banner17

Dumanlar içinde kalmış bir garip nişan taşı

Havaların ısınmasıyla birlikte İstanbul’da yeşil alan bulanlar mangal yapmaya koyulurlar. Bir Pazar günü Sadabad'da dumanlar arasında kalmış bir garip nişan taşı hem hüzünlendirdi, hem de izini sürmeye beni mecbur etti. Kamil Büyüker yazdı..

Dumanlar içinde kalmış bir garip nişan taşı

Osmanlı’da spor gündelik hayatın bir parçası idi. Aynı zamanda saray erkânı için de mühim uğraşlardandı. Saray sporlarının başlıcaları olarak da güreş, cündîlik (binicilik), okçuluk, cirit atıcılığı, tüfekle atıcılık ve topuz atma gelmekteydi. Sultan III. Selim ve II. Mahmut gibi kimi sporda öne çıkan padişahlar yaptıkları ok ve tüfek atışları ile tarihe kayıt düşmüşler, sadece kayıt düşmekle de kalmamışlar, atışlarını nişan taşı ile belirgin bir emare ile kalıcı hâle getirmişler. Ki ok meydanı bu yüzden ok atışlarının sembol mekânı haline gelmiş, II. Mahmut her hafta gelip bu mekânda ok atışları yaparmış.

Sadabad’da bir buruk neşe…

İstanbul’un büyük bir medeniyet bakiyesinden arta kalan eserleri ne vakit envanter çalışmasıyla kayıt altına alacaklar diye düşünürken, bunların “İstanbul Çeşmeleri”, “İstanbul Medreseleri” kısımları şükür ki kayıt altına alındı. “Sadaka Taşları”nın bazıları Nidayi Sevim tarafından tespit edilmişti aynı adlı eserinde. Bir garip hüznümüz daha var ki nişan taşları

Taşa kutsiyet atfetmek gibi bir derdimiz yok. Ama taşlar, nakışlar ve hat çizgisi üzerinden yürüyen bir medeniyet söz konusu. Muhtelif ilçelere dağılmış ve ağırlıklı olarak II. Mahmud zamanında dikilen nişan taşları erbabına bir şeyler söylüyor ama ya yanından habersiz/ duyarsız geçenler için? Bu duyarsızlığın tavan yaptığı mekânlardan birisi Kağıthane deresi kıyısında yer alan Sadabad (Aziziye- Çağlayan) Camii'nin yanında bulunan nişan taşıdır.

Taştan geriye kırık dökük bir kitabe ve etrafı çevreleyen dumanlar kalmış

Bir Pazar günü, restorasyonu henüz tamamlanan Sadabad Camii'nde ikindi namazı kılmak niyetiyle yola çıktım. Camiye yaklaştıkça dereboyu mesire alanına dönüşen mekânda yakılan mangalların kokusu ve dahi dumanı genzimi ve gözleri yakarken cami, minaresiyle birlikte arz-ı endam eyledi. Gözüm, bir yandan da etrafta olabilecek tarihi kalıntıları, kitabeleri aramaktaydı. O sırada gözüm caminin hemen çaprazında yer alan kitabeye çevrildi. Muhtemel bir nişan taşı olabileceği düşüncesiyle yanına doğru yaklaştım. Ama nişan taşının etrafı öbek öbek ailelerce kuşatılmış idi.

Ben nişan taşını fotoğraflama derdinde iken taşın mermeri üzerinde soluklanan teyze “kalkayım mı, ben de çıkacağım yoksa” dedi. “Fark etmez” dedim teyzeye. Nasıl olsa Nişantaşı’nın bir hayrı kalmamış. Kitabe tepeden bir darbe yemiş, tuğrası kaybolmuş, içerikte yer alan beyitler ortadan bir darbe yemiş büyük bir blok düşmüş, yitmiş, gitmiş… Neresine bakıp ağlamalı? Adı Nişantaşı değil belki, ağlayan taş olmuş.

Etraftaki ailelere daha fazla rahatsızlık vermemek adına oradan ayrıldım. Namazı eda ettim ama zihnimden geçen bu olup bitenleri mutlaka yazmalı düşüncesi de içimi kemirip durdu. Sonrasında Kağıthane Belediyesi sitesinde kitabeye rastladım. Siyah beyaz dönemlerdeki hali, ondan sonraki külahı düşmüş hali ve şimdiki halini ise tasvire ihtiyaç yok zaten. Kitabenin altında Türkçe kısım şükür ki henüz okunuyor: “Bu abide 1227 tarihinde Sultan Mahmud tarafından dikilmiştir. Kitabe Sultan Mahmud’un karşı tepedeki mermer hedefe (aslında testiye olacak) top atışı yaptığı mevzii göstermektedir.”

