Gerçekliğin yakıcılığı altında Suriye ziyareti: “Acılar dilsizdir”

"Milletler ozanları, şairleri, yazar ve muharrirleri ile konuşurlar çağlara. Yaşanmışlıklar onların ellerinde şekil bulur, bir metne dönüşür ve biçim kazanır. Acıların şiiri ağıt, zaferlerin destanları olur, matemler içli türkülere döndüğünde sınırları aşar, tahakküm duvarlarını yıkar atar." İsmail Mansur Özdemir'in Suriye ziyareti izlenimlerini dikkatlerinize sunuyoruz.

Gerçekliğin yakıcılığı altında Suriye ziyareti: “Acılar dilsizdir”

5-6 Mart Türdeb-İHH Türkiye'nin dergileri İdlip'te programı  

        Milletler ozanları, şairleri, yazar ve muharrirleri ile konuşurlar çağlara. Yaşanmışlıklar onların ellerinde şekil bulur, bir metne dönüşür ve biçim kazanır. Acıların şiiri ağıt, zaferlerin destanları olur, matemler içli türkülere döndüğünde sınırları aşar, tahakküm duvarlarını yıkar atar.

        Bu sebeple yazılmayan, kayda alınmayan, işlenmeyen her deneyim zihinlerde erimeye ve yok olmaya mahkûm olur. Toplumları kültürel olarak taşıyan en önemli bu kültürel üretim alanı ile toplumlar hafızalarını kayıt altına alabilirler.

Milletler ozanları, şairleri, yazar ve muharrirleri ile konuşurlar çağlara. Yaşanmışlıklar onların ellerinde şekil bulur, bir metne dönüşür ve biçim kazanır. Acıların şiiri ağıt, zaferlerin destanları olur, matemler içli türkülere döndüğünde sınırları aşar, tahakküm duvarlarını yıkar atar.

Milletin şairlerine, yazar ve romanlarına ihtiyacı vardır bu sebeple, çağlar ötesine haykırmak isteyen her millet şairleri ile konuşur. Bu nedenle İlyadayı, Ramayan’ı, Dede Korkut’u, Şehnameyi, Kalevala’yı, Beowulf’u, Şinto’yu, Gılgamış’ı ve Oğuz Ata’yı bildiğimiz kadar milletinden haberdar oluruz. Milletleri destanları ve ağıtları taşır. Şair, yazar ve ozanların, milletlerin, mekânları ve çağları aşan avazları olmasıdır onları değerli kılan.

Bu sebeple yazılmayan, kayda alınmayan, işlenmeyen her deneyim zihinlerde erimeye ve yok olmaya mahkûm olur. Toplumları kültürel olarak taşıyan en önemli bu kültürel üretim alanı ile toplumlar hafızalarını kayıt altına alabilirler.

Mensubu olduğumuz coğrafya hikâyesini daha çok sözel olarak kayıt altında tutmaya aşina bir coğrafyadır. Türkü, mani ve ağıtlar yoluyla kültürel kayıt altına alınan toplumsal deneyim, kültürel aktarım devam ettikçe varlığını sürdürür ve eğer aktarım olmaz ise söner.

Tarih’te tarih yazımı konusunda bir çaba olmakla birlikte tarihi sert ve köşeli kodlarla yazmaya yönelik çaba bize sınırlı bir veri sunar. Tarih yazımı anlamlı bir gayret olmakla birlikte toplumsal hikâyenin çok boyutlu bir metin olarak kültür insanları eliyle kaleme alınması en değerli bir yazım biçimidir. Bu yazımın gerçekleşmemesi bir derin toplumsal körlük yarattığı için toplum hafızasına büyük bir darbe olarak da algılanabilir. Yakın zamanda verdiğimiz Kurtuluş Savaşımız bu konuda muazzam bir sosyal hikâye olmakla birlikte bugün sahip olduğumuz içeriğin sınırlılığı açısından yazım konusundaki daralmanın ızdırabını en acı yaşadığımız dönemdir. Örneğin insanlık tarihinin en büyük müdafaası olarak da ele alabileceğimiz Çanakkale Cihadımız!ın mücadele öyküsü konusunda elimizdeki kaynaklar oldukça sınırlıdır. Aile fertlerine yazılan mektuplar dışında, savaş günlüğü olarak incelenecek veri yok denecek kadar azdır. Allah’tan savaşın diğer tarafındaki askerlerin günlükleri üzerinden yapılan karşılaştırmalarla ve askeri kayıtlar üzerinden teyit edilerek bir izlek oluşturulabilmiştir. Toplumumuzda bireysel düzlemde anı, hatıra, günlük tutma eğilimi olmadığı için yazılı kaynaklar oluşmamıştır. Çanakkale Savaşında Enver Paşa’nın gayreti ile bazı muharrir, yazar ve ediplerin bölgeye davet edildiğini bilsekte bu uygulama yaygınlaşmış değildir.

