banner17

Ekmeği yiyorduk şimdi tüketiyoruz!

Sadettin Ökten Hoca Şehir Üniversitesinde "Yaşadığım Şehir" konulu ders verdi.

Ekmeği yiyorduk şimdi tüketiyoruz!

İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dört gözle beklediğimiz “Dersimiz İstanbul” Sadettin Ökten Hoca’nın “Yaşadığım Şehir” adlı semineriyle nihayet başladı. Dersten 20 dakika önce konferans salonunu önden yer kapmak için doldurduk ve hocayı beklemeye koyulduk. ‘Dersimiz İstanbul’un koordinatörü Yunus Uğur hocamızın giriş konuşmasının bitmesine yakın Sadettin Hoca salona girdi ve ders başladı. 

Eski İstanbul’u yaşadım

Daha önce birçok kez farklı kaynaklardan okumuştuk eski İstanbul’u ama bu sefer farklıydı. O günleri yaşayan bir insanın ağzından dinleyecektik. Ve Saadettin Hoca öğrendiklerinin zekâtını fazlasıyla vererek farkı hissettirdi. O günleri anarkenki sesinin tonu, gözünün parlayışı, bize o eski İstanbul’da iki saatte de olsa yaşama fırsatı verdi. 

“Doğma büyüme İstanbulluyum, nerede terk-i diyar ederim bilmiyorum” diye söze girdi hoca ve öznel İstanbul’u anlatacağını, kimsenin nesnel olarak İstanbul’u anlatamayacağını ekledi. Elde kalem, dizde defter bekliyorduk. Hoca damardan girdi mevzuya: “Şu an Beykoz’da bir köyde oturuyorum. Bakın! Zamanla dil ve ona bağlı olarak mantalite değişiyor. Eskiden ‘oturuyorum’ derdik, şimdi ‘yaşıyorum’ diyoruz. Ekmeği yiyor idik, şimdi tüketiyoruz.” 

Edebin kalmadığı yerde İstanbul kalmaz!

İlk ısınma turundan sonra resti çekti hoca. Aslında restten daha çok bir temenni, bir rica idi: “Anlatırken kodlarımızın tutması biraz zor, ama tutmalı. Kodları tutturamazsanız ne Frenk olabilirsiniz ne yerli.” Hoca yaşadıklarını anlatıyordu samimi bir şekilde, dedenin kucağındaki torununu hayata hazırlaması gibi: “Bir şehirde, hele de İstanbul gibi müeddep bir şehirde oturmak edep ister. Edebin kalmadığı yerde İstanbul da kalmaz. Osmanlı bakiyyeleri edeplice yaşıyorlardı, o insanlardan kalmadı artık. O insanlar çoğulcuydu, farklılıkları kabullenmiş bir arada yaşayabiliyorlardı. Doğduğum(1942) yıllarda İstanbul’un nüfusu 700.000 idi ve 300.000’i Rum, Ermeni ve Yahudi’lerden oluşuyordu. Onlardan kaç kişi kaldı şimdi; hayata çoğulcu bakamaz olduk, gittikçe tektipleşiyoruz.”

Kendimizi kıyaslamalı sağlam bir dersin içinde bulduk. Hoca geçmişle günümüzü kıyaslıyor ve kaçırdığımız, daha doğru bir ifadeyle elde etmemiz gerekenleri bir bir önümüze döküyor, bizi heyecanlandırıyordu: “Çocukluğumda Atikali’de oturuyorduk. Atikali yavaş yaşayan bir yerdi. Oraya girince bir çocuk olarak farkı hissederdim. İnsanlar daha bir yavaş yaşar, daha bir güler yüzlü olurlardı. Uhrevi bir hava vardı. Bu seküler insanın sevmediği bir şeydir. İnsanların birbirine ilgisi menfaate değil muhabbete dayanırdı. Onlar yokluğun peşindeydi, bugünün insanı varlığın peşinde.”, “Evler ahşaptı. Ahşap ev insan gibidir, ses çıkarır; yağmurda farklı ses çıkarır rüzgârda farklı. Yazın kurur, çıtır çıtır seslerini duyarsınız. Bu sesler insanla direk ilişki kurabilirdi. Ahşap evde yaşayan insanlar evle bütünleşirlerdi. Eskiden şükür kavramı vardı. Aynı odada oturur, yemek yer, muhabbet eder, yatardık. Ne hikâyeler anlatılırdı o odalarda. Maddi sıkıntılar hiç üzmezdi onları.”

