En iyi korunan mevlevîhane!

Dünyanın her yerinde olduğu gibi Kıbrıs'ta da bir mevlevîhane var. Hem de en iyi korunanlardan biri olduğu söyleniyor..

En iyi korunan mevlevîhane!

Lefkoşa’da Girne Kapı civarında bulunan mevlevîhaneye gidişimle birlikte, insanın en yakınındakine en uzak olduğu hissine kapılmadım değil.

Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe
Mevlevi Tekkesi - Lefkoşe

Resimleri büyütmek için üzerini tıklayın.

Bugünün müzesi, dünün tekkesi imiş Kıbrıs’ta; 2002 yılından bu yana müze olarak açıkmış mevlevîhane.

Mevlevîlik uyar mı hümanizme!

Her gün önünden transit geçtiğim bu müzenin manevi yoğunluğu karşısında ruhum dinginleşti. Dedim ki: Evvelemirde Kıbrıs’taydık demek ki! 1571 yılında fethedilmişti Kıbrıs…

Mevlevîhane’nin ise, 17.yüzyılın ilk zamanlarında yapılmış olmasının, adaya gelen Konya ve Karaman kökenli Türklerle ilişkili olduğunu düşündüm… Bu arada, “hoşgörü, sevgi, kardeşlik” adı altında hümanizm dini ile irtibatlandırılan Mevlevîliğin iğdiş edildiği kanısındaydım.

Hâlâ da öyle… Yaratılış fikriyatına karşı insanın varoluşunu tabiat karşısında tutsaklaştıran hümanizmin, orta çağın kilise ideolojisine olan karşıtlığından edinilmiş bir akım olduğunun farkındaydım. “Olduğu gibi aktarmak” vahameti yaşanıyordu yine! Kâmil insan ideali, yabancısıydı hümanizmin… “İmanını kaybeden bir çağın dinini” reddederek gezindim mevlevîhanede. Özgürdüm, özü gürdüm!

Semahanenin duvarındaki mihrapta şu ayet yazılıydı: “Kullar ki sabredenlerdir, özü-sözü doğru olanlardır, Hak huzurunda duranlardır, nimet ve imkânlardan başkalarını yararlandıranlardır; seherlerde, bağışlanmak için yakaranlardır.” (Al-i İmran / 17)

Bir turist edası takınmaktan Allah’a sığındım!

Dünyanın her yerinde izlerine rastlanabilen Mevlevîliği Kıbrıs’ta da görebilmek memnun ediyordu insanı açıkçası.

Buradaki öncüleri, “düğün gecesi” sonrasında mevlevîhanenin odalarına gömülüvermişlerdi. Mevlevîhane zamanla türbeleşmişti… El işi örtüler dikkatimi çekti. Dostum, ödev icabı, video çekimi yapıyor, ben de etrafı gözlemliyordum. Misafiri miydim Kıbrıs’ın? Bir turist edası takınmaktan Allah’a sığındım! Osmanlı Dönemi’nin Kıbrıs’taki en önemli yapılarından biri idi burası… Nasip bu ya, Kıbrıs’ta da yalnız bırakmamıştı bizi Mevlânâ.

İçeride mankenlerle canlandırılmaya çalışılmıştı dervişlik… Manidar geldi bana bu durum! Girişteki ücreti bu cansız şeyler için ödememiştik herhalde…

Ya Hazret-i Mevlânâ

Mevlânâ’nın Mesnevi’sinin orijinal olduğu söylenen kopyası da sergileniyordu mevlevîhanede… Derviş odalarına girdiğimde giysiler, bakırlar, müzik aletleri, halılar, el yazması fermanlar gördüm. Besbelli ki iyi korunmuşlardı.

Çeşitli restorasyonlara tâbi tutulan bu mevlevîhanenin, dünyada en iyi korunmuş Mevlevî tekkelerinden biri olduğu söyleniyordu kaynaklarda… Dışarıda ise çeşitli mezar taşları vardı. Sonradan öğrendim ki, Osmanlı Mezarlığı’ndan taşınmıştı bu mezar taşları. Muazzamdı taş işçiliği… Dostum okumaya çalıştı üstünde yazılanları. Turistleşmiştik muhtemelen! Kafamı yukarı kaldırdığımda ise mevlevîhanenin giriş kapısında bulunan ibare ilişti gözüme: “Ya Hazret-i Mevlânâ!”

 

 

Afşin Selim gitti, gördü ve haberdar etti

afsinselim(at)gmail.com

Yayın Tarihi: 23 Nisan 2010 Cuma 22:11 Güncelleme Tarihi: 26 Nisan 2010, 11:52
banner25
YORUM EKLE

banner26