Hapsetmeyen mekânlar

Mimar, mekân tasarlarken kütle ve boşluk oranlarına karar verir. Yapının yönü, malzeme ve yapım yöntemlerinin ne olacağını belirleyip taslak içinde yaşamaya başlar. Yaşadıkça düşünür, düşündükçe sorgular. Banu Beyza Gülcü yazdı.

Hapsetmeyen mekânlar

Mekân; olmak, ortaya çıkmak anlamı taşıyan Arapça kökenli “kane” sözcüğünden gelmektedir. Ortaya çıkarılan mahal, kendine has olduğu sürece yaşar. Yaşadıkça yaşatır, yaşattıkça hayata yön verir. Hayaller kurarak yaptığımız binalar içinde hayallerimiz şekillenmeye başlar.

Mimar, mekân tasarlarken kütle ve boşluk oranlarına karar verir. Yapının yönü, malzeme ve yapım yöntemlerinin ne olacağını belirleyip taslak içinde yaşamaya başlar. Yaşadıkça düşünür, düşündükçe sorgular. 

Pencereye çarpan ağaç yaprakları, doğayı bize komşu yapacak mı?

Yapıya ulaştıran yollar, dertlerimizi paylaşacak mı?

Oluktan akan su, damlaları zihnimizdeki müziğe eşlik edecek mi?

Kapı eşiği, iki dünyayı ayıracak mı?

Döşemeye atılan adım, yuva sıcaklığını hissettirecek mi?

Tuttuğumuz küpeşte, zayıf anımızda destek olacak mı?

Perdeye düşen ışık detayları, kimsenin görmediği renkleri gösterecek mi?

Pencere pervazlarının sınırladığı alan, bir fotoğraf karesine dönüşecek mi?

Projede ışığı, gölgeyi, havayı, sesi çizemesek bile öngörmeli ve ona göre inşa etmeliyiz. Yani asıl hüner çizdiklerimiz değil, hissettirebildiklerimizdir.

Boşluk tasarımı

Bu yazımızda vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz konutları inceleyeceğiz. Aile fertlerini birbirine bağlayan ya da belki de uzaklaştıran etkenlerden biri, dört duvar olarak tanımladığımız hanelerimizdir. Başlangıçta, dış etkenlerden korunup hayatta kalmak için yapılırken sonrasında ihtiyacın değişmesi ve artmasına göre değişerek çeşitlenip şekillenmiştir. Hapsolmadığımız mekânlar tasarlamak için bulunduğumuz noktanın ihtiyaçları ve özellikleri ele alınır. Dünyadaki her nokta kendine hastır. Rüzgarıyla, topografyasıyla, iklimiyle, kültürüyle... Ancak o noktaya ait tasarım yaptığımız zaman, kimlikli yapılar ortaya çıkar.

Mimar Louis Sullivan’ın söylediği gibi, “Doğru yapılmış bir bina, içinde bulunduğu tüm koşulları doğal, mantıklı ve şiirsel bir şekilde aşarak yükselir.” Ne yazık ki günümüzde somut engel olmadan, algı olarak bizi hapseden birçok mekân var. İçinde kaybolup gökyüzünü göremediğimiz binalar... Yanımızdaki komşuyu tanımayacak kadar yabancılaştıran ve yalnızlaştıran devasa yapılar...

Size yaşamla aranızda bir duvar örmeyen birkaç yapıdan kısaca bahsetmek istiyorum.

B2 Evi

Mimarlar ve Han Tümertekin ofisinin tasarladığı B2 Evi, 2004 yılında Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştır. Ağa Han Mimarlık Ödülü, 1977 yılından beri her üç yılda bir, İslâm kültürünü başarıyla yorumlayan çağdaş tasarım, sosyal konut, toplumsal gelişim, restorasyon, yeniden kullanım ve bölgesel koruma projelerini kapsayan mimarlık ürünleri, Ağa Han Geliştirme Ağı tarafından Ağa Han Mimarlık Ödülleri ile ödüllendirmektedir.

B2 Evi, dört yüz elli kişilik bir nüfusa sahip küçük bir köy olan Büyükhüsun’da (Ayvacık) yer alır. Yalın bir dikdörtgen kütleden oluşan, modern bir yapıdır. Çevredeki köylerin geleneksel evlerinden oldukça farklıdır, fakat yerel malzemeleri ve yapım tekniklerini kullandığı için mimari dilde ortak bir paydaya varmışlardır.

Doğu ve batı cepheleri, iki betonarme yapı elemanın ve onları çevreleyen taş duvarın oluşturduğu üç parçalı bir kompozisyona sahiptir. Mimar, ferah bir yaşam alanı oluşturmak istediği için açıklıkları genişletmiş ve taşıyıcı boyutlarını büyütmüştür. Taşıyıcıların içine servis alanları yerleştirerek ölü alanlar çıkmasını engellemiştir. Böylece mevcut alanı en verimli şekilde değerlendirmiştir.

Fallingwater House(Şelale Evi)

Frank Lloyd Wright’ın en önemli eserlerinden biri olan yapı, inşasından itibaren tüm mimarlara ilham kaynağı olmuştur. Yapıda dikey mimari yerine yatay mimariyi tercih edilmiştir. Hacimlerin büyüklükleri fonksiyonlarına göre büyüdüğü için bina asimetrik bir kimlik kazanmıştır. Terasların ve döşeme plaklarının çıplak görünümde bırakılması da yapının yatay aks ile kurduğu güçlü ilişkiyi vurgular.

Kayalık ve şelale ile iç içe olan Fallingwater House minimum müdahale ile doğayı rahatsız etmez. “Bina, üzerinde bulunduğu toprağı kucaklamalıdır.” diyen mimar, peyzaj- yapı ilişkisini bu yapıda sözden fiile aktarmıştır.

Secular retreat

Peter Zumthor tarafından tasarlanan bu konutun yapımı tam 10 yıl sürmüştür. 2006’da Alain de Botton tarafından kurulan, “Living Architecture”  konut serisine eklenen yedinci yapıdır. En düşük kota yerleştirilen bina, doğal öğeler tarafından gizlenerek doğanın bütünlüğünü içerisinde âdeta kaybolur.

Konutun yapımında malzeme olarak elle şekil verilen beton tercih edilmiştir. Malzemenin kalınlığı sayesinde büyük açıklıklar geçmek mümkün olmuştur. Bu sayede manzaraya set çekmeyen şeffaf cepheler ortaya çıkmıştır. Yapım tekniği gün gün aşama kaydettiği için ortaya çıkması yıllar sürmüştür. Bu merhaleler, cephede kendine has çizgiler oluşturmuştur. Konut, bir nevi tabandan tavana zaman döngüsünü soyutlamıştır.

Banu Beyza Gülcü

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 17:57 Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2021, 18:01
banner25
YORUM EKLE

banner26