Ok Meydanına abdestli girilirdi

Bununla da kalmıyor, o engin bilgisinden damlaları üzerimize şifa niyetine serpiyordu Ökten Hoca: “Sizin mahrum olduğunuz güzel bir imkânımız vardı: Sayfiye evi. Yazın Kanlıca civarındaki ahşap bir köşke sayfiyeye giderdik... Eskiden Okmeydanı vardı şimdi kalmadı. Okmeydanı’na girilirken ayakkabı çıkarılır, takke takılır abdestli girilir. Ok atan son padişah Abdülaziz’di.” Çoğumuzun notlarının ekseriyetini oluşturan bu tür bilgilerdi zannedersem. Arda kalanları yazamazdık, sadece hissedebilirdik ve hissediyorduk da.

Konu geçmiş olunca önümüzde bir umman beliriyor, hele onu yetkin bir ağızdan dinliyorsak. Dikkat buyrun, Hoca ne güzel reçete veriyor: “İnsanlara küçük yaştan itibaren özgürlük ve sorumluluk verilirdi. 8-9 yaşlarında bir çocukken; yazın her sabah 7.30’da Boğazdan vapura biner, satılan yerden gazete alır, eve dönerdim. Şimdi “aman çocuğum yorulmasın, psikolojisi bozulmasın, aman çocuğum kaçırılır” deniliyor. Annem babam endişelenmiyor muydu? Endişeleniyorlardı elbette ama ‘hayatı öğrensin, alışsın’ diye yolluyorlardı.”

Sardunya saksısı Vita yağları…

“Seyyar esnaflar vardı. Simitçisi, sütçüsü, gazetecisi, şekerlemecisi edepli bağırırdı. Roman vatandaşlar müzik satardı. Darbuka, keman ve ufak bir oynayan kız. Biraz daha muhafazakâr yerlerde oynayan kız olmazdı. Pencereden para atarsınız, alırlardı. Sokaktan tamirciler geçerdi, muslukçu, tenekeci... Musluk mu bozuldu, nereden yeni musluk alıyorsun? Muslukçuyu çağırırsın, bir keçe sarar, tamir eder yeniden kullanılır hale getirirdi. Bakır kaplar ancak zengin evlerinde olurdu. Fakirler teneke kap kullanırdı; yemek kabı, su kabı vs. için. Sonra Vita Yağı çıktı. Kabına çok güzel sardunya dikilirdi. İhtiyarlar özellikle sardunya diker, kedi beslerlerdi.”

Sadettin Ökten“Büyüklerle beraber oturulurdu. Anne babayla evi ayıranlara kötü gözle bakılırdı. Eskiden herkesin mizahi bir tarafı vardı. Bu iletişim araçları bizim mizahımızı köreltti, bizi pasifleştirdi. Küçük esprilerle kırmadan karşısındakini ti’ye almak bir İstanbul rengiydi.”

“Bizim civarda muhallebici olurdu. Pastaneler Beyoğlu taraflarındaydı ve Rumlar işletirlerdi. İlk pastaneyle 18 yaşımda tanıştım.”

İstanbul semalarında hoparlörsüz ezan sesleri

“Ezanlar klasik Türk musikisinin temel makamlarında (Hicaz, kemah, nihavent vs.) çıplak sesle okunurdu. Bir beşeriyet hissedilirdi. Ezan sesi sanki gaipten geliyor gibiydi. Hafızlar Kur’an’ı temsili okurdu. Azap ayetlerini vurgulu, rahmet ayetlerini yumuşak bir şekilde... İmam ve müezzinler görevlerinin dışında başka iş yapmazlardı.”

“Hademeler işlerinden dolayı aşağılanmaz, bir mühendisle aralarında bir fark gözetilmezdi. İnsansa hürmete layıktı. Rızkın Allah’tan olduğuna iman edildiğinden hiç kimse kimseye karşı eziklik hissetmezdi. Beraber yenilir, içilirdi.“

Hoca’nın “Bugünlük bu kadar, kalanını haftaya anlatırız artık.” demesiyle zaman yolculuğumuz sona erdi. Dinlediklerimizin etkisinde, o günlerin özlemini dimağımızda bir yük gibi taşıyarak salonu boşalttık.

