banner17

Göz göre göre kimliksizleşiyoruz!

Nihayetinde İstanbul’un çeşmeleri-hamamları-binaları her geçen gün daha da unutuluyor. Onlara el uzatılması için BBC ya da Washington Post’un sayfalarına düşüp ‘prestij’ meselesi olmalarını bekleyeceğiz. Kendilerinden kaynaklı bir kıymetin sahibi görülmüyor bu tarihî miraslar. Sadullah Yıldız yazdı.

Göz göre göre kimliksizleşiyoruz!

İstanbul’un, vahşice harcadığımız ve sahte bir duyarlılıkla, geçmişimize duyduğumuz vefa ve hasreti dillendirmekle eş zamanlı olarak terk ettiğimiz tarihî çeşmelerini konu alan bir yazı dizisini okumaktasınız. (Geçmiş yazılara şuradan ulaşabilirsiniz.)

Şimdiye kadarki yazılarda hem şehrin dört bir yanından toparladığımız ve mümkün mertebe temiz biçimde fotoğraflamaya çalıştığımız çeşmelerin ahvalini gördük birlikte, hem de genellikle mukaddime kısımlarında olmak üzere bazı meramı ifadeye gayret ettik.

Birkaç kişiden gelen “Bunu mutlaka şuraya şuraya gönderelim” tarzındaki iyi niyetli geri dönüşleri anlamlı fakat bir parça lüzumsuz bulduğumu şimdiye dek söylemeyeyim dedim ancak mecbur oldum. Evvela, bu yazıları zaten fısıldamıyoruz, basbayağı yayınlanıyorlar. Saniyen: On yıllardır yıka yıka bitiremediğimiz İstanbul’umuzun her alandaki idarî yetkilileri -birkaç velut ve azimli kişi dışında ki onları az çok hepimiz biliriz- böyle taraklarda bezi olan insanlar değil. Açıkça ve özet biçimde söylemek lazım: Eğer çok umurlarında olsaydı, bu eserlerin acı manzarasını anlatan bunlar ve bunlardan önceki sayısız yazı değil, eserlerin kendisi harekete geçirirdi onları. Bir idareci, idaresini üstlendiği yer için Hazreti Ömer olmak zorundadır. Ona bunu biz hatırlatmak zorunda değiliz. İdarecilik bunu sonradan kafasına koyabileceğimiz kadar basit kişilerin yapacağı bir iş de değil.

Nihayetinde İstanbul’un çeşmeleri-hamamları-binaları her geçen gün daha da unutuluyor. Onlara el uzatılması için BBC ya da Washington Post’un sayfalarına düşüp ‘prestij’ meselesi olmalarını bekleyeceğiz. Kendilerinden kaynaklı bir kıymetin sahibi görülmüyor bu tarihî miraslar. İdarecilerimiz öyle görmüyor. Olduğumuz gibi idare ediliyoruz. Bu tek taraflı bir ilgisizlik değil; bu kısmı geçmiş yazılarda açmaya çalışmıştık.

İsterseniz bu ağlamalı edayı bir kenara koyalım ve yine çaresizce çeşmeleri dolaşmaya devam edelim. Bakalım bugün kimlerin neresi ağrıyor…

Olanca sadeliğine rağmen seyretmekten keyif aldırabilirdi, sağını solunu karalamasaydık

İlk kurbanımızı Yavuz Selim civarından alalım. Mimar Çeşme Sokak’ta ise de bir Ruhi Bey eseri bu. Dolayısıyla adı da Ruhi Bey Çeşmesi: “Binâ kıldığı mektebiyle çeşme olmuşdu pek harâb/ Mücedded yapdı ferzendi Rûhî Beğ nâm-ı hayru’l-halef.”

1.
2.
3.
4.
5.

Umarım aramızda, “Peki mektep nerede?” diye soracak kadar saf düşünceli okurumuz yoktur. Çeşmenin hâlâ ayakta duruyormuş gibi yapması yetmeli hepimize… Bakımsızlık sebebiyle kitabesi görülemeyen mazlumun kitabeye gidene kadar da epey derdi var aslında (1). Ayna taşı kaybolmuş, yakında botanik bahçesine dönecek vücudu boyunca pislikler ve kırıklardan da muzdarip. Teknesinin bir bölümünü ise yol yemiş.

Cibali’ye bağlanan Haydar Caddesi, dünya tarihinin en destansı devlet adamlarından Kanunî’ye paşalık edecek denli mühim birinin, Haydar Paşa’nın adını taşıyor. Kanunî’yle birlikte Macaristan ve İran seferlerine, ondan sonra da Sultan II. Selim’le Kıbrıs’ın fethine katılmış. III. Murat devrinde de Eflak seferine giderken Bükreş yakınlarında şehit düşmüş. Kıbrıs nere, Bükreş nere, İran nere… Şehadetle nasiplenen bu büyük mücahidin at sırtında vefat ettiği zaman kaç yaşında olduğunu biliyor musunuz? 83!

Böyle bir insan bize medrese, hamam, mescit ve çeşmesi olan bir külliye bıraktı; biz de onu böyle bıraktık: (2) Artık pek de çeşmeye benzemiyor, gördüğünüz gibi. Ve hamamla medresenin hâli de en fazla bu kadar iyi. Dışarıdan böyle olan yapıları içeriden görmeye yürek dayanmaz zannediyorum. Çeşmenin (çeşme?) tavanı durumundaki taşları fırtınalı bir havada kayması muhtemel bir direk tutuyor. O direk, bu manzarayı vurdumduymaz ve pişkince bekletenlerimizin de haysiyetinden bir parça tutuyor ya neyse.

