banner17

Hasankeyf'te ilkleri düşündüm

Zeynep Görünmek, Antep ve Urfa’nın ardından Mardin ve Hasankeyf’e yolunu düşürüyor. Tefekküre davet eden bir gezi bu…

Hasankeyf'te ilkleri düşündüm

 

Bir gece yarısı Urfa’dan yola çıkıp güneşin doğuşuyla vardık sanatın taşlara işlendiği şehir Mardin’e. “Türküler yörelerin simgelerindendir” diyerek sorduk rehberimize; “Mardin Kapı nerededir?” Cevap, konuyu araştırmamış olanlarımızı şaşırttı. “Mardin Kapı, Diyarbakır’da; Diyarbakır Kapı Mardin’dedir. Bahsi geçen türkü Diyarbakır yöresine aittir.”Mardin - Abbara

Eski Mardin’de abbaralar görülmeye değer

Uludağ’ı tırmanırcasına dağları bayırları araçla tırmandıktan sonra Mardin merkeze ulaştık. Şehir merkezi ikiye ayrılmıştı; Eski Mardin-Yeni Mardin. Yeni Mardin’in -bir dağın üzerinde bulunuyor olması dışında- Batı şehirlerinden farkı yoktu. Eski Mardin ise yalnız Batıdaki şehirlerden değil; dünyanın her kentinden daha farklıydı. Taşların dile geldiği şehirdi burası. Araç girmeyen daracık ancak nazif sokakları vardı. Esnaflar faaliyet alanına göre birer sokakta bulunuyordu. Sabuncular bir sokakta, oduncular bir sokakta, gümüşçüler bir sokakta…

Dar sokakların üzerinde inşa edilmiş, içlerinde yalnız şehrin varlıklı ailelerinin oturabildiği ve üzerinden sokağın her iki tarafının da görülebildiği ‘abbara’lar şehrin zengin mimarîsine katkı sunuyordu. Şehir zamanında iki cumbalı eve sahipken birinin yıkılmasıyla tek cumbalı eve sahip kalmıştı. Bu evden, özel mimarisi sayesinde şehrin her yanı görülebilmekteydi. Kapı tokmakları da Osmanlı’daki zarafeti hatırlatır cinstendi. Kapılar biri ince, diğeri kalın olmak üzere iki tokmağa sahipti. Kapıyı çalan bayan ise ince tokmağı, erkek ise kalın tokmağı kullanıyordu. Yeni yapılan yapıların tokmakları ise el şeklinde olup yukarı vurunca ince, aşağı vurunca kalın ses çıkarmaktaydı.

Şehir biri gidiş diğeri geliş olmak üzere iki caddeden oluşuyordu. Araç bir yola girmişse şehrin tamamını turlamadan geri dönüş yapamıyordu. Araç giremeyen sokaklardaki çöp toplama işlemleri için belediyenin kadrolu, maaşlı çöp eşekleri vardı. Taşıma işlemleri için insan gücüne hâlâ büyük ihtiyaç olduğu kesindi.

Mardin - UlucamiTimurlenk hıncını minareden çıkarmış

Şehirde, Ulu Cami minaresinin görünmediği bir mekân bulmak imkânsızdı. Camiinin 52 metrelik minaresini sisler dahi gözlerden uzak tutamıyordu. Mabed, eskiden biri Doğuda ve Batıda olmak üzere iki minareye sahipmiş. Sonrasında Doğudaki minare yıkılmış. Rivayet odur ki; Timurlenk buraya geldiğinde Mardin’in büyük bir bölümüne zarar veremediği için hıncını Batıdaki minareden çıkararak yıktırmış. Taş ustalığının zirve yaptığı şehrin en eski camisi, maneviyat âleminde de zirveleri süslemekteydi. Mabedin minare işlemeleri ve içyapısı karış karış manevi mesajlarla bezenmişti. Minare üzerindeki damlalar bereketin, sekiz pencere izi cennetin sekiz kapısının, yedi kareye ait çukurlar cehenneme düşüş olan yedi kapının simgesiydi.

