bu denli büyük olanları kolay bulamayacağınız bir ahşap konak göreceksiniz, eski ancak nispeten bakımlı. Bunların atıl mı olduğundan asla emin olamazsınız; bazı işaretler meskûn olduklarını kuvvetlendirirken başka bazıları “yok daha neler” dedirtir.

Hemen üstteki Miraç Sokak’ta etrafı taş duvarla çevrili, büyük kitabeli on kadar kabir var. Elbette içeri girip bu kabristanı ziyaret edemiyorsunuz çünkü memlekette cami fotoğrafı çekmek için izin almanız gerektiği ucubesi gibi böyle sokak arası kabristanların da kilitli olması durumu yürürlükte. Kitabelerin büyük, müzeyyen ve başlıklı olmaları burada bir şeyh efendi ve ailesinin yattığı gibi bir ihtimali güçlendiriyor. Ancak kabristanı çevreleyen duvarda ve kapı yanında bir isim ya da açıklama yok.

Zülüflü Sokak sonundaki, nerdeyse asırlık bile olmayan (h. 1343) ve iki ay-yıldız rozeti itibariyle de yakın döneme tarihlendiğini kolayca tahmin edebileceğimiz, pek süslü püslü nişiyle göz dolduran çeşmenin ufak silikler ve birkaç yazı-çizi dışında problemi yok gözüküyor; şehrin mevcut standartlarında fena bir bilanço değil doğrusu (3). Banisi çeşmenin saçağının hemen altına bir besmele kazımış ve biraz daha alta şu güzel duayı bırakıp bizi hüzne gark ederek çekilip gitmiştir bu dünyadan: “Ya Rab beni, ümmet-i Muhammed’i şefaat-i peygamberîden mahrum kılma.” (Fotoğrafı biraz zor şartlarda çekebildim; mahallenin amcaları direnişe geçmek üzere olduklarından da şartları ıslah mümkün olmadı.)

İşte mahcubiyet budur

Bu yolda bir ahşap konakla daha karşılaşacağız; hakikaten perili köşk masallarından fırlamış gibi bir konak bu. Yüksek taş duvarların ve onları geçmeyi başarırsanız iki devasa incir ağacının koruduğu bu konakta bazı hayat izleri dışarıdan seçilir; pervazlardaki saksılarda duran çiçekler bakımlıdır ve çamaşırlar da ince bir rüzgârla sallanmaktadır cumbada. Dış duvara bitişik çeşme ise ne yazık ki bu kadar berhayat değil (4). Yanı başındaki konteynır dolunca idareten kullanılıyor kucağı. Kırmızı taşların çevrelediği musluğu aksaydı kim bilir ne munis ve hayat dolu bir manzara çıkaracaktı meydana. Musluğu tabii ki yerinde yok; onu da hayal edebilmemiz için yerinden sökmüşler.

Hacı İbrahim Sokak sonundaki çeşmenin kitabesine yakından bakmama rağmen önceden bir şeyler yazıyormuş da silinmiş mi yoksa hiç yazmıyor muydu anlayamadım. İkisi için de kuşkulanabileceğimiz şekilde ince ayarlı bir tahribat yapabilmişiz üzerinde bu nişin. Su veremesin diye önce musluğunu almış, açılan gediği de hemen harçla tıkamışız (5). Ve elbette mahalle yetkililerinin çeşmeye armağan ettiği birtakım şifreler, sicil kayıtları, esrarengiz numaralar, komşu çocuklarına edilmiş küfürler de standart hizmet. Fark ediyorsanız çeşmenin bir kısmı yol altında kalmış zaten. Yediği darbelerden kırılan taşları da diyeceğim ama o artık böyle şeyleri pek dert ediyor gibi gözükmüyor. Bu çeşmeyi çok da seyretmemeliyiz; yüzyıllara direnmiş, on binlerce insandan dua almış ancak onun ve banisinin haysiyetini beş paralık etmek bize nasip olmuştur. İşte mahcubiyet budur.

Ayvansaray istikametinde sokakları geçelim ve Kürkçü Çeşmesi’ne inelim. Gerçi ne diyorum ben… Bu sokakları geçmek kolay mı öyle; yavaş geçin. Yavaş, sessiz adımlar ve hazmeden bakışlarla. Bu sokaklarda yürürken eski İstanbul’a dair bir kitabı okur gibi hissetmemek için nerdeyse hiçbir sebebiniz yoktur. Havada daima kömür kokusu, her köşede kıvrılmış uyuyan mesut kediler, endişesiz koşturan çocuklar, yaşlı ve mütevekkil amcalar, komşular arası kahkahalar, sebze arabaları, sütçüler, iki ev arası gerilmiş çamaşırlar, yol ortasında durup muhabbet eden teyzeler ama bütün bunlara rağmen delirten bir sessizlik. Buralarda insan kendi ayakkabılarının gürültüsünü keşfediyor birden.

