banner17

Dünya bu dergahın eşiğinden içeri giremez

Kentin kalabalığı arasında tefekküre, ahirete çağıran şirin bir dergâh: Elif Efendi Dergâhı. Bu dergâh sizi İstanbul’un kalabalık dünyasından kurtarıp bir sükûnet, bir huzur veriyor size. Dergâhın o manevi havası yaralarınızı kapatıyor. Yunus Sürücü yazdı.

Dünya bu dergahın eşiğinden içeri giremez

 

 

Bu şirin dergâhla yaklaşık iki sene önce toplu bir gezi sırasında, tevâfuken tanıştım. Edindiğim bilgilere göre dergâh, bir yangın sonucunda oldukça ciddi hasar görmüş ve bir süreliğine kapalı durmuş. Harabe haldeyken restore edilerek ihya edilmiş. Çok da güzel olmuş.

Baharın gelmesiyle nazenin gelinliğini giymiş olan İstanbul’da her yerde lalelerin ve mis kokulu çiçeklerin açılmasıyla beraber, her hissiyatlı insan gibi ben de bu güzelim havada evde oturamadım ve kendimi Elif Efendi Dergâhı’na atmak istedim. İlk defa iki sene önce gittiğim dergâha tekrar gitmem, beni ilk günkü gibi çok heyecanlandırdı. İki senedir dergâhın hasretiyle adeta yanıp tutuşuyordum. “Allah’ım tekrar gitmeyi nasip et!” diyordum dualarımda. Dergâha ilk gidişimde öyle bir etkilendim ki bunu arkadaşlarıma anlattığımda, dergâhın havasını teneffüs etme muhabbeti onlarda hemencecik peyda oldu. Ve birazcık da kıskandılar beni doğrusu... Buraya adım atanı kim kıskanmaz! Kentin kalabalığı arasında tefekküre, ahirete çağıran şirin bir dergâh: Elif Efendi Dergâhı. Bu dergâh sizi İstanbul’un kalabalık dünyasından kurtarıp bir sükûnet ve huzur veriyor size. Dergâhın o manevi havası yaralarınızı kapatıyor. Ruhunuzu tarifi imkânsız bir hüzün ve bir mutluluğa gark ediyor…

Elif Efendi’nin o zarif, ince ruhu dergâha da sirayet etmiş

Bu dergâhı tanımak ve bu dergâhın hâsıl ettiği ruh dinginliğine vâsıl olmak, bir anlamda Elif Efendi’yi tanımakla mümkün olacaktır. Çünkü ikisi birbirinden kokular taşıyor. Elif Efendi, 1850’de dünyaya gelmiş. Babası, Ahmed Muhtar Efendi; annesi ise, Tiryakizâde Hasan Paşa’nın kızı Fatma Bâise Hanım. Elif Efendi “Hasırîzâdeler”e mensup. Büyük dedesi Şeyh Halil Efendi,genellikle saray hasırcıbaşısı olan Emin Ağa’nın dükkânında vakit geçirdiği için “Hasırcı Şeyh” diye nam salmış. Bu yüzden soyundan gelenlere de “Hasırîzâde” deniliyor.

Elif Efendi daha genç yaşlarında çok büyük bir ilmî birikime sahip olmuş ve babasının emriyle dergâhta mesnevi okutmaya başlamış. Ayrıca sadece âlim vasfıyla yetinmeyip Bursalı Zeki Dede’den ta’lik hattı meşk etmiş. Dönemin ulemâsı ile hemhal olması kendisine fevkalade şâmil bir ruh derinliğini de kazandırmış. Nitekim dergâhın içindeki çilehane de, onun ruh dünyasının derinliğini çok iyi yansıtıyor. Elif Efendi, aynı zamanda bir şâir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde kendi el yazısıyla yazılan Arapça, Farsça, Türkçe şiirlerden mürekkep bir “Divan” onun ruh dünyasını ve takvasının enginliğini yansıtıyor. İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın dediğine göre, ne yazık ki sadece iki eseri tab’ edilmiş. Diğer sekiz tanesi tek nüsha şeklinde yazma eser olarak hâlâ yaşıyorlar.

