Güvercin mahfilleri yok olan camiler

"Nedeni bilinmeyen kaza ile yanan camiler, savaşlarda düşmanlarca bilinçle yakılan, ani sel felaketiyle birden yok olan veya uzunca süren kum fırtınalarıyla yok olup kaybolan camilerin kaderi, nice diğer kaderleri de etkiler." Kadri Akkaya'nın yazısı.

Güvercin mahfilleri yok olan camiler

Bozkırın ortasında yüzyıllardır dikili duran taş anıtın üzerine yontularak yazılı:“Zamana Tengri hükmeder, insanoğlu hep ölüm için doğmuş” cümlesini akademisyen rehberin çevresini yarım daire şeklinde sarmış olarak kendisini dikkatlice dinleyen gezginlere alıntılayarak okuyunca, biraz ilerilerindeki ak güvercin çiftinden biri, kuş dilinde şöyle bir yorum getirdi: “Sadece insanoğlu değil! Zamanın içinde ömür nedir ki? Sizlerde, misal bir nefes; bizlerde bir kanat çırpışı. Her canlının ve canı olmayanın; hatta sanki hiç yıkılmayacakmış gibi duran surların, sarayların da bir ömrü var. Hatta ve hatta ibadethane olarak inşa edilen binaların bile bir ömrü ve kaderi var: Tarih buğday deposu, ahır ve cephanelik yapılmış camiler gördüğü gibi yıkılan, yok edilen nice nice camiler de gördü” dedikten biraz sonra kuvvetli bir kanat çırpışıyla havalanarak uzunca sürecek göçmenlik yolculuğuna koyuldular. Kısa zaman sonra, ufukta nokta olana kadar küçülüp en sonunda görünmez oldular.

***

Anadolu Hisarı sur duvarlarında mukim iki başka ak güvercin, Boğazın karşı yakasından hep batıya doğru uzunca bir yolculuğa çıkmadan önce; kuzeyden güneye doğru süzülerek Vaniköy’de sahile kondu. Eskiden bu yörede, neredeyse her sokak başında suları devamlı akan ama günümüzde onlardan geriye kalabilenlerin hiç mi hiç suları bile akmadığı halde, ön cephelerinde zevksiz bir yazıyla ‘içilmez!’ yazan çeşmeleri dolanarak, kısa süre önce bir yangın yüzünden şimdi sadece temeli ve minaresi kalmış kaderiyle kederini yaşayan o güzelim Boğaz’a nazır eski Vani Efendi Camisi’nin önüne geldiler.

1670 yılından beri yalılar arasındaki bu şirin ve insana hep huzur veregelmiş ahşap ağırlıklı cami 15 Kasım 2020 tarihinde çıkan bir yangınla nerdeyse kül olmuş ve geriye sadece binanın temelinin çok az bir bölümüyle minaresi kalmıştı. Yangından nasibini ne yazık ki mevsimine göre cami çevresine tabi güzellikler de katan mor salkımların, güllerin ve manolyaların da aldığına şahit oldular. Duyarlı insanlarca şimdi gittikçe artarak hissedilen hüzün, aslında cami ve çevresini kendilerine mahfil kılmış güvercinlerce o tarihi çeşmelerden suların artık akmaz olduğu zamandan beridir zaten hissediliyordu. Muhtemel bir restorasyon katlanarak artan bu hüzne merhem olur mu? Bilinmez! Gelecek, bilinmez! Tecrübeyle bilinen: Yıkılan kalplerin tamirinin çok zor olduğu gibi çatlayıp kırılan çininin, yanan ahşap usta işlemelerin de tamirinin çok çok zor olduğudur.