Minare üzerinde Kelime-i Tevhid, Ayetel Kursi, ‘Allah Hak Muhammed’ yazısı, dört halifenin ve Aşere-i Mübeşşere’nin isimleri yer alıyordu. Merdivenleri çıkarken de “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” yazısı bizleri karşılıyordu. Küçük mihmandarımızdan aldığımız bilgiye göre; minarenin inşasında çalışan Süryani mimar Lori, minarenin ayet ve mesajlar içeren süslemelerini yaparken İslam ile şereflenmişti. Cami içerisinde ise Güneydoğu bölgesindeki birçok camide olduğu gibi biri Şafiiler biri Hanefiler için olmak üzere iki mihrap bulunmaktaydı. Caminin büyüklüğü de isminin ‘ulu’luğuna yakışır boyuttaydı.

Medresenin bir yarısının aynalarla kaplı olduğunu düşündük

Ulu Cami’den sonraki durağımız 1385 yılında Artuklu hükümdarı Melik Necmeddin İsa Bin Davud tarafından yaptırılmış Zinciriye Medresesi oldu. Rivayete göre; “Şehir yılan ve akrep istilasındaydı. Zamanın bilginleri, biri medresenin diğeri Ulu Cami’nin olmak üzere iki kubbe arasına bir ucunda akrep, bir ucunda yılan tılsımı olan bir zincir asmıştı. Tılsımın asılmasının ardından şehir yılan ve akreplerden temizlenmişti. Sonraki zamanlarda akrep tılsımı çalınmış ve akrepler şehre geri dönmüştü. Yılan tılsımı sayesinde ise şehre bir daha yılan girememişti.” Zinciriye Medresesi, günümüz mimarlarına akla gelmeyecek dersler sunacak özellikte bir yapıydı. Simetrik yapısındaki intizam, mimarlık-mühendislikZinciriye Medresesi'nden Ulucami hakkında hiçbir bilgisi olmayanları dahi şaşırtacak durumdaydı. Her parça taşın bir karşılığının bulunması, her şeyin başka bir eşiyle inşa edilmiş olması, medresenin bir yarısının aynalarla kaplı olduğunu düşündürüyordu. Bu ilginç tasarım iyi-kötü her amelin ahirette bir karşılığının olduğunu haykırır gibiydi.

Medresenin mescidlerindeki mihraplar ise elektriğin bulunmadığı dönemlerde ampul işlevini görmüş olan oniks taşlarından ve altı saniye boyunca yankı yapabilecek akustik yapıda inşa edilmişti. Karşılıklı iki oda ortasına yapılmış olan selsebillerin bulunduğu mekâna eyvan deniyordu. Eyvanlar vaktinde astronomi derslerinin işlenmesinde kullanılıyor ve aynı zamanda bir odadan diğerine ses gitmesini engelliyordu. Sebil, odaların açıldığı koridorun başından başlayıp farklı boyutlarla avludaki havuza kadar uzanmaktaydı. Sebildeki boyutlar ve her bir alandaki suyun akış hızı da insan ömrünü özetler nitelikteydi. Medrese, biri Şafiilere ve diğeri Hanefilere ait olmak üzere iki mescide sahipti. Yapının uzun ömrüne rağmen yepyeni durması ise duvarların kendi kendini temizleme özelliğine sahip olmasından kaynaklanıyordu. Giriş kapısındaki simgeler de Ulu Camii minaresindeki simgeleri hatırlatır türdendi.

