Gelenekten Geleceğe Miras: Sabancı Hat Koleksiyonu

Sakıp Sabancı Müzesi, 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan sürede hazırlanmış hat koleksiyonuyla, Osmanlı sanatını sahiplenerek günümüze taşıyor. 20 yılda Louvre, Metropolitan ve LACMA gibi dünyanın en önemli müzelerinde binlerce ziyaretçiyle buluşan koleksiyondaki eserleri sizin için inceledik ve hikâyelerini yazdık. İşte, Sakıp Sabancı’nın 'Kendime saklamadım' dediği koleksiyonun hikâyesi… Kübra Sönmezışık yazdı.

Gelenekten Geleceğe Miras: Sabancı Hat Koleksiyonu

Sakıp Sabancı Müzesi, hat koleksiyonuyla bundan 20 yıl önce, Osmanlı medeniyetinden bize miras kalan, millî ve manevi değerlerimizin sembolü, önemli hat eserlerine sahip çıkarak büyük bir işe imza attı. Koleksiyon, 14. yüzyılın sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan süreçte hazırlanmış sanatlı el yazması Kur’an-ı Kerim nüshaları, dua kitapları, Osmanlı hattatlarının emeği ayetler, hadisler, güzel sözler, farklı hat karakterinde yazdıkları kıt’alar, murakkalar ve levhalar, padişah tuğralarının yer aldığı bazıları tezhipli belgelerin yanı sıra hattatların yazı koleksiyonlarından oluşuyor. Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Kazasker Mustafa İzzet, Mehmed Şefik Bey, Mahmut Celaleddin, Yahya Hilmi Sami Efendi, Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Macit Ayral, Halim Özyazıcı, Hâmid Aytaç, Necmeddin Okyay gibi Türk hat sanatına yön vermiş pek çok hattatın eseri yer alıyor.

Koleksiyonu kendime saklamadım

20 yılda dünyanın önemli müzelerini dolasan ve özellikle Avrupa’da büyük ilgi görüp göğsümüzü kabartan koleksiyonun ortaya çıkış öyküsü yıllar öncesine dayanıyor. Sakıp Sabancı bu süreci ‘Bıraktığım Yerden Hayatım’ isimli kitabında şu cümlelerle anlatıyor: “Sakıp Sabancı Koleksiyonu, babamız rahmetli Hacı Ömer’in çizdiği yolda ilerlemem sayesinde oluştu. Bu koleksiyonun yurt dışında gördüğü ilgi, ulusal olduğu kadar uluslararası bir değerinin olduğunu da gösteriyor. Eşsiz eserleri kapsayan, maddi değeri dolarlarla ifade edilmeyecek kadar büyük olan bu koleksiyonu kendime saklamadım. Hayattayken yurt içinde görülmesini sağlayan düzenlemeler yaptım. Yurtdışındaki sergileri düzenledim. Yetmedi. Ölümümden sonra kalıcı bir müzede varlığını sürdürebilmesi için hayattayken gerekli düzenlemeleri yaparak örnek teşkil ettim. Bu, başka ülkelerde varlıklı ve koleksiyon sahibi kimselerin yaptığı, fakat Türkiye’de ilk olan bir iştir.”

Portakal ile Sabancı’nın karşılaşma hikâyesi

Sabancı Hat Koleksiyonu’nun hazırlanmasında emeği geçen pek çok isim var. Şevket Rado, Halil Bezmen ve hat koleksiyonunun fikir babası Raffi Portakal. 1974 yılında Sakıp Bey’le tanışan Portakal, ilk karşılaşma hikâyelerini ‘Portakal’ın Yüzyılı’ kitabında şu cümlelerle ifade ediyor: “Yağmurlu bir gündü. Mim Kemal Öke Caddesi 19’uncu numaralı dükkândaydım. Bir araba kapımızın önünde durdu. Sakıp Bey ve Türkan Hanım indi arabadan. Sakıp Bey babamı tanıyor. Müzayedelerimize gelmiş, iltifat ediyor. Antikacılıktan politikaya iki saate yakın sohbet ettik. Sakıp Bey’le politika ağırlıklı güzel bir sohbet, Türkan Hanım’ın dozunda tasdikleri ve Sakıp Bey’in müthiş hikâyeleriyle sanki kırk yıldır tanıyormuşsunuz gibi geçti ilk buluşmamız. Tablolara, eşyalara bakmadan gitti. Bir saat sonra telefon çaldı; “Ben Sakıp, Portakal ile konuşabilir miyim?” “Elbette efendim, bir dakika vereyim babamı…” “Yok Ağam, sen genç Portakal mısın? Ben zaten seni aradım. Araba göndersem gelir misin bize?” dedi ve ben de Atlı Köşk’e gittim.”