Nedeni bilinmeyen kaza ile yanan camiler, savaşlarda düşmanlarca bilinçle yakılan, ani sel felaketiyle birden yok olan veya uzunca süren kum fırtınalarıyla yok olup kaybolan camilerin kaderi, nice diğer kaderleri de etkiler. Kimi camilerin çevresinde kedilere veya hemen hemen her cami çevresinde güvercinlere yaşam alanı olan mekânlar birdenbire yok olunca, bu canlılar da mecburen başka yörelere göçerek, kendilerine yeni yaşam alanı olan mahfiller edinmeye mecbur kalırlar.

***

Osmanlı'nın eski Rumeli’sinden, yani şimdinin Balkanlar’ında yok olmaktan ancak başka amaçlar için kullanılarak kalabilen veya ömrü vandalca tamamen bitirilerek yok edilen vakıf eserlerin, vicdanı olan her insanın kalbine dokunan acı ve hüzünlü nice hikayelerine işte bu vakıfları ve çevresini kendilerine mekan yapmış binlerce güvercin de şahitlik etmişti: Mübadele Antlaşması‘ndan sonra Yunanistan’da kalmış yedi bin vakıf eserin çoğu camiydi. O dönem sadece Selanik şehrinde dört havra, on beş medrese, kırk tekke, on imaret ve yüz kırk tane cami vardı. Bugün yok edilmiş o camilere A’dan Z’ye birer örnek: Abdurrauf (İskele) Efendi, Burmalı, Çınarlı, Eski Cuma, Fethiye, Gülmezoğlu, Hacı Mümin, İki Lüle, Kara Ali, Lonca, Mesud Hasan, Numan Paşa, Pişmaniye, Rufayi, Soğuksu, Şeref Bey, Tabakhane, Unkapanı, Yahya Balı ve Zihni Paşa camileri. Serez şehrindeki Mimar Sinan’ın eseri Zincirli Camisi bina olarak yok edilmemiş, hatta yakın zamanlarda tamir ve restorasyonu yapılmış olsa bile, esas inşa amacı olan ibadet evi olarak kullanımı hâlâ yasak ve günümüzde sanat galerisi olarak kullanılıyor.

Sırbistan’ın Belgrad şehrinin bir zamanlarının on sekiz metre yüksekliği olan Eynehan Bey (Battal) Camisi’nin yerinde şimdi artık Sırbistan Meclis Binası var. Aliya İzzetbegoviç’in doğum yeri Samaç Kasabası‘nda 1866 yılında inşa edilen eski Aziziye Camisi’nin kaderinde de 1992 yılında yine Sırplarca yok edilmek varmış.

Bulgaristan Osmanlı’dan kalan tüm vakıfların sadece üçte birini orada yaşayan Müslümanlara tekrar geri verdi. Verilmeyenlerin çoğu gibi Samakov şehrindeki Bayraklı Camisi günümüzde ibadethanenin yapılış amacı dışında, yani sanat galerisi olarak kullanılıyor. Yüzyıllar önce inşa edilmiş cami binasıyla, fırında pişmiş kızıl kil taşlarıyla şipiral süslü örülmüş minareye, yutkuna yutkuna bakarak avludaki çeşme oluğundan susuzluklarını gideren yerli güvercinler; caminin haziresinde kaybolmuş mezarları çok uzaktan ziyarete gelmiş misafir göçmen çift ak güvercinle hoş beş ediyorlar. Bir zamanlar Pomak müminlerin ibadet ettikleri Yukarı Cuma (Blagoevgrad) Şehir Merkez Camisi’ni, zamanın sözde Bulgaristan Başmüftüsü Nedim Gancev; tanıdığı bir iş adamına, hem de o ibadethane binasına hiç de yakışmayacak bir niyetle kiraya vererek, ne yazık ki o mekânın bar olarak kullanılmasına vesile olurken aynı zamanda liyakatsiz önderliğin kötü bir örneğini şahsiyetinde onursuzca toplamış oluyordu.