Aynı Çanakkale Kıyamımız’ın destanını yazmak Rahmetli Üstadımız Mehmet Akif Ersoy Bey’e nasip olmuştur. Savaşın sürdüğü sırada Akif Bey bir görev için Necid Çöllerinde’dir. Enver Paşa ile telefonla konuşan Kuşçubaşı Eşref Bey heyecanla çadırdan çıkar. Necid Çöllerinde Zenci Musa Bey ile daha yeni güreş tutmuş Mehmet Akif Bey yerinden kalkar ve Eşref Bey’e doğru bakar. Eşref Bey Enver Paşa ile görüştüklerini ve Çanakkale’de zafere ulaşıldığını söyler. Tekbirler ve gözyaşlarını bugün burada hissetmemek ne mümkündür. Akif Bey çölün belirsizliğine doğru yürür ve o gece Necid Çölünde gündüzden kalma sıcak toprağı gözyaşı ile ıslata ıslata Çanakkale Şehitlerine isimli destanını yazar.

Bugün Çanakkale Destanı’nı gözümüzde resmetmemize imkân veren metin işte bu metindir. Tüm boyutlarını tek tek adeta bir tepeden ve günlerce resmeder görünümde muazzam bir metin ortaya çıkmıştır. Milletimizin hikâyeleri ancak resmedildiğinde ve bir metne döndüğünde hafızadaki yerini güçlü bir şekilde alabilir.

Ülkemizde son dönemde yaşanan afetler, büyük çaplı etkiler yaratan olaylar olmuştur. Bu olaylar haber merkezleri marifetiyle haberleştirilmiş ve hafızada sınırlı bir yer oluşturarak kaybolmuştur. Ülkemiz sınır ötesinde çok önemli misyonlar üstlenmiş zaferler kazanılmış, şehitler verilmiştir. Toplum nezdinde bu hassas olayların uzun vadeli olarak hafızada yer tutması için şair, öykücü, romancı, ressam, fotoğrafçı, ozan gibi kültür insanlarımızın bu olayları işlemesi ve bu olaylara dokunması ve hafızada yer edecek ürünlere dönüşmesi gereklidir. Edebiyatın önemli bir alanı olarak bu gerçeklik son dönemde daha geriye giderken, sanat ve kültür dünyası somut gerçeklik alanından, soyut gerçeklik alanına doğru daha fazla yakınlaşmıştır. Bu gerçeklik algısını yeniden inşa etmek amacıyla kültür insanlarının büyük hacimli toplumsal olaylar, savaş, göç, afet ve afet sonrası hikâyelerle temasının sağlanması çok önemlidir. Toplumsal faydanın önemli olduğu kültür çalışmalarında bu yeni gerçeklik algısının ortaya konulması çok değerli bir boyut olacaktır.

Kültür Atlasımızın ve Fikri Serüvenimizin Ocağı Türk Dergiciliği

Bu yeni gerçeklik algısından hareketle Türkiye’nin Kültür atlasının en önemli rengi olan dergilerle bir çalışma planlanmıştır. Zira Türkiye’de dergicilik tarihi kodları ile Türk kültür tarihinin çelik omurgasını oluşturur. Kültür insanlarının adeta karargâhı hükmünde olan dergiler Türk Siyasi hayatının da tartışmasız en önemli mevzileridir. Türkiye’nin yakın döneminin en güçlü tanığı, siyasi ve sosyolojik değişim sürecinin farklı renklerde en güçlü taraflarıdır.