Köşke gittiğinde Portakal’ı; halı, avize, salon takımları, vazolar, porselenler, duvar aynaları gibi antika eserler karşılar. Tüm bu antika eserlerin arasında Portakal’ın dikkatini çeken bir şey olur. Türkiye’ye ait en ufak bir eser yoktur. Sakıp Bey, köşkündeki antikaların eder fiyatlarını Raffi Bey’e sorar. Raffi Bey gerekli cevapları verdikten sonra tam çıkacakken Sabancı ile müzayedeci arasında ilginç bir diyalog yaşanır: “Sakıp Bey, gazetelerden okuduğum kadarıyla siz, kardeşler arasındaki birliğe, birlikten doğan güce önem veriyorsunuz. Türklüğün önemini vurguluyor, Türk değerlerini öne çıkarıyorsunuz. Bu yalnız sözle olmaz, bunun kültürel bir yansıması da olmalı.” “Nasıl yani Ağam?” “Evinizde pek çok önemli insanı ağırlıyorsunuz, bunlar arasında yabancılar da var. Onlara bu evde Osmanlı ve Türk sanatının eserlerini göstermeniz gerekmez mi?” “Yok ağam, ben senden, tablo, antika ve Osmanlı eseri filan istemiyorum. Çok teşekkür ederim.”

Bu diyalogun ardından yıkılmış halde dükkânına giden müzadeyeciyi Sakıp Bey 48 saat sonra yine arar ve şöyle der: “Ağam sen geçen gün bana çok akıllı laflar ettin. Onları gelip tekrar anlatır mısın?”

Sakıp Bey’le Raffi Portakal’ın hat koleksiyonu macerası böylece başlamış olur. Aralarında dostluk oluşur ve birlikte pek çok başarılı ise imza atarlar.

Hattın çağdaş sanatla yorumu

New York Metropolitan Müzesi’nde “Letters in Gold” ismiyle 1998 yılında sergilenen Sabancı Hat Koleksiyonu, daha sonra sergilendiği Metropolitan Müzesi’nde 180 bin, LACMA’da 150 bin, Harvard’da 30 bin, Louvre Müzesi’nde 150 bin izleyiciye ulaşarak Avrupa’da ses getirmiştir. Sakıp Sabancı Müzesi, geleneksel sanatları korumakla kalmıyor, onları bugüne taşıyarak güncelliğini koruyor. Çağdaş sanatın güzel yazı sanatından esinlenerek yaptıkları özel tasarımlar bu amaç doğrultusunda müzede yer alıyor. Kutluğ Ataman’ın hüsnühat sanatının güzel örneklerinden oluşan “Müsenna” ve “Aynalı” denilen simetrik yazı kompozisyonlarını çağdaş bir yorumla hatırlattığı videoları, koleksiyonun günümüz sanatıyla bağlantısını sağlıyor. Koleksiyondaki eserlerden bazılarını detaylı inceledik.

Hutut-ı mütenevvia (yazı çeşitleri) levhası

Sergideki kompozisyon, 1909’da hocası Sami Efendi’nin emekliye ayrılması üzerine Divan-ı Hümayun’da “hutut- mütenevvia” muallimliği görevine gelmiş olan Kamil Akdik tarafından geliştirilmiş. Hattat levhasında alt alta iki farklı yazı üslubunda yani kûfi ve sülüsle yazdığı hutut-ı mütenevvia çalışmalarıyla başlar. Bu başlık kısmının altındaki on üç satırda çeşitli yazı üsluplarını kullanarak ayet ve hadislerden seçilmiş Arapça cümleler yazmıştır. İlk satırda celi sülüsle, “Her şeye O’nun ebedi adıyla bereketlenerek besmele ile başlayalım. Şüphesiz O, o duaları işitendir.” ibaresi görünür. Altında nesih hat ile, “Hz. Peygamber (s.a) söyle buyurmuştur: Kalem ilk olarak besmeleyi yazmıştır. Bunun için siz de kitap yazdığınız vakit başına besmele koyun.” anlamına gelen hadis yazılıyor. Hatla yazılan satır ise “Rabbim beni bereketli bir yere kondur. Sen konuk ağırlayanların en hayırlısısın.” ayetidir. (Müminun:29)