***

Camileri değiştirme, yıkma ve hatta yok etme olgusunun sadece Müslümanların kültürüne ‘hor’ ve ‘öteki’ olarak bakan toplumsal yönetimlerde olmadığına, ne yazık ki tarih kimi İslâm beldelerinde de bazı camilerin çeşitli gerekçelerle, hem de bizzat ‘Müslümanlar’ tarafından görünmez kılındığını not ediyor: Tutucu muhafazakarlığın sözde ‘İslâmî’ endişelerle, kimi diğer güzel gelenekler gibi mimari geleneği de nasıl yok ve talan ettiğine dair ibretlik örnekler Hicaz’dan: Oradaki kütüphaneleri, aşevlerini, medreseleri ve de camileri; bizzat o yöreyi bir asırdan fazladır yöneten Müslümanlar yıktı ve yerle bir etti. Bu yıkım ve yok olmadan sadece Hz. Ali ve Hz. Ebubekir Camileri kurtulabildi ama onlar da bugün, ilginçtir ibadete kapalı.“Neden kapalı?“ diye sorulduğunda:“Gidin Ravza’da namaz kılın!“ deniliyor.

Bu davranışın bir de tam tersi var tarihte: Müslüman olmayanların Müslümanlar için cami bina ettikleri durumların olması gibi. Müslüman olmayanların Müslümanlar için cami inşasına katkıda bulunmalarının ya da tamamen inşayı üzerine almalarının o binalarda ibadet eden Müslümanları ve onların izzetini gözeten Müslüman önderleri minnet altında bırakabileceği göz önüne alınmış mıdır? Bilinmez. Avrupa’nın merkezî iki ayrı ülkesinin başkentleri, yani Berlin ve Paris yöresinde günümüzden yüzyıl kadar önce hem de bizzat o ülkelerin karar vericilerinin ince hesaplarınca birer cami yaptırıldığını ve bu camilerin çok kısa bir süre ibadethane olarak kullanıldıktan hemen sonra yine o ilginç ince hesaplarının neticesince tekrar yıktırılarak yok ettirildiğini gördü tarih. İkisi de şehir içinde, o yörede yerleşik yaşayan Müslüman nüfusun kullanması için değil de aksine her iki cami de kent merkezine epey uzakca kasaba ve köy yerleşim yerine inşa edildiler. Biri Paris’e yakın Nogent-sur-Marne Kasabası‘ndaki Jardin du Colonial des Plantes adlı tabiat parkı içinde otantik sömürge mimari örnekleriyle yan yana duran Hopital Salpetriere adlı Fransız  Askeriyesi‘ne ait hastahane binasının tam yanına inşa edilen La Mosquèe de I’hôpital du Colonial isimli cami, diğeri de Berlin’in elli kilometre güneyine düşen Wünsdorf Köyü‘ndeki Prusya Ordusu‘na ait askeri birlik binalarının da olduğu ve içerisine Birinci Dünya Savaşı‘ndaki Müslüman esir askerlerin yerleştirildikleri büyük bir askeri garnizon içindeki Wünsdorf Hilal Moschee adlı cami.