Hatuniye Medresesi sembollerle yüklü

Peygamber Efendimiz’in ayak izinin bulunduğu Hatuniye Medresesi de şehrin huzur mekânlarından biriydi. Camideki Şafii ve Hanefilere ait olmak üzere ayrı ayrı inşa edilmiş mihraplar da okumasını bilene hikmet dersleri vaaz etmek üzere oradalardı. Mihraplardaki lale motifleri Allah’a teslim olmayı, gül motifleri Efendimiz (a.s.)’a tâbi olmayı, altmış üç kare Efendimizin ömrünü, mihrabın iki direği kelime-i şehadet ve namazı (bu direkler olmazsa mihrap yıkılır), üç oval oruç, zekât ve haccı Kadem-i Şerififade ediyordu. Bizlerin tanıma fırsatı bulduğu bu semboller medresede yer alan onlarca simgeden yalnızca bir kaçıydı. Efendimizin ayak iziyle cennet kokusunun dolduğu mekândan birkaç kelamla ama satırlara sığmaz sırlarla ayrıldık.

Taşlar dile gelmişti bu şehirde. Halık’ının ism-i şerifini an be an zikretmeyen mahlûk olmadığını bilirdik. Ancak böylesi sesli zikirlere ilk kez şahit olmuştuk. Taşlar koca bir orkestradan farksızdı. Her taş parçası Yaratıcısının sanatını haykıran bir müderris misyonu yüklenmişti.

Hasankeyf’e bakınca milyonlarca “ilk”i düşünmeden edemedim

Bu eşsiz senfoniyi arkamızda bırakarak tarihin tozlu sayfalarını daha da eskilere çevirip Batman – Hasankeyf yollarına düştük. Binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapmış bu muhteşem şehre bakıp, üzerinde yaşamış ve kendisine veda etmiş olan insan sayısını düşününce ölümün kaçınılmazlığı sardı dört bir yanımızı.

Kentin ismi Hısn (Kale) – Kehf (Mağara) iken Cumhuriyetin ilanından sonra fonetik uyum için Hasankeyf şeklini almıştı. Dışarıdan bakılınca mağara şeklinde yaratılmış kayalar diye düşünülse de, tek tek insan elleriyle yontularak yapıldığını öğrenmek hepimiz için şaşırtıcıydı.

M.Ö. 7.000 yıllarında 30.000-80.000 kişinin yaşayabileceği, insan elleriyle yapılmış 7.500 mağarayı seyre dalmak, Urartulu, Sümerli, Akadlı, Asurlu, Babilli, Med, Pers, Bizanslı, Emevi, Abbasi, Hamdani, Mervani, Selçuklu, Artuklu, Eyyubi, Moğol, Kürt, Türk, Arap sayısız bebeğin bu taşların üzerinde dünyaya geldiğini, ilk adımı bu taşların üzerinde attığını, ilk meyveyi bu topraktaki bir ağaçtan koparıp tattığını, ilk sözleri buradaki semaya bakarak haykırdığını, ilk kez bu taşlar üzerinde oyunlara daldığını, ilk kez bu taşlar üzerinde düşmeyi öğrendiğini, ilk kez bu kayalar üzerinden Dicle’yi seyre daldığını, ilk kez bu taşlar üzerine başını koymakla, ilk kez buradaki semaya ellerini açıp ümide durmakla içini ısıttığını, ilk kez buRaman Dağları ve Dicle taşlar üzerinde fen namına sanat namına ruhuna akisler yaptığını, her ilki bu toprakta tattığını, son nefesi bu semaya verip başını son kez bu taşlar üzerine bıraktığını düşünmek hepimiz için çok farklı bir tecrübe oldu.

Ilıcasu Barajı’nın altında kalacak

Güneyinde Midyat Dağları, kuzeyinde petrol hazinesi Raman Dağı, Dicle’nin doğu kıyısında, oyulmuş kayalardan oluşan bu kent bir masaldan çıkmış gibiydi. En tepedeki mağarada oturup Dicle’yi, Raman Dağını, Midyat dağlarını temaşa etsek; asır geçse sıkılmayacağımıza emindik. Böylesine muhteşem güzellikleri yaratıp kullarının hizmetine sunan Yaratıcımızın cemalini, kudretini, kullarına olan merhametini, sevgisini ve yarattıklarının ahiretteki izdüşümlerini düşünmeden geçmek de, sınırlarını tahayyül etmek de imkânsızdı. Bu muhteşem güzelliğin GAP projesi kapsamında Ilıcasu Barajı sularının altında kalacağını ve eriyip biteceğini bilmek ise hepimiz için büyük bir yürek yarası oldu.