Kağıthane Belediyesi'nin hazırladığı “Kağıthane’nin Tarihi Yapı ve Mekanları” isimli broşürde “mermer kaideye oturan kitabenin iki yüzünde de padişahın 'adil' diye tabir edilen tuğrası mevcuttur” diyor. Devamında ise dönemin meşhur şair ve siyaset adamı Halet Mehmet Said Efendi tarafından yazılan manzumenin yer aldığı talik beyitler mevcutmuş ama bugün ne tuğradan eser var ne de beyitlerin tamamından… Belki de yakın bir zamanda diğer beyitler de bir grup mirasyedi tarafından yağmalanacak. Şükür ki 20 satır ve 40 mısradan oluşan beyitler okunmuş ve kaleme alınmış. Beyitler okununca görülecektir ki iş sadece oraya bir nişane dikmekten ibaret değil. İçinde dua cümleleri, nasihat, siyaset ve metih var… Beyitleri tekrar hatırlatalım ve okuyalım; gün gelir bir devlet büyüğünün ya da mülki amirin yolu düşer de kalan parçaları kurtarmak için harekete geçer. Kim bilir…

"Sadabad'a şeref vererek burada top atmayı icad etti"

''Dârâyı kendisine köle yapan, İskender gibi büyük şahinşah, Behram intikamlı, melek haslatlı hakan, dünya padişahlarının övünme medarı, adalet ve keramet sahibi şeriata uyan padişahın hak kılavuzudur.

O saltanat göğünün güneşi, izzet ve şeref sahibidir. Her ülkede fermanı geçer. Celâl sahibi Cenab-ı Hakkın gölgesidir.

Mana aleminin sahibi, velilik güneşinin ışığıdır, bahtı kavidir, gönlü şen ve mesuttur.

O sancağı her yerde yardım gören, askerler çekip kaleler açan bir padişahtır.

O, Hazreti Osman hâyâlı, Hazreti Haydar vefalı, Hazreti İsa nefesli, Hazreti Yusuf cemallidir.

O gökte ve yerde ihtişam sahibidir. Güneş tabiatlı, mesut ve uğurludur. Devrinde alem sevinçli, gönül eğilleri bahtiyardır. Irz ehilleri güven içinde, şakiler tepe taklak olmuş vaziyettedir.

Onun isabetli görüşü baştan başa cihana ışık vermiştir.

Eğer güneş onun kapısına sığınsaydı hiç zeval bulmazdı. Faziletleri, kemalleri apaşikardı. İnşada zamanın vassafıdır.

Güzel ve öğülecek haslatlı sultanın ülkesi, haşmetli Cem'in ülkesi gibidir.

Kapısı Dârânın kapısı gibidir, kendisi şahtır.

O eflâtun sezişli, anlayışlıdır. Her zaman cenk hazırlığı ile meşguldür. Sadabad'a şeref vererek burada top atmayı icad etti.

O kemal sahibi bu hususta mütehassıs olanları uyardı. Menzili 718 adım olan; yani bu kadar uzağa dikilen testiyi top mermisiyle bin parça ederek kırdı.

O padişah burada şöyle Rüstem gibi dolaşarak bütün menzilleri bozdu. onun eli daima kılıçta, fikri düşmanlarını tepelemektedir.

O savaşçı kahraman padişah top, tüfek ve ok atmada nişantaşı dikti yani (rekor) kırdı. Allah onun ömrünü uzun, ülkesini mamur etsin.

O padişah aylar ve yıllar geçtikçe düşmanlarının keyfleri kaçsın, hoşnutsuzlukları artsın.

Ey behram tabiatlı, insanı büyüleyen sözlü padişah! Halet kulun çoktan beri şaşkın ve dilsiz kalmıştır.

Devletin daima ayakta kalsın, himmetin ufukları tutsun, senin zaferin beni şevke getirdi. İki tarih yazdım. Birisi adel incisi gibidir. Bütün nâzımlar (şiir düzenler) toplansalar böylesini nazm etmeleri imkansızdır. Düşmanlar çatlasın! Mahmud han desti kırdı! Destiyi o güzel ve öğülmüş sıfatlı Mahmut han vurdu. Sene 1227''

Not: Haberdeki resimler, bahsekonu nişan taşının 3 farklı dönemdeki üç resmidir. Aralarındaki farklar, nişan taşının geçmişten bugüne ne hale geldiğini gözler önüne seriyor.

 

Kâmil Büyüker, dumanların arasında bir nişan taşından hüzünle geçti

Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2014, 15:15
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20