Paris‘te cami inşa etme fikri ve planları aslında 1856 ve 1895 yılında Osmanlı’nın girişimlerince iki kere başlamış olsa da bu projelerden ilkini Fransa ancak Per Laşez (Pére Lachaise) mezarlığı Müslümanlar bölümünün yanına gasilhanesi de olan küçük bir mescid bina ederek gereçekleşdirdiyse de ikincisi, yani mimarisiyle yadsınamaz olan bir cami inşası hiç bir türlü gerçekleştirilmedi. Bu olumsuz sonucun tam aksine, Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz, hem de bizzat Fransa’nın resmi taraflarınca çok hızlıca bir cami yapımı Paris yakınındaki işte o kasabada gerçekleştirildi. 1916 yılından 1919 yılına kadar çok kısa ömrü olan bu cami, Fransa Sömürge ve Savaş Bakanlığı‘nca inşa edilerek, savaşta Fransa için savaşan ve yaralanan Müslüman askerlerin kullanımına verildi. Fransa‘nın Birinci Dünya Savaşı’nı kazanması için savaş cephelerinde yaralanan sömürgelerden askerlerinin tedavilerinin yapıldığı hastane binasının ve geldikleri coğrafya ve kültür özelliklerini de taşıyan Jardin D’agronomie Coloniale adlı büyük bir orman ve tabiat parkı alanı içinde sömürge coğrafyalarından Fransa için savaşan Müslüman askerlerin ibadet ihtiyacını da gidermeye yönelik olan bu cami, tam da bu sömürge kültürlerini teşhir ve tabiat parkı alanına entegre edilerek bina edildi. Maksat, Almanya’nın daha bir sene önce esir Müslüman askerler için Berlin’e yakın bir cami bina ederek Müslümanlara sempatik görünmesinin gerisinde kalmayarak, Fransa‘ya savaşta hizmet eden kendi sömürgelerinden on binlerce Müslüman askerlere şirin görünmek. Hem minaresi hem de cami binası Mağrib Cami mimarisinin tipik özelliklerini taşıyan bu ibadethanenin açılışını Sömürge ve Savaş Bakanı Gaston Doumergue bizzat yapmıştı. Birinci Dünya Savaşı sona erdikten bir yıl sonra, yani 1919 yılında bu cami hemen yıkıldı ve yok edildi. Çok sonraları anısını temsilen o caminin eski yerinde şimdi sadece bir işaret taşıyla, yine o taşın hemen yanına yok edilen o caminin siyah beyaz eski bir fotoğrafıyla tasarlanarak yerleştirilmiş bir pano var. Üç senelik ömrü olan caminin yakınında eskiden kesilen kurbanlar, yapılan bayramlaşmanın sadece silik hatıra fotoğrafları maziyi yad ediyor. Caminin eski yerinde yeşil alan mimarisiyle düzenlenmiş önek medeni bahçe ve tabiat alanında eskiden yaşamış güvercinlerin devamı olan yeni nesil hiç bir güvercin görülmüyor, kalmamış.

Almanlar ile Müslümanların, özellikle de Türkler ile Almanların tarihteki ilişkileri karşılıklı olarak mecburiyet durumunda oldukları, sanki zoraki ilişkiler dizisi şeklindedir. Tüm Almanca konuşan coğrafyanın liderliğini zamanında Prusya’dan önce elde etmek için Avusturya, Rusya ve Fransa ile anlaşınca; günümüzün Almanya’sının öncüsü olan Prusya da Osmanlı ile 1761 yılında Dostluk ve Ticaret Anlaşması yaparak, bir nevi mecburi dayanışma ve dostluğa mecbur oldu. En başta askeriyesine o zamanlarda acil lazım olan süvari atları ihtiyacını İstanbul’dan karşıladı. İlişkilerin devamında Osmanlı Berlin’e 1763 yılında Ahmed Resmi Efendi’yi elçi olarak gönderdi. Çok sonraki benzer mecburiyetler, yani Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’ndan önce Almanya‘nın hem de Osmanlı’ya“cihat“ ilan ettirerek, onu yedi düvele karşı kendi yanında savaşmaya mecbur ettiği bir ittifaklığa dönüştürdü ve en sonunda da paylaşılan bir coğrafya olmasına vesile oldu.

Birinci Paylaşım Savaşı‘nın ilk yılında Berlin’in elli kilometre güneyine düşen Wünsdorf ve Weinberg Köyü‘ndeki kamplarda esir edilmiş binlerce Müslüman asker için çok sayıda baraka inşa edildi. O barakalarda esir Müslüman askerler için garnizon alanı içerisine inşa edilen ahşap çatkılı Kubbet-üs Sahra tasarımındaki Wünsdorf Hilal Kamp Camisi 13 Temmuz 1915 tarihli Ramazan‘ın ilk günü açıldı. Binaya eklenmiş minare Osmanlı mimari üslubunda, üç kemerli giriş süslemesi Endülüs sebka modeli şeklindeydi. Ön avlunun armudî kemerleri Hint İslâm mimarisinden, yan kanatlarının duvarlarında kırmızı ve gri renkten şeritler Memlük üslûbundaydı. Özellikle İngiliz sömürgesi olan Hindistan yöresinden ve Kuzey Afrika‘nın Fransız sömürgelerinden gelen esirlerin de yabancısı olmadığı tipik yöresel mimari öğelere de yer verilerek çok çeşitli Müslüman asker esirlerin gönülleri kazanılıp, saf değiştirmeleri hedef alınmıştı. Alman kurmay aklının daha az önem verdiği ve kendilerine cami yapılmayan Rus ordusundan esir alınan Müslüman askerlerin kaldığı Weinsberg Kampı ise beş kilometre kuzeyde kalıyordu. Yani esas hedef; Fransız ve İngiltere‘nin sömürgelerinden Almanlara karşı savaşırken esir edilen askerlerin, ‚cihad‘ ilan ettirilerek savaşta kendisine ‚ortak‘ edilmiş Osmanlı ordusuna, dolayısıyla Almanların saflarına kazanılmalarıydı.

Aslında masrafı Alman Genelkurmay ödenekleriyle karşılanan cami, yakın zamana kadar sanki Kayser’in sponsorluğunda Müslümanlar için yapılmış bir ibadethane efsanesi şeklinde anılageldi. Wünsdorf Camisi o zaman Almanların bir yandan dünya kamusuna savaşta alınan esirlere iyi muamele yapıldığı örnek propagandasını yayarken, diğer yandan da İslâm dünyasına Müslümanların kültür ve geleneklerine değer verdiklerinin ve en önemlisi de Osmanlı-Alman İttifakını hem İslâm dünyasına hem de esir kampındaki Müslüman esir askerlere olumlu göstermeye yönelik propaganda aracı oldu. Nitekim, kampta esirlere yönelik propaganda çalışmaları neticesinde, caminin açılışdan üç ay gibi kısa zaman sonra, yani 1915 Eylül ortasında, her iki kamptan Osmanlı ordusu saflarında savaşmaya istekli toplam bin sekiz yüz esir asker gönüllü yazılmış ve cephelere dağıtılması için İstanbul’a gönderilmişti.

Savaşın bitiminden sonra Almanya, bizzat inşa ettiği caminin masraflarını 1920’li yıllarda karşılamaz oldu ve gittikce cami de kullanılmaz oldu. Osmanlı’nın varisi olan Türkiye’nin Berlin Elçiliği de binayla ilgilenemeyince cami, 1930 yılında sistematik olarak yıkılarak yok edildi. Berlin‘de inşa edilmiş ilk cami binası olan Hilal Camisi, günümüzde artık yok. Sadece temelinin nerede olduğu biliniyor. On beş yıllık ibadethanelik ömrüden sonra yıkılarak yok edilen eski camiyi bugün hatırlatan, yanındaki yeni bir sokağa Cami Sokağı (Moscheestrasse) adının verilmiş olması. Artık ne güvercinler ne de cami var.

***

Yüzyıllar öncesi bir ak güvercinin: “Her yok edişte yok edilene ve onunla ilgisi olan insanlarla diğer canlıların haklarının ihlâl edilmemesi duasıyla bitireceğiniz ibadet etme istediği duyduğunuz bir mahfil varsa; ertelemeden orada huşu ile kıyama durun, secdeye varın. Böylece, kalbinizle nefsinizin hesaplarını vicdan muhasebesine tutmuş olursunuz!” diye ötüşüne hangi kuş dilinde yetkin bir beşer, bize bugün tercüman olur?

Kadri Akkaya

Fotoğraflar: Isabelle M. Beck

Yayın Tarihi: 16 Eylül 2021 Perşembe 12:00 Güncelleme Tarihi: 17 Eylül 2021, 17:17
banner25
YORUM EKLE

banner26