Altındaki sülüs satırda, “Ebu’l Muzaffer söyle dedi: Küçüklerin büyüklere sözle değil, fiilî olarak hizmet etmeleri gerekir”; tevki satırda, “Çocuklarınıza güzel yazı öğreterek ikram ediniz. Çünkü güzel yazı en önemli işlerdendir ve en büyük sevinçtir. Allah’ın velisi olan Hz. Ali doğru söyledi.” anlamındaki hadisler yazılmıştır. İki satırlık ince tevki satırlarda ise “Resulullah- üzerine salât ve selam olsun- dedi ki: Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onun istediğini geri çevirmez ve onu küçük düşürmez. Takva buradadır, diyerek üç kere kalbini işaret etti. Bir insanın Müslüman kardeşini küçük düşürmesi günahtır. Her Müslüman’ın kanı, canı, namusu diğer Müslüman’a haramdır. Allah’ın Peygamberi doğru söylerdi.” sözleri yer alır. Celi tâlik hatla, “Her şeye Onun ebedi adıyla bereketlenerek besmele ile başlayalım. Şüphesiz O duaları işitendir.” anlamına gelen satırın altındaki ince talik iki satırda, “Hz. Peygamber(s.a) dedi ki: Allah en çok camileri çok olan yerleri sever. En sevmediği de pazarlardır. Size gizli ve aleni olarak Allah’a ibadet etmenizi, az yemek yemenizi, az uyumanızı, az konuşmanızı, günahlardan çekinmenizi, insanlarla çok haşır neşir olmamanızı ve oruca devam etmenizi tavsiye ederim.” anlamına gelen hadis yazılmıştır.

Tâlik satırların ardından eski divani hatla yazılmış, “O; Aziz, kimseye muhtaç olmayan, herkesin ihtiyacını karşılayan, yardım eden, darlık ve sıkıntıları gideren ve herkesi başarıya ulaştırandır. Onun isimleri mukaddestir, nimetleri boldur ve ardı arkası kesilmez ve iyiliklerinin sonu yoktur.” sözleri, altında ise celi divaniyle yazılmış, “Öyle ise aksama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda, Allah’ı tespih edin. Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah’ı tespih edin. Allah diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de mezarlarınızdan işte böyle çıkarılacaksınız.” anlamına gelen ayetler (Rum: 17-19) okunmaktadır. Rika hatla yazılmış son satırda ise “Güzel ahlak kıymetlidir; kişinin yalnız kalması tehlikelidir; tatlı suyun başı kalabalık olur; halkına yumuşak ol ki karşılık bulasın; yumuşak dilli ol ki cevap alasın; yumuşak söz kalpleri fetheder; insanın başına bela gelmesi dilinden dolayıdır; kişinin tevazuu saygınlığına neden olur, kibirlenmesi helakine neden olur.” anlamına gelen sözler yer alır.

Levhanın hat yazısı Hâmid Aytaç tarafından 1964 yılında yazılmıştır. Tezhibi dönemin üstat müzehhibesi Rikkat Kunt tarafından yapılmıştır.

Zer-endud levha

Sultan II. Mahmud, I. Abdülhamid’in oğludur. Amcası III. Selim’in himayesinde yetişmiştir. Şehzadeliğinde Keçecizade Mehmet Vasfi Efendi’den sülüs ve nesih yazılarını meşk ederek 1807’de icazet almıştır. Tahta çıktıktan sonra dönemin meşhur hattatı Mustafa Râkım’dan celi sülüs dersleri almaya başlamıştır. Hocası Mustafa Râkım’ın üslubunda yazdığı celi sülüs levhalar, üstat hattatın tashihinden de geçmiş olmalıdır. Bu eserlerden biri, sergide yer alan mavi zemin üzerine zer- endud levhadır. “Başarım ancak Allah’tandır.” anlamına gelen “Ma tevfiki illa billah” ayetindeki harflerin idealleştirilmiş ölçüleri ve kompozisyon dengesi, Mustafa Râkım üslubunun Sultan II. Mahmud üzerindeki etkisini yansıtmaktadır. Satırın sonundaki “Ketebehu Mahmud Han. b. Abdulhamid” (Bunu Abdülhamid oğlu Mahmud Han yazdı) şeklindeki istifli kitabe kaydını, hocası Mustafa Râkım tasarlamıştır.