Türk dergiciliği, Türkiye’nin tarihsel hikayesinin; fikri, politik, sosyolojik serüveninin ve tekamül seyrinin ocağı hükmündedir. Osmanlı’nın derin tarihsel pratiğinde süzülen taze Cumhuriyetin teşekkül ve inşa gayretinde de dergiler çok önemli bir misyon üstlenmişlerdir. Hatta bazı dergilerimiz Kurtuluş savaşının gazileri olarak bizzat cephe hattında vaziyet almış, görev üstlenmişlerdir. Mustafa Kemal Paşa’nın daveti ile milli mücadeleye dahil olan Mehmet Akif Ersoy ve Eşref Edip Fergan Beyler, uluslararası işgal şebekesinin var ettiği işgal propagandasına karşı en güçlü milli var oluş propaganda söylemini Sebilürreşad Dergisi’nde inşa etmişler ve Mustafa Kemal Paşa’nın talimatı ile meclis matbaasında bastırılan derginin binlerce nüshası Anadolu’yu da aşarak Balkanlar’a, Kırım’a, Kafkasya’ya, Afrika, Hicaz ve bütün direniş bölgelerimize gönderilmiştir. Cumhuriyet dönemi entelektüel var oluş hikâyesinde de dergiler en ön safta yer almışlardır. Türkiye’nin yerli, milli, fikri tüm yaklaşımları dergilerde hayat bulmuş ve milleti ile bu platformda buluşmuştur. Türkiye’nin entelektüel insan kaynağının oluşumunda akademinin hemen yanında dergiler göze çarpar. Bu durumu göz önüne alan Üstad Cemil Meriç Türk dergiciliğini şöyle tanımlar. “Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş, merak eden yok.  “Mecmua-i Fünûn” (1863-1865) tam bir mektepti, diyor Tanpınar. “Bu mecmua bizde, Büyük Fransız Ansiklopedisi’nin on sekizinci asırdaki rolünü oynar.” Ne garip mukayese! Fransız Ansiklopedisi, yükselen bir sınıfın kavga silâhıydı. Nassları devirmekti amaç; nassları, yani kiliseyi. “Mecmua-i Fünûn”, bir avuç bürokratın nâşir-i efkârıdır; daha doğrusu Batı’dan ithal edilen posa fikirlerin sergilendiği bir meydan. Ne milleti temsil eder ne içtimâi bir sınıfı. Bununla beraber, düşünce tarihimizin bir sayfasıdır; bedbaht veya bahtiyar bir sayfası. Hangimizde kolleksiyonu var?....... Dergiler, İkinci Meşrutiyet’te bir hitâbet kürsüsüydü, hitâbet kürsüsü veya bayrak. Altın çağları yeni harflerin kabulü ile sona erdi. Eski okuyucularını kaybettiler, yeni okuyucu nesilleri yetişinceye kadar devletten yardım beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet entelijansiyasının en âcil vazifesi, maziyi tasfiye ve hâli takviyeydi.”

Entelektüel Kalbin Attığı Bir Birlik TÜRDEB

Bugün de farklı renkleri ile Türk düşünce hayatı dergilerle nefes almaya devam ediyor. TÜRDEB maziden atiye bu tarihsel, milli, entelektüel heyecanın aynı ruh ve anlayışla devam etmesini temin etmek amacıyla kurulmuş bir birliktir. Türkiye’nin en büyük sosyal sermayesi olarak ele alacağımız dergiciliğin devam etmesi, milli düşüncenin gelişmesi, gençliğin fikri olgunlaşması yanında fikri üretim melekesinin gerçekleşmesi amacıyla çalışmalarına devam ediyor. Fikir, kültür, edebiyat, diplomasi, akademi, sektörel gibi oldukça geniş bir alanda var olan Türk dergiciliğinin geleneği ile taze iştiyak ve ilgiler arasında kurduğu bağ ile bir geleneğin en güçlü şekilde devam etmesi için pek çok faaliyetler gerçekleştirmektedir.

TÜRDEB bünyesinde bulunan farklı kategorilerde yayın yapan dergilerin editör, genel yayın yönetmeni, yazar, şair, öykücü ve muharrirlerin gerçeklik algılarına katkı sağlamak, Türk dergiciliğin ontolojik kök değerine atıf yapmak amacıyla bir ziyaret planlaması yapılmıştır. Bu ziyaret için mekân olarak yakın dönemin en travmatik evreni olan Suriye planlanmıştır. Bir savaşın var ettiği tüm travmaların birlikte gözleneceği Suriye; gerçeklik algısının en güçlü olacağı yer olarak tespit edilmiş ve TÜRDEB-İHH koordinasyonu ile 5-6 Mart tarihlerinde bölgeye bir çalışma ziyareti düzenlenmiştir. 35 kadar dergi editör, genel yayın yönetmeni, yazar ve şairinin katıldığı program Suriye’nin İdlib bölgesinde ağır şartlar altında yaşayan Hama ve Humus’ta savaşın acımasızlığı ile en acı şekilde yüzleşmiş olan sığınmacıların yaşadıkları kamp ve yaşam alanlarına yapılmıştır. Açıklayıcı bir brifingin ardından İHH Reyhanlı Eğitim köyünden çıkan heyet İç İşleri Bakanlığı izin ve tensipleri ile sınır ötesine geçiş yapmışlardır. Enkaz haline gelen İdlib şehrinin içinde oldukça yoğun bir iklim altında savaşın tüm çaresizliği hissedilmiş ve enkazların arasından geçerken tüm yaşanmışlık adeta bir film şeridi gibi yeniden yaşanmıştır. Tüm katılımcılar yoğun bir duygu etkileşimi içinde bölge ziyaretini tamamlamışlardır.

 İdlib Ziyaretinde Ruhuma Yansıyanlar

Şahsımda TÜRDEB Genel Sekreteri ve program koordinatörü olarak bu ziyarete katıldım. Her arkadaşım gibi savaş ve savaşın gerçeği ile bireysel olarak yüzleştiğim ve insana, doğaya, kente ve yaşanmışlıklara bizzat dokunduğumuz için yazının bundan sonra kısmını kendi gözlemlerim üzerinden yazmak zannederim daha doğru olacak.

Hazırlık ve İyi Planlama, Reyhanlı’ya İntikal…

Programı tertip etmeyi ilk düşündüğümde dergilerin bu konuya ilgisinin ne düzeyde olacağını tahmin etmek zordu. Olur ya da olmaz, olmaz ise küçük bir grup ile de olsa gideriz rahatlığı ile; alan, konu ölçüsü ve TÜRDEB üyeliğini merkeze alarak bazı görüşmeler yapmaya başladım. İnsan, afet, millet, tarih, edebiyat vb. tematik bağlamlar üzerine oturan; yoğun ve konsantre konuşmalar ve takdimler. Her diyalog kurduğum kişide bir ilgi ve yüksek bir beklenti, adaplı bir teslimiyet ve teenni. Bu teenni bütün hazırlık sürecinde nefaset içinde devam etti. Bu nefaset ve niteliklilik aslına bakılırsa çalışmanın tümünde de sürdü ve sürüyor. İçişleri Bakanlığı izninin ardından duyuru, biletleme ve program içeriğinin İHH ekiplerinin hızla yapılandırılması ile Ankara ve İstanbul’dan olmak üzere iki grup halinde ilk durağımız Reyhanlı İHH Eğitim Merkezi’ne ulaşıldı. Katar ortaklığında yapılmış olan bu muazzam kampüs benzerlerinden çok daha muazzam ve tam bir eğitim tesisi. Bu tesisten barınma, eğitim, rehabilitasyon, koordinasyon ve her türlü çalışma rahatlıkla sürdürülebilir. Kendine has mimarisi yanında muazzam içeriği ile Reyhanlı Eğitim Merkezi adeta bir tip model.

Sınır Ötesine Geçiş…

Burada yaptığımız ilk toplantının ardından iki günlük planlamanın istişaresini yaparak sınır ötesine doğru yola çıktık. İçişleri Bakanlığımız tarafından tüm alt yapı ve yazışma tamamlandığı için giriş ve çıkışlarımız oldukça rahat oldu. Grubumuzdaki insanların çalışmanın ruhunu kavrayan derinlikli halleri de etkileşimin çok yüksek olacağını en baştan zaten belli ediyordu

İlk ziyaretimiz Babul Hava bölgesinde sınır ötesindeki muazzam koordinasyon merkezi. İHH’nın Suriyeli personelinin kontrolünde olan bu merkez gerçekten sınır ötesindeki tüm yardımı koordine edecek nitelikte ve Reyhanlı’daki ana üssün arazideki bir yansıması. İyi alt yapı ve iyi bir ekip.