Kürkçü Çeşmesi yüz yaşını henüz doldurmuş (6). Saçak üstündeki “ve sakâhum…” ayetinin olduğu kitabeyi tam kıramamışız, besmelenin bir kısmı gitmiş yalnızca. Musluk üstündeki boşlukta muhtemelen bir başka kitabe yahut yalnızca besmele vardı. Niş de ilan panosu olarak bazen hizmet veriyor.

Bir de şu şifalı sudan içelim”

Püsküllü Cadde’nin devamında, Sinanağa Çeşmesi Sokak’ın başladığı yerde bizi gerçekten de püsküllü bir çeşme karşılıyor. Ancak püsküllerine sevinmenize engel birçok durumla malül bu çeşme. Karalanmış, boyanmış ve kırılmış. Acil bir bakım ve restorasyona ihtiyacı var (7). Buraya paralel Molla Şakir Sokak’ta yine çeşme mi değil mi diye insanı acı düşüncelere sevk eden bir hasta var. Onu sadece -artık var olmayan ayna taşı ve musluk izinden- ve bir de belki tek parça çinisinden tanıyabiliriz. Sağ üstteki küçük bakiyeden anlaşılıyor ki bir de saçağı varmış, gölge etmesin diye kırıp atmışız.(8)

Külhan Sokak’a giderken hem Hacı İlyas Mahallesi sakinlerinden Fatma Hoca Hanım ve akrabalarının kabristanını ziyaret edip birer Fatiha okuyabilir hem de bir köşe başında, bekleyenlerine sürpriz yapan ancak pek de güldürmeyen mermer kabartmalarla süslenmiş çeşmeyi görebilirsiniz (9). Yol seviyesinden aşağıda kaldığından dolayı bir çöplüğe batmış duran çeşmenin musluk bölümünde kırıklar var ve rengi değişmeye başlayan genel görüntüsü de pek iç açıcı değil.

10.
11.
12.
13.
14.
15.

Esnaf Loncası’na inerken bizi yolda bir Sinan Ağa hayrı karşılıyor sağda. Böyle ansızın ve küçücük çıkıyor karşımıza ancak temkinli olmak lazım; zira çeşmenin sadece tarih yazılı kitabesindeki tuğra dikkat çekiyor (10). Gerçi artık o kadar da belli olmadığı için tuğra mı yoksa tuğra biçiminde besmele mi -ki düşük ihtimal- yazıldığı net gözükmüyor ya neyse. Çeşme hicrî 1317’ye tarihleniyor. Her tarafından otlar fışkırmış, alnına -ironik olarak- buraya çöp atanlar için bir beddua yazılmış, çiçek biçimindeki rozetinin orta yeri tahribe uğramış ve üstü boyanmış, ayna taşına bir küfür yazılmakla iktifa edilmiştir. Zaten genel olarak da hiç iyi durumda gözükmemektedir çeşme.

Esnaf Loncası’ndaki çeşme tüm bunları seyredip küçük bir çıkmazda saklanıyor ve hâline şükrediyor her gün (11). Ya ona da ayna taşının ortasında koca bir delik açıp üstüne de sonradan silmeye çalışıp hepten berbat bıraktığımız yazılar yazmaktan ve mahalleliye yapılacak birtakım uyarılar için -önceden muhtemelen kitabesinin bulunduğu yere- teneke üzerine yazılmış ikazlar çivilemekten daha fazlasını yapsaydık?

Küçük ve nispeten kısıtlı bir ‘Eyüp Sultan’ olan Ebu Zer Gıfarî Camii, yanında bulunan sahabe makamından çıkanların “bir de şu şifalı sudan içelim” diye uğradıkları çeşmenin yanında (Çember Sokak) bulunuyor. Çeşmenin ayna taşından itibaren kararmalar var. Sağ yanda da sigorta kutusuna benzer bir teneke çivilemişiz taş üzerine. Kitabesine göre hayrın sahibi Şatır Hasan Ağa imiş (12).