Mustafa Râkım, Osmanlı hüsnühat sanatında celi denen büyük boyutlu yazının gelişimini sağlayan, döneminin en önemli hattatlarındandır. Sultan III. Mustafa tarafından sarayın hüsnühat hocalığına getirilmiş olan ağabeyi Hattat İsmail Zühdi tarafından yetiştirilmiştir. İcazetini 1769’da ağabeyinden aldıktan sonra, yazı yazan anlamına gelen, “râkım” lakabını kullanmıştır. Mustafa Râkım’ın Sultan III. Selim’in bir portresini yaptığı, Sultan’ın bu portreyi beğenmesi üzerine Râkım’a önce müderrislik payesi, ardından sikke ressamlığı ve tuğrakeşlik görevleri verildiği rivayet edilir. Sarayda şehzadelere hüsnühat dersi veren Mustafa Râkım, Sultan II. Mahmud’un da yazı hocasıydı. Sergide yer alan zer- endud levhada, “Allah’tan başka ilah yoktur. O, benim ve âlemlerin rabbidir. Hz. Muhammed, peygamberimdir. Salat ve selam üzerine olsun.” ibaresi iki farklı kalınlıktaki celi sülüs hatla istifle yazılmıştır. Mustafa Râkım, celi sülüs harflerde ideal ölçüye ulaşmış ve bu harflerin istifinde estetik ve denge saglamıstır.

Hattat Mustafa İzzet’in sergideki levhasında Hz. Muhammed’in (s.a) “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Kim ona ikram ederse Allah da kendisine ikram eder. Kim onu küçük düşürürse Allah da onu küçük düşürür.” anlamına gelen hadisi, hattatın üç satır halinde yazdığı kalıptan koyu ve parlak mavi kalın kâğıt üzerine zer-endud hazırlanmıştır. Sağdaki koltukta “Resulullah – Allah Onu rahmetiyle kuşatsın- şöyle buyurmuştur” ibaresi yazılıdır. Soldaki koltukta ise hattat ketebe kaydını düşmüştür: “Ketebehu Yesari-zade Mustafa Izzet gufira lehuma.” (Yesarizade Mustafa İzzet tarafından 1261 yılında yazılmıştır. Allah günahlarını affetsin.)

Sultan II. Abdülhamid’in zer-endud tuğrası

Son dönem Osmanlı hat sanatının önde gelen hattatlarından hattatlığın yanı sıra tuğrakeşliğiyle de bilinen Sami Efendi, yasadığı dönemin sultanlarından Abdülaziz, II. Abdülhamid ve Mehmet Reşad’ın tuğralarını çekmiştir. Sergilenen levha, Sultan II. Abdülhamid’in Sami Efendi’nin çektiği tuğrasının kalıbından hazırlanmıştır. Sultan’ın alameti sayılan tuğra, sanatlı olarak levha halinde de yazılıp duvara asılıyordu. Osmanlı hat sanatında, Mustafa Rakım’ın, Sultan II. Mahmud’un tuğrasını düzenlemesinin ardından özellikle son dönemde kusursuz kompozisyonlara dönüşen tuğra levhaların sergideki örneği, siyah kalın kâğıt üzerine altınla yapılmıştır. Tuğranın sağ üst köşesinde 19. yüzyılın etkisindeki tezhip anlayışına uygun bir çiçek buketi, sağ alt köşesinde 1298 tarihi, sol alt köşesinde ise Hattat Sami Efendi’nin istifli ketebesi vardır.