Mağaralı şehrin dibinde, biri tamamlanmış, diğeri yarım kalmış, Mardin Ulu Camii minaresini andıran iki minare mevcuttu. Rivayete göre; bölgede zamanında taş işçisi bir usta ve bir çırak yaşarmış. Çırak bir gün ustasının yanına varıp kendisinin ayrı iş yapmak istediğini anlatmış. Bunu duyan usta hiddetlense Hasankeyfde çırağını vazgeçiremeyeceğini anlayınca bir teklifte bulunmuş: Her biri bir minare inşa etmeye çalışacak, minaresini ilk tamamlayan usta olursa, çırak ayrılamayacak; çırak ustadan önce tamamlarsa, ayrılarak kendi işini kuracakmış.

Usta, yılların verdiği tecrübeyle her halükarda çırağı geçeceğini zannederek işini ağırdan almış. Minarenin tam tepesine yaklaşmışken, azimle ve yılmadan çalışan çırağın kendi minaresini tamamladığını ve minarenin başında durduğunu görmüş. Çok hiddetlenerek hasedinden çırağını öldürmeye karar vermiş ve minarenin başına tırmanmış. Ancak ustasının niyetini anlayan çırak, çift merdivenli olarak yaptığı minarenin diğer merdiveninden ustası görmeden aşağı kaçmış. Yukarı çıktığında çırağını minarenin dışında gören ustanın siniri son safhaya çıkmış, çırağına oraya nasıl indiğini sormuş. Atlayarak indiğini söyleyen çırağa daha da sinirlenmiş ve üzüntüsünden kendini minareden atarak intihar etmiş. Çırak azmin, usta da hasedin karşılığını almış.

Turist gibi gitme

Ruhlarımız, kentin güzelliğine hayran dolaşıp dururken, yüreklerimiz de bölge insanının samimiyetiyle öylesine ısınmıştı ki. Abdest almak için mekân sorulduğunda, gösterilen yerler insanların kendi haneleri oluyordu. Hane halkı ise kendi misafiri, öz kardeşi gelmiş gibi kadirşinas ahval sergiliyordu. Yalnızca turist olarak bölgeye gelip, bölge halkının tamamını terörist belleyenlere dahi gösterilen muamele değişmiyordu. “Her kap kendi içindekinden sızdırır” düsturu bir kez daha gözler önüne seriliyordu. Bölgenin sahip olduğu onca varlık birer ahlakî düstur, sevgi ve samimiyet kaynağına dönüşüp insanının yüreğine tek tek yerleşmişti. Bölge insanı, değil Kürt-Türk-Arap ayrımı, Müslüman-Hristiyan-Yahudi vs ayrımı yapmadan tüm insanlığı kuşatacak bir samimiyet ve sevgi kaynağına sahipti.

Turumuzu bitirerek geri dönüş için uçakta yerlerimizi aldık. Hafızalarımıza her bir yöreden binlerce kare, yüreklerimize her bir yürekten binlerce sevgi parçasını yükleyerek döndük ömrün geri kalan mekânına. Önyargıların yıkılması ve ‘insan’ olmanın getireceği saygı dünyasının geleceğimizin semasında yükselmesi umutlarıyla…

 

Zeynep Görünmek gitti, gördü, haber etti

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2012, 17:08
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bilal Yavuz
Bilal Yavuz - 7 yıl Önce

Mardinkapı Diyarbekirin gözdesidir. Zira ölüm kokar bu da abdala ibret verir. Bir tarafında yaşam öbür tarafında ölüm vardır.

banner8

banner19

banner20