Haritada biraz sola kaydığımızda, Ayvansaray’a dönüş istikametinde Dervişzade Sokak’ın bir başında bir de Eğrikapı’ya bağlanacak kıvrımında iki çeşme daha bulunuyor. İlki küçük bir meydanın küçük bir eseri; altı veçheli İvaz Efendi Çeşmesi (13). Ne adı ne kitabesi var üzerinde. Bütün veçhelerde çeşmesi yok ne yazık ki; zaten olanların da vaziyeti pek iyi değil. Oymalı saçakları da birçok yerden kırık bu güzel mirasın üzeri kırılma, karalama ve kararmalarla dolu. Daha berbatı ise sokağın sonuna doğru bekliyor sizi. İki kitabesi de okunamaz durumdaki bu zavallıyı tam da tarihimiz ve tarih mirasımıza olan ilgimizi özetleyecek mücessem bir manzaraya büründürmüşüz. Neresinden tutsak elimizde kalacak bir hâl.(14)

Kandilli Türbe Sokağı’nın Şişhane Caddesi’ne bağlandığı noktada yine isimsiz, kitabesiz, ayna taşının yarısını kaldırıma gömdüğümüz, tas yuvası pislikle dolu, mantar pano niyetine kullanılan ve gelen geçenin boyadığı bir çeşmemiz var. Bu çeşme hakkında herhangi bir şey söyleyebilmek sadece onu vakfeden ve mezarında sevap ümidiyle bekleyen insanı göz önüne getirmekle mümkün. Evet, o insan olmadan bu çeşmenin durumu hakkında konuşamayız.(15)

Bir sokağı ansızın güzelleştiriveren su kuyusu

Facialar bitti mi sandınız. İstanbul bitti demeden bitmez. Hemen yakınınızdaki Kesik Baş ve Derviş Molla Muhammed Türbesi’ne uğrayın ve bir mezar taşı tam ortadan ikiye nizamî olarak nasıl bölünür görün. Sonra başımızı öne eğelim ve bu mübarek zatın kabrine, bırakın bakım yapıp doğru dürüst hizmet etmeyi, işkence ettiğimiz için özür dileyelim. İleride de sahabe-i kiramdan Şube radıyallahu anh var. Ama mezarını ziyaret edemezsiniz. Kapalı. Hatta kilitli. Size o kapı açılsa içeriden birkaç parça çöpü yanınızda götürmeyeceğinizin garantisini kim verebilir? Dışarıdan biraz bakın ve çok konuşmadan ilerleyin…

İstanbul’un dertleri de güzellikleri de bitmiyor sevgili okur. İşin çıldırtan tarafı şu ki, biz bile bile lades demekten vazgeçmiyoruz. Madem dertler saymakla bitmeyecek, öyleyse yazının sonunda seninle güzel bir şeylere bakarken ayrılalım.

Ayvansaray’a tırmanmaya başladığında surları sağına alırsan hemen sol yanındaki sokaklardan birinde şirin bir su kuyusuna rastlayacaksın. Kim bilir ne çok insanın hayatına hayatiyet katıyordu bu kaynak. Parke taşlarının kıvrım kıvrım çevresini dolandığı bu taş kuyu artık yalnızca hatıralar için önemli. Ama yine de tek başına sokağın güzelliği hakkında belirleyici olabilmiş, değil mi?

 

Fotoğrafları büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, bulutlu bir günde gezdi

Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2016, 16:03
YORUM EKLE
YORUMLAR
ayşenur
ayşenur - 3 yıl Önce

Bizi mahcup eden, başlıklarıyla bile derdini anlatabilen yazarının emeğini ve bilgisini açık bir şekilde gösteren çok güzel bir yazı olmuş..tebrik ederim.. Bu yapılar yıllarca direnmiş fakat daha fazla güçleri kalmamış gibi gözüküyor. Biz yine de banilerine dua etmeye devam edelim..

mem
mem - 3 yıl Önce

İstanbul'un tarihi çeşmelerini anlattığınız yazılarınızı görmemiştim. İlk bhu yazı vesile oldu, sonra diğerlerine de baktım. çok kıymetli bir işi yapıyorsunuz, bir nevi hafıza oluşturuyorsunuz. haber fotosu da başlıkta ifade ettiğiniz şeye denk düşmüş, çok güzel.. Allah kaleminizi kavi kılsın, şu güzelim çeşmelerimize de sahip çıkıslın artık inşallah. Tebrikler..

banner19