Hilye-i Şerif

Bu eserinde Hâmid el- Amidi imzası atan Hâmid Aytaç, yazı öğrenimine askerî rüştiyedeki resim hocasından sülüs ve rika hatlarını meşk ederek başladı; sülüs, nesih, nestalik hat çalışarak yetkinleşti. Daha sonra çeşitli matbaalarda hattat olarak çalıştı ve müdürlük yaptı. Harf devriminden sonra da hat sanatının sürdürülmesine önderlik etti. İstanbul Şişli ve Ankara Kocatepe camileri ve Eyüp Camii kubbe iç yazısı onun eserleri arasındadır. Hamid Aytaç’ın yazdığı birçok levha arasında hilyeler de vardır. Hz. Ali (r.a) rivayetine göre Hz. Muhammed’in (r.a) fiziki özellikleri, karakteri ve ahlaki nitelikleri, hal ve tavırlarını anlatan hilye metni “göbek” kısmına dört satır nesih hatla ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olasın, diye gönderdik.” ayeti (Enbiya: 107) celi sülüsle eteğin üst kısmına yazılmıştır. Celi muhakkak hatla yazılan ve iki laleyle süslü besmele üstteki dikdörtgenin içine, dört halifenin isminin yazıldığı madalyonlar ise hilyenin göbeğinin köşelerine yerleştirilmiştir. Hilyenin ketebesi, eteğin son satırında yer alır. Müzehhibi Muhsin Demironat’tır.

Kâğıt Makası

Makasın tutma yeri, “Allah bütün kapıların açıcısıdır.” anlamına gelen ve Allah’ın 99 isimden biri olan “Ya Fettah”ın müsenna yani aynalı yazılmasıyla oluşturulmuştur. Bu tasarım, makasların tutma yerlerinin dışında, kapı kollarında da görülür. Bunların güzel bir örneği Ayasofya içindeki Sultan I. Mahmud Kütüphanesi kapısının kapı tokmağıdır.

Makasın bütün yüzeyi, tutma yeri dâhil, altın kakma bitkisel motiflerle bezenmiştir. Makasın kollarının iç yüzeylerine üzeri bitkisel bezemeli servi ağacı yapılmıştır.

Kuran-ı Kerim

Hattat Yusuf b. Abdullah, Tophane’de Topçu Ocağı’nda demirci ağasının yanında demircilik yaptığı ve top dökümü sırasında dua okumakla görevli olduğu için Demircikulu lakabıyla bilinir. Sergideki Kur’an nüshasının ketebe kaydında hattat, “Yüce Allah ve Peygamberi doğru söyledi, buna bizler şahidiz.” ibaresinin ardından “Yusuf b. Abdullah Memlük-i Ali Ağa – Allah onları affetsin- tarafından nimetlerinden dolayı Allah’a hamd, Peygamberi Muhammed’e ve tertemiz ailesine selam ve salavat ile Cemaziyülahir ayının baslarında 977 senesinde istinsah edilmiştir.” sözlerini yazmıştır. Adının sonuna eklediği “Memlük-i Ali Ağa” kelimeleri onun Ali Ağa’nın kölesi olduğuna işaret eder. Babasının adını Abdullah olarak vermiştir; nedeni kölelerin babalarının kimliği bilinmediğinden, baba adı olarak “Allah’ın kulu” anlamına gelen Abdullah adının kullanılmasının adet oluşudur.

Yusuf, ünlü hattat Ahmed Karahisari’nin öğrencisi Derviş Çelebi Mehmed’in öğrencisi olarak Karahisari’nin üslubunu izleyen son hattatlardan biridir. Kur’an, Fatiha suresi ile Bakara suresinin ilk dört ayetini çevreleyen serlevha tezhiple açılır. Surelerin isimleri altın zemine siyah dallar ve Rumilerle bezenmiş zemine beyaz mürekkeple ve rika hatla yazılmış, ilk surelerde sure başı tezhipleri daha renkli tasarlanmıştır. Cüz, asr, secde, hizb işaretleri, sayfa kenarına dizili, kenarları dilimli yuvarlak, oval ve mavi renk tığlı tezhipli güllerle belirlenmiştir. Kitabın sonundaki hatim duası 20. yüzyılda eklenmiş, cildi de aynı sıra da yapılmış olmalıdır.

Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2017, sayı 5.

 

Kübra Sönmezışık

Fotoğraflar: Eren Uğur

Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2018, 11:38
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER