Dilsiz hatipler diyarı: Türbeler

"Dünya üzerinde belki de en çok ziyaretçi kabul eden yerlerden biri olan türbeler, insan topluluklarında sükûneti sağlamanın ne denli zor olduğu gerçeğinin aksine dünyanın en sessiz ve sakin yerlerinden biridir. Diyalogların kelimeler üzerinden dönmediği bu dilsiz hatipler diyarı, köklü bir tarihe ve kültüre ev sahipliği yapmaktadır." Sevde Nur Abdurrahmanoğlu yazdı.

Dilsiz hatipler diyarı: Türbeler

Sessiz olunması gerektiğine dair herhangi bir uyarı tabelasının olmadığı, yüksek sese karşı ikaz eden görevlinin bulunmadığı, hatta kitaplarda orada konuşmayı yasaklayan ibare geçmemesine rağmen kelam etmenin pek de tercih edilmediği yerlerdir türbeler. Dünya üzerinde belki de en çok ziyaretçi kabul eden yerlerden biri olan türbeler, insan topluluklarında sükûneti sağlamanın ne denli zor olduğu gerçeğinin aksine dünyanın en sessiz ve sakin yerlerinden biridir. Diyalogların kelimeler üzerinden dönmediği bu dilsiz hatipler diyarı, köklü bir tarihe ve kültüre ev sahipliği yapmaktadır.

Türbenin mimari yolculuğu

İslâm dünyasında bilinen en eski türbe, Abbasi halifelerinden Müntasır Billah adına Sâmerrâ’da inşa edilen Kubbetu’s Suleybiyye’dir. Sekizgen planlı bir dehlizle kuşatılmış, kubbeli, kare bir mekândan oluşan yapı, sadece Abbasilerin değil İslâmî mimarinin de ilk mezar yapısı olarak önem arz etmektedir. Tohumunu Abbasilerin ektiği mezar mimarisine Karahanlılar yeni bir boyut kazandırmıştır. 977 yılında inşa edilen Arap Ata Türbesi, yapısında tuğla malzemenin öne çıkarıldığı sade, fakat etkileyici mimarî tasarımıyla dikkat çekmektedir. Karahanlıların gösterdiği gelişime ulaşamasa da Gazneliler de Arslan Cazip Türbesi gibi iddialı yapılarla türbe mimarisine katkıda bulunan devletlerden biridir.

Başlangıçta mütevazı örnekleri verilen mimarî yapı, Selçuklular döneminde uygulanan daha büyük plan şemaları ve zenginleşen süslemeler ile dikkat çekmiş, çift kubbe kullanımı gibi tasarımlarla bu küçük ölçekli yapılara abidevî bir görünüm kazandırılmıştır. Büyük Selçuklu’nun yıkılışından sonra bilhassa süslemede yeni bir senteze ulaşan Anadolu Selçukluları’nın inşa ettiği İzzeddin Keykavus Türbesi, medrese-türbe ilişkisinin ilk örneklerinden biridir.

Uzun soluklu bir yolun yolcusu olan türbeler, Osmanlı mimarisinde yegâne örneklerini vermiştir. 19. yüzyılın sonlarında Batı etkisinin mimarideki yansıması olan neo-klasik üslupla Sultan Mehmet Reşat için Eyüp’te inşa edilen türbe, Osmanlı türbe mimarisinin son örneği olarak kabul edilmektedir.1

Türbenin mekânsal dönüşümü

Devlet adamlarının, sultanların, siyasetçilerin mezarları da türbe olarak anılmakla beraber toplum içinde türbe deyince akla daha çok dinî şahsiyetlerin mezarları gelmekte ve bu mekânlar daha çok ziyaret edilmektedir. Başlangıçta estetik bir mimarî olarak ortaya çıkan türbeler, zamanla sosyolojide “Mekânın Üretimi ve Yeniden Üretimi” olarak bilinen teorinin etkisiyle fiziksel hacminin sınırlarını aşmış ve toplum tarafından estetik bir mimariden çok ziyaret edildiğinde feyz alınan mekânlara dönüştürülerek yeniden üretilmiştir. Toplum için artık türbeler, yalnızca içinde mezarların bulunduğu oda şeklindeki sekizgen, altıgen ya da kare planlı yapılar değil ziyaretçilerin duygu dünyaları üzerinden yükledikleri manayla yeniden şekillenen kutsal mekânlardır.2

Türbeler hakkında bazı mülahazalar

Türbeler, tarih boyunca ilgi odağı oldukları kadar birtakım eleştirilerin de ana konusu olmuşlardır. Bu eleştiriler türbeyi inşa eden ve ziyaret edenlere yönelik olmak üzere iki yönlüdür.

İslâm’da aslolan, mezarlara yalnızca ölünün isminin ve yerinin unutulup kaybolmaması için mezar taşı koymak ve bunun dışında lüzumsuz süsleme ve yapılardan kaçınmaktır. Nitekim Resulullah  bazı hadislerinde kabirler üzerine bina ve mescitler yapılmasını yasaklamıştır.3 İslâm âlimlerinin çoğunluğu, kabir üzerine türbe ve benzeri yapıları yaptırmanın eğer bunlarla ziynet ve övünmek kastedilmiyorsa mekruh olmakla birlikte haram olmadığını da söylemişlerdir. Bir kısım İslâm âlimi ise türbelerin yapıldığı yerde, bunun gibi bina ve kubbeler çok olup bunlar ölenlerin isimlerinin bilinmesi ve tanınmalarından başka onlara prestij ya da buna benzer bir hürmet ve saygıya sebep olmayacaksa türbe yapılmasını caiz görmüşlerdir. Elbette burada “saygı ve hürmete sebep olmamak” tabiri ile İslâm ahlâkında âlimlere, büyüklere ve hatta ölülere karşı riayet edilmesi gereken edep ölçülerinin altında kalmak kastedilmemiştir.

Türbelerin ziyaretçiler açısından eleştiri odağı olmasının sebebi dönem dönem görülen bazı yanlış uygulamalardır. Ziyaret sırasında bağırıp çağırma, saçını başını yolma, bir ölüye, âlime ya da herhangi değerli bir şahsiyete gösterilmesi gereken saygıda aşırılığa kaçma, ölüden yardım isteme gibi sıralanabilecek bu uygulamalar, İslâm’ın ilk yıllarında da görülmüş ve bu sebeple kabir ziyaretleri bir müddet yasaklanmıştır. Henüz kader inancının kökleşmediği ve cahiliye alışkanlıklarının devam ettiği bu dönemin ardından tevhid inancı gönüllere iyice yerleşip hayatın her alanını mesken edinince kabir ziyaretine izin verilmiş hatta teşvik edilmiştir. Çünkü türbe ziyaretinde hem hayattakiler ve ölüler için faydalar hem de dünyanın en sakin yerlerinden sayılabilecek bu mekânlarda ruhu uyandırabilecek kadar yüksek frekanslı dürtüler vardır.4

Türbe ziyaretinin faydaları

Haftalık planların yapıldığı, aylar sonrasına randevuların düzenlendiği programlanmış modern dünyada türbe ziyaretinde bulunmak, insana ölümü, ahireti, ait olduğu diyarı hatırlatır. Gönül tokluğu ve zenginliğiyle bu diyardan göçmüş olanların huzurunda bulunmak  dünyanın hırsında kaybolmaya yüz tutmuş kişileri zühde ve takvaya yöneltir. Aynı yolun yolcusu, aynı cennetin talibi olduğumuz kimselerle aynı mekânı paylaşmak onlarla ünsiyet bağı kurmamızı sağlar.

Türbe ziyaretinin bireylere ne gibi faydalar sağladığını somut kelimelerle sıralamak mümkündür, fakat bu dilsiz hatipler diyarında hangi diyalogların döndüğünü, ziyaretçilerin gönüllerine fısıldanan hangi cümlenin tıkanmış ruhlara nefes olduğunu tahmin etmek güçtür. Hadis-i şeriflerde, kabirlerde yatanların bizleri işitebildiği nakledilmişken ve söylenecek onca söz varken neden kabirlerin yanında sükûnetin tercih edildiğini; bazı ölülerin yaşayanlardan daha çok ses getirdiği bu dünyada, türbelerin neden en sessiz yerler olarak kabul edildiğini idrak etmek güçtür. İdrak etmek mümkün olsa bile dilsiz gönül âlemini dille, ucu bucağı köşeli kelimelerle ifade etmek zordur. Çünkü bazen dil, gönlün hissettiklerini kelimelere dökemez. Kelimelerin lâl olduğu, gönüllerin dile geldiği yerlerde, konuşmak zaten çoğu zaman gürültüden başka bir şey değildir.

Sevde Nur Abdurrahmanoğlu

Dipnot:

1 İsmail Orman, “Türbe”, TDV İslâm Ansiklopedisi

2  Ayşe Aysun Çelik, “Türbe Mekânı, Türbe Kültürü: İstanbul’da Üç Türbede Yapılan Niteliksel Araştırma”, Yüksek Lisans Tezi, 2013

3  Buharî, “Cenaiz”, 69; Müslim, “Mesâcid”, 63; Nesâi, “Cenaiz”, 295, 339, 299

4  Muhiddin Bağçeci, Mefail Hızlı, “Türbe ve Kabir Ziyaretleri Hakkında Dinimizin Ölçüleri Nelerdir?”, www.sorularlaislamiyet.com

Yayın Tarihi: 30 Ekim 2021 Cumartesi 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26