Yardım sisteminin lojistik bantlarını gördükten sonra ilk dağınık kamp alanına doğru geçiyoruz. Bir tepenin yamacında kurulmuş dağınık yerleşim bölgesinde ilk dikkat çeken çocuklar. Yollara çıkmış çocuklar gelen misafirleri bekliyorlar, bizi görünce büyük bir heyecan tufanı. Sınırlı miktarda erkek, biraz kadın ve çokça çocuk. İşte bir savaşın demografik gerçekliği. Şehit erkeklerin dul eşleri ve yetim yavrularından müteşekkil bir topluluk. Gerçeklikle tüm yakıcılığı ile temas ediyoruz. Yazarlar, çizerler, şair ve editörler hepimiz çocuk yığınları arasında kayboluyoruz. Hanım yazar ve editörlere ilgi çok daha fazla, kalabalık bir yığının içinde adeta kaybolup gidiyorlar. Gerçeklik mi aradığınız, işte gerçeklik der gibi, ağzımda sürekli tekrarlıyorum bu ifadeyi, gerçeklik, işte tüm yalınlığı ile savaşın gerçekliği. Bazımız şaşkınlıktan donuk, bazımız kendini kaybetmiş gibi şaşkınlıktan, bazımız ağlamaklı ve bazımız bir kenarda yönünü dağlara dönmüş içli içli ağlıyor. Öykücü ve taze romanı ile günlerdir meşgul olan kadim dostuma soruyorum, ne diyorsun bu manzaraya “acılar sessizdir” diyor höykürerek kendisini bir çadırın arkasına zor atıyor. Çocuklara getirdiklerimizi dağıtıp, neşe içinde ağızlarına dokunan karamelli şekerin onları mutlu edişini birlikte izliyoruz ve ayrılarak bir başka merkeze doğru yola çıkıyoruz.

Sevra’nın Kıyısında…

İkinci ziyaret noktamız İdlib şehir merkezi. Hatay ve Antep şehri özellikleri gösteren bir bölge ve şehrin adı olan İdlib şehri Ashrafiyeh, Hittin, Hicaz, Hurriya, El-Qusur ve şehir merkezinden müteşekkil. Savaş öncesinde 200.000 civarında olan nüfusun şu an Hama ve Halep sınır olmak üzere 8 milyon olduğu zannediliyor. Şehir merkezi sıklıkla bombalandığından halk Türkiye sınırına doğru kaymış durumda. Cilvegözü sınır kapısı ve Türkiye sınırı hayat damarını oluşturduğu için kamplar Türkiye sınırı boyunca sıralanıyor. Şehirde günlük yaşam devam ediyor, yer yer bazı mahalleler hayalet şehre dönmüş ve enkazlar öyle duruyor. Duvarlarda dikkat çekici yazılar fark ediliyor “Dönecek ve daha güzelini yapacağız” diye yazmışlar

Şehrin meydanına gidiyoruz, burada bir anıt göze çarpıyor ve Özgür Suriye Bayrağının yanında, bir kılıç ve kalem var ve en üstte Sevra, yani Devrim yazıyor. Burası devriminde, mücadele ve savaşında tematik olarak kalbi ve burada durup biraz fotoğraf çekiyoruz. Bazı arkadaşlarımız canlı yayın yaparken, haber ve diplomasi dergiciliği yapan arkadaşlar da anons geçip mülakat veriyorlar. Meydan, herkesin heyecanını artırdı, tam ayrılacak iken meydanın hemen karşısındaki İdlib Müzesi mesai saati bitmesine rağmen şık bir davranışla bizi müzeye davet etti. Aslına bakılırsa bu an çok değerli, zira savaşa rağmen kültür, sanat ve millet öğelerine dokunmak ve onları hayatın içinde kılmak insanın umut ve moralini artırıyor. Bölgenin uçuşa yasak ilan edilmesi ile güvenlik nispeten iyi olmakla birlikte, yakın bölgedeki Şii mahallelerden gelen havanlar sebebiyle ölümlerin olduğunu ve aslında birazda nasip işi olduğunu söylüyor arkadaşlar. İlk gün yaptığımız ziyareti birkaç kamp noktası ve daha çok İdlib şehir ziyareti ile tamamladık.