Ama bizim vefasızlığımıza rağmen, yolun ilerisine bir hayrat daha kondurmayı ihmal etmemiş Haydar Paşa; o yine de hasenatını yapıp öyle ayrılmaya bakmış dünyadan. Kitabesine “Hasan ile Hüseyin aşkına sû” diye düştüğü tarih ve diğer mısralar yakında okunamaz hâle gelecek. Tıpkı çeşmenin diğer her yerinin şimdi tanınamaz hâlde olduğu gibi. Ayna taşı yerinden çıkmış, teknesi paramparça edilmiş, kalan her yeri de zulüm üstüne zulüm, karanlık üstüne karanlığa şahit olmuş. Sahi, Paşa gelse yadigâr bıraktığı eserini tanıyabilir miydi?(3)

Beyaz bir güvercin kadar alımlı durabilmek yerine utandıra aşağılaya kendimizden soğuttuğumuz bir başka güzel daha (4). Ayna taşı üstündeki tek ayetten ibaret kitabesinin haricinde, saçak üstündeki boşlukta muhtemelen bir kitabesi daha vardı. İlan panosu olarak hizmet veriyor şimdilerde. Yeri gelince bir şeyler çakıyoruz üstüne ve gerekirse kırıp döküyoruz keyfimizce. Dört bir yanından ise pislik akıyor. Üzerine titrememiz için ne kadar daha uzun ömürlü olabilmesi gerekiyor acaba…

Süleymaniye’de, Şifahane’nin eteklerindeki bu hemen hemen iki yüz yıllık şirin saçaklı eserin de mermerini tertemiz bıraksaydık güneşli havalarda ayna gibi parlardı, civarda dolaşmaktan iflahı kesilenlerimiz de testi setinde kısa oturmalar yapıp dinlenebilirdi, pislik götürmeseydi her yerini. Olanca sadeliğine rağmen seyretmekten keyif aldırabilirdi, sağını solunu karalamasaydık. Etraftaki sessizliğe eşsiz bir nağme katan şırıltılar duyabilirdik, musluğunu koparıp suyunu kesmeseydik.(5)

Kaçımızın 400 yıl süren hayrı var?

6.
7.
8.
9.
10.

Sultanahmet dibindeki Torun Sokak’ta, Mülkiye-i Baytar Mekteb-i Âlîsi yazılı enfes kitabeyi görüp sokağı devam ederseniz üç çeşmeye birden rastlayacaksınız. İlkinin ağız kısmı parçalanmış (6). Dâhil olduğu duvarla ilgili bir çalışmadan dolayı şantiyenin gölgesinde duruyor şu sıralar. Çok da bakıma ihtiyacı var gibi durmuyor; tek derdi, musluğunu koparırken küçük parçalarını da götürenlerin bıraktığı eza.

İkincinin de musluk izi dışında bütün özellikleri kamufle edilmiş. Elbette başka özellikleri olduğu düşüncesi artık yalnızca bir varsayım olabiliyor bizim için; ama bu kadar sade manzaralı çeşme yapmanın pek âdet olmadığından hareketle, diğer eşyasının kaybedildiği sonucunu ileri sürebiliriz. Ondan hatıra kalan tek şey bir musluk boşluğu.(7)

Üçüncüsü ise diğer iki arkadaşının yerine de dayak yiyen bir cefakârdır adeta. Nerdeyse 400 yıllık (hicrî 1077) bir güzel bu. Kaçımızın 400 yıl süren hayrı var? Ama “çeşme bünyâd eyledi Allahçün” diye kaydı düşülen Muslu Ağa’nın var.(8)

Sade bir süs içindeki kitabesi, hiç zarar görmemiş tek yeri denebilir. Nişinde bol miktarda çürüme var. Ayna taşının her yerini dağıtmış, saçak dibindeki kırıklar ve çürümeleri öylece bırakmış ve teknesini de bir miktar kaldırıma gömmüşüz.

Divanyolu üzerinde, tramvayın geçtiği güzergâhtaki Beşir Ağa Çeşmesi’nin de öyle çok iç ferahlatıcı vaziyette olduğu söylenemez.(9) Hacı Beşir Ağa, şehrin her yerinde karşımıza çıkabilecek bir hayır otomatıdır. Darüssaade ağasıymış ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde de kitaplarının olduğu söyleniyor.

İstanbul’a hediye ettiği birçok eserden biri olan bu çeşmenin ise özellikle kitabesinin ciddi yara bere içinde olduğu göze çarpıyor.

Türk Edebiyatı Vakfı’nın da olduğu Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi'nin dış duvarında, yol üzerindeki çeşmenin sütun diplerinin ve ayna taşında bazı ayrıntıların temizlenip nazlanması gerekiyor.(10) Ayna taşı pek süslü püslü bir arkadaşımız bu. Süslü ama hiç şımarık değil. Munis ve handan.

Tuğrasının, erken cumhuriyet devrinde “kitabelerin kazınmasına dair kanun”un ilk kurbanlarından olduğu söylenir. Kitabeden kalanlar ise saçaktaki izlerle birlikte ince bir elle muhatap olsa ne iyi edilir.

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, dikkat çekmeye çalıştı

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2016, 11:39
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20