 


Abdullah Şahin mest oldu, haber yaptı

Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2011, 11:39
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
müzeyyen
müzeyyen - 8 yıl Önce

seminerler hangi günler veriliyor acaba programı öğrenmemiz mümkün mü

zehra
zehra - 8 yıl Önce

Teşekkür ederiz, yaşayan muhabbet ehli hocalarımızdan bi haber olduğumuz bu günlerde, gayet iyi geldi.
Vesselam

Gülden Menekşe
Gülden Menekşe - 8 yıl Önce

Ben de haberi okurken mest oldum. iyi ki yazmışsınız...

Elif KÖSE
Elif KÖSE - 8 yıl Önce

“Hademeler işlerinden dolayı aşağılanmaz, bir mühendisle aralarında bir fark gözetilmezdi. İnsansa hürmete layıktı. Rızkın Allah’tan olduğuna iman edildiğinden hiç kimse kimseye karşı eziklik hissetmezdi. Beraber yenilir, içilirdi.“bu satırları tekrar tekrar okuyup ,okutturmalı;yaşayıp,yaşattırmalı.Lâkin günümüz insanı tehlike çanlarını kendi çalıp,kendi dehşete düşüyor.
Bu muhabbet dolu semineri(artık böyle diyoruz)bizimle paylaştığınız için teşekkürler.Sadettin hocanın böyle sadetleri anl

Abdullah Şahin
Abdullah Şahin - 8 yıl Önce

I. Hafta (18 Şubat 2011) “Yaşadığım Şehir” Sadettin Ökten
II. Hafta (25 Şubat 2011)“Yaşadığım Şehir” Sadettin Ökten
III. Hafta (4 Mart 2011)“Yaşadığım Şehir” Sadettin Ökten
IV. Hafta (11 Mart 2011) “Şehir, Şehirleşme ve Dünya Şehirleri” Murat Güvenç
Powerpoint Sunum: “Ticaret Mekanları (Hanlardan-AVM’lere)” Eda Yücesoy
V. Hafta (18 Mart 2011) “Türkiye’nin Şehirleşme Öyküsü” Murat Güvenç

abdullah Şahin
abdullah Şahin - 8 yıl Önce

VI. Hafta (25 Mart 2011)
“İstanbul’un Şehirleşme Öyküsü” Murat Güvenç
Powerpoint Sunum: “Kentsel Gelişim-Dönüşüm” Eda Yücesoy
VII. Hafta (1 Nisan 2011)
“Şehrin Temsili: Gravürler, Minyatürler,” Irvin Cemil Schick
VIII. Hafta (8 Nisan 2011)
“Şehir Estetiği: Sanat ve Mimarlık Eserleri,” Irvin Cemil Schick
Powerpoint Sunum: “Fotoğraf ve Fotoğraf Çekimi Üzerine”, İsmail Küçük
IX. Hafta (15 Nisan 2011)
“Şehir ve Sanat Merkezleri,” Irvin Cemil Schick

abdullah Şahin
abdullah Şahin - 8 yıl Önce

X. Hafta (22, 24 Nisan 2011)
“Şehirlerin Tarihi” Mehmet Genç
Birinci Gezi: 24.04.2011 “Şehir Silüeti ve Boğaziçi Kültürü”, Tekne ile Boğaziçi Gezisi, Haluk Dursun
XI. Hafta (29 Nisan 2011) “İstanbul’un Tarihi” Mehmet Genç
XII. Hafta (6, 8 Mayıs 2011) “Şehir ve İnsan” Beşir Ayvazoğlu
İkinci Gezi: 8 Mayıs 2011 Grup A-Bölge 2 (Fotoğrafçı ile birlikte), Grup B-Bölge 3, Grup C-Bölge 4

abdullah Şahin
abdullah Şahin - 8 yıl Önce

XIII. Hafta (13, 15 Mayıs 2011)
“Şehir ve İnsan” Beşir Ayvazoğlu
Üçüncü Gezi:15 Mayıs 2011 Grup A-Bölge 3, Grup B-Bölge4 (Fotoğrafçı ile birlikte), Grup C-Bölge 2

20 Mayıs Ders Yok

XIV. Hafta (27, 29 Mayıs 2011)
“Şehir ve İnsan” Beşir Ayvazoğlu
Dördüncü Gezi: 29 Mayıs 2011 Grup A-Bölge 4, Grup B-Bölge2, Grup C-Bölge 3 (Fotoğrafçı ile birlikte)


banner8

banner19

banner20