1.günün akşamında Reyhanlı’ya geri döndük. Yemek ve namazın ardından hiç kimsenin istirahate çekilme arzusu yok, herkesin dili ağzında şişmiş gibi ve konuşası var. Odun sobası kurulmuş şark usulü sohbet ortamında çayın kokusu her tarafı sarmış ve birlikte oraya geçiyoruz. Uzun uzun bölge ile ilgili güncel gelişmeler üzerine konuşuyoruz, çay ve muhabbet tadında derin arkadaşlıklara doğru eviriliyor çalışmamız.

2. gün soğuk ve yağışlı bir güne uyandık ve bugün yetimhaneleri, okulları ve kampları ziyaret edeceğiz. Teenni içinde kampüsteki okul ve kültür merkezinden sonra ana lojistik merkeze gidiyoruz. Çalışanları Suriyelilerden oluşan bu devasa üretim tesisini görüyoruz. Savaşta olsa insanı en iyi rehabilite edecek şey üreterek rehabilitasyon. Üretim gücü insanı hayata bağlıyor ve bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırarak vakarı ve izzeti de muhafaza etmeye yönelik bir imkân yaratıyor. Elliyi aşkın ülkede 30 yıldır insani yardım çalışmalarına katılan biri olarak ana yardım odağının mutlaka üretim desteği odaklı bir noktaya dönüşmesi gerektiğine inanıyorum. İstisna durumlar hariç salt insani yardım, taraflar açısından sürdürülebilir bir yardım modeli değil, Reyhanlı bölgesinde bu konudaki eşiğin aşılması ve başarılı bir modelin ortaya konulmasını çok değerli buluyorum. Bu model Suriyeli sığınmacı toplum için yaygın bir modele dönüştürülmelidir. Kooperatifçilik formunda aktif iş gücü olarak yararlanılacak Suriye toplumuna üretim araçları ve alt yapısı konusunda verilecek destekle Tarımsal üretim başta olmak üzere devasa bir üretim döngüsü sağlanabilir kanaatindeyim.

En Zor ve Özel Buluşma; Şam Yetimhanesi’nde Yetimler Bizi Bekliyor…

Ağır yağış altında Yetim Merkezi’ne gidiyoruz. Duvarları yüksek kampüsün önündeki meydanda yağmurun altında ayaklarında terlikleri ile soğukta bizi bekleyen yetimler. Çoğu birkaç yıl içinde kaybettikleri babalarını bekliyor gibi bekliyorlar. Aman Yarabbi en zor sahne burası, her birimizin elinde bırakmamacasına tutuyorlar. Kız çocukları, erkek çocukları ve daha çok bizlerin elini tutuyor ve sıkı sıkı bırakmıyorlar. Hissedilir şekilde baba yoksunluğu sendromu kaynaklı yoğun bir etkileşim. Herkes şaşkın ve bir kenarda ağlayan bir şair, montuna burnunu silerken iki elini tutan yetim huzursuz olmasın diye uğraşı içinde. Yetim topluluğu ile bir muhabbet kümesi olarak içeri doğru giriyoruz, aman Yarabbi ne kadar da çoklar. Girişinde 4 sınıflı bir okulu da olan Yetimhanede okul tarafına geçiyoruz. Herkeste oluşan yoğun duygusallığı dağıtmak ve ortamı neşelendirmek için hızlı bir adım atmak lazım. Sınıflara tüm arkadaşları dağıtarak sınıfları hazırlamalarını istedik, hanım kardeşleri kız öğrencilerle ve öğretmen dostları, şairleri, edipleri her biri bir sınıfa. Bir şölen iklimi, getirdiğimiz balonlar, hediyelerle bir şenlik ortamı adeta. Şekerlemeler, pastalar, çikolatalardan yükselmiş küçük tepeciklerin ardından heyecandan ne yapacağını şaşırmış haldeki yetim yavrular. Ne şenlik ti Yarabbi. Edip ve öykücü İsmail Özen yanıma geldi ve Üstad bunlar çok güzel selam alıyor biliyor musun dedi? Yooo, haydi Allah’ın selamet mesajını ver bakalım Üstad dedim, “Selamünaleyküm çocuklar” sesi ile birlikte otomatiğe bağlanmış gibi, volkandan sağılıyor gibi, dingin, emin sevra kokulu bir selam yamaçlardan akıp geldi. Çocuk seslerinin armonisi ile bir ordunun inkılap kokulu münacat sesi gibi yükseldi, yükseldi de arşa değdi.

 Ne lezzet aldık o yetimhanede…

Yetimhaneden sonra ağır yağış altında Kerame Kampı bölgesine intikal ediyoruz, muazzam büyük bir kamp ve sınırlarını bile çizmek zor gözüküyor ve kıvrılarak çaprazımızdaki tepenin arkasında uzayıp gidiyor. Kerame Kampı’nın tepe kısmındaki okuldan bölgeyi izleyecek ve son olarak okulu ziyaret ederek bölgeden ayrılacağız. Bölgedeki kamp yeri aslında sulu tarım yapılacak bir bölge olduğu için her yağışta çadırların içi bataklık oluyor. Bu çadırlar kesinlikle kalmaya uygun değil, manzara korkunç. Son dönemde bölgede briket evlere yoğunlaşılmış ki, bu kesinlikle çok daha doğru. İHH, TDV, CANSUYU, DENİZ FENERİ vd. tüm kuruluşlar için en doğru uygulama duvarı, çatısı olan bir briket ev. İlk defa hayatımda “sırtımı dayayacak ev” ifadesini tefekkür ediyorum. Meğer sırtınızı dayamak bir yere ya da sırtını dayayacak bir yuvaya sahip olmak ne kadar değerli imiş. Ardında okul ziyareti yaparak, gençlerle hasbıhal ederek ve getirdiğimiz hediyeleri ikram ederek Kerame Kampı’ndan ayrılıyoruz.

Suriye tarafından ayrılmadan son bir vazifem var ve bu vazifeyi yapmadan ayrılmak istemiyorum. Kardeşim, yol arkadaşım TDV Suriye Koordinatörü ve AGD, MGV Eski Genel Başkan Yardımcısı ve Afrika başta pek çok bölgede yol arkadaşım Mahmut Temelli’yi ziyaret etmek. Mahmut Temelli bölgede çok nemli çalışmalar gerçekleştiriyor ve muazzam açılımların mimarı oluyor. TDV İdlib ofisinde onu da ziyaret edip hasret giderdikten sonra bölgeden ayrılıyoruz.

Ve iki günlük Suriye ziyaretimiz tamamlanıyor, zihnimiz karmaşık, aklımız kamplarda ve yetimlerde; sessizlik içinde dönüyoruz Reyhanlı’ya ve uçaklara yetişmek için hızla hareket ediyoruz. Yemek yerken yaptığımız final konuşmaları ise oldukça duygusal bir modda, dokunsan ağlayacak kıvamda herkes. Bu iklimi ancak birlikte kılınacak bir namazla dengeleyeceğimizi biliyoruz ve hep birlikte son namazı kılarak hızlı bir vedanın ardından yola çıkıyoruz.

 Sonuç Yerine…

Evet bu programı planlarken bazı tereddütlerim vardı, ilgi olur mu tam arzu ettiğimize ulaşır mıyız diye? Fakat programın sonunda tereddütlerimden utandım, hep birlikte bir mana iklimine yükseldik. Bu yeni ve güçlü gerçeklik bırakın üreteceğimiz metinleri hayatlarımızı bile yeniden dizayn etmeye, hayat algılarımızı yeniden dizayn etmeye yetecek güçte. Bu yeni gerçeklik arayışı ve bu gerçekliği yeni kültürel metinlerin ana öğesi yapma motivasyonu ve çabası gerçekten doğru bir çaba. İnşallah bu çabayı sürdürmeye devam edeceğiz.

Yazımı tamamlarken bu çalışmaya tereddütsüz katılan TÜRDEB üyesi dergileri editör ve genel yayın yönetmenlerine; yazar ve şairlerimize teşekkür ediyorum. Özellikle en büyük teşekkürü ise bu muazzam programı büyük bir profesyonellik içinde organize eden İHH’dan Serkan, Mustafa, Muhammed, Selim, Yasin kardeşlerimize ve onlarca Suriyeli kardeşimize. Bir diğer teşekkürde TÜRDEB’ te sürecin oluşumunda ve arka planda yanımda duran Fatih Bayhan Bey’e, Y.K Üyelerine, Fatma Türk Toksoy Hanım’a ve özellikle Genel Sekreter Yardımcımız Abdülnasır Güneş Bey’e.

İsmail Mansur Özdemir

         

Yayın Tarihi: 25 Mart 2022 Cuma 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36