Elif Efendi, mantıktan ve Darvin nazariyesinden de bahsetmiş kitaplarında. Fakat onu en çok öne çıkaran onun ruh derinliği, Allah’a olan sevgisi, tasavvufa olan derin muhabbetidir. Dergâhın içinde çilehane denilen bir yer var. Elif Efendi buraya giriyor ve insanın nihai sonu olan ölümle yüzleşip Allah’a daima vird u zikr ile yaklaşırmış. Elif Efendi’nin bu gönül zenginliği yapıya sirayet etmiş. Eskiler “şerefü’l-mekân bi’l-mekîn” derken işte Elif Efendi ile Elif Efendi Dergâhı arasındaki zikrettiğimiz ilişkiyi tasdik ediyorlardı. Sadece bu dergâh değil camiler, sokaklar, evler, tekkeler, hanlar oraya hayat vermiş insanlarla renk bulurlar. Süleymaniye Camii’nde ayrı bir hava teneffüs etmemizin sebebi budur işte.

Dergâha girer girmez manevi bir hava sizi sarıyor. Çıkmak istemiyorsunuz dışarıya. Aynı zamanda Sütlüce’de olmasından dolayı denize nâzır bir tarafı da var. İçindeki kitabeler, ağaçlar, mezar taşları sizi Allah’a davet ediyor. Bu dünyanın fani olduğunu size haykırıyor.

Dergâh, Allah’a daha yaklaşmak için bir vesile

Bu şirin dergâh giriş kapısında Osmanlıca yazılmış güzel kitabesiyle, içindeki manevi havayla, mescid bölümündeki çilehanesiyle, ağaçların hışırtısıyla sizi Allah’a daha fazla yaklaşmaya davet ediyor. Dergâhın önünde fakat dışında bulunan mezar taşları size sonsuzluğun anahtarını muştuluyorlar. Avlusundaki huzur hiçbir yerde bulamayacağınız bir huzur. Çilehanenin üst kısmında duvarda duran, “Dünyaya kapalı Allah’a açık” hattı, gözlerinizi yaşartacak cinsten. İçinde bulunduğumuz toplum ve gittikçe daha da kalabalıklaşan bir İstanbul içinde, kendinizi atabileceğiniz manevi bir derya burası.

Dergâhın içinde bir kuyu bulunuyor. Sanırım kuyunun suyu hâlâ çekiliyor. Kuyunun çok da güzel bir kitabesi mevcut. Kuyunun hemen arkasında ise, Bâise Hanım’ın güzel bir ta’lik yazısıyla yazılmış mezar taşı var. Bu hanımefendinin yanında ebedî istirahatgâhlarında uyuyan zevât, kendileriyle beraber sizi huzura ve Allah’a çağırıyorlar. Her mezar taşının ayrı güzel bir kokusu var. Dergâhın hem içi güzel hem dışı. Allah’a davet eden bir ruh ve o ruhun sadaka-i cariyesi olan bu şirin mekân elbette içiyle dışıyla bir olacaktı.

Dikkat ettim de mekânın içindeki minder-kanepe karışımı oturaklar alçakça yapılmıştı. Oturulan yerin alçakta kalması, öyle tertip edilmesi size insan olduğunuzu hatırlatarak insanın da faniliğini anlatıyor. Allah varsa insan noksandı. Fanilik varsa tövbe kapısı da açıktı. Bu alçaklık aynı zamanda bana hürmet, edep gibi kavramları da çağrıştırdı.

Dergâhın içini gezip birkaç fotoğraf çektikten sonra, görevli yanıma gelerek fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi. Ben şaşırdım bu duruma. Meğer işin siyasî tarafı varmış. Ağabeyin anlattığına göre dergâhın adı duyulunca birtakım çevreler rahatsız olacakmış. O yüzden dışardan ziyaretçi kolay kolay almıyoruz dedi. Sohbet esnasında dergâhı ziyaret ettiğim için bir sorun yaşamadım. Çünkü isteyen herkes sohbete katılabiliyor. Zihnim bir yandan Elif Efendi’nin yeşil boyalı mezar taşında, bir yandan içinde bulunduğum şaşkınlığın içinden çıkmak istiyor. İnsan, Osmanlıları ve onların övündüğü şeyleri tahayyül ettikçe göklere çıkıyor, semaya açılıyor fakat günümüz insanının ecdadına olan kin, nefret ve hainliğiyle karşılaşınca, adeta o yükseldiğimiz semadan yere çakılıyoruz. Bir zamanlar dergâhlarla övünen ecdadın dergâhtan rahatsız olan nesliyiz. Ah güzel Türkiye’m ah! Ben ağlamayayım da kimler ağlasın sana?

 

Yunus Sürücü, ecdada minnet hisleriyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Nisan 2014, 13:30
YORUM EKLE
YORUMLAR
sufı
sufı - 1 yıl Önce

oncelıkle makale ıcın tesekkur ederım cok guzel mulahaza olarak keske bu tur makaleler gorsel olarakta zengınlestırılşse bır kac fotograf eklemek bence zor olmasa gerek

banner8

banner20