banner17

Chicago'ya Benzemek ya da Karacaahmet Mezarlığı'nda Ne Oldu?

Çok bilinen ama üzerine konuşulması uzun süre yasak olan bir cinayet dosyasından bahseder gibi konuşmalıyız: Karacaahmet Mezarlığı'nda ne oldu? Sadullah Yıldız yazdı.

Chicago'ya Benzemek ya da Karacaahmet Mezarlığı'nda Ne Oldu?

“Yirmi yıldır yolum Karacaahmet’ten geçiyor. Hele son üç yıl içinde yolumuz Karacaahmet’e öylesine saplandı ki, bir bıçak gibi… Yeni yol; selvi, mezar, mezar taşı, demir parmaklık, çiçek, fidan demeden tümünün köküne kibrit suyu sıkmış. Benim bu mezarlıkta yatan can ciğer arkadaşlarım vardı. Belki her Allah’ın günü dört tekerleğimle onları dört defa çiğniyorum. Taşları nerede, başları nerede, elleri avuçları nerede?”

Sizin de tüylerinizi diken diken ediyor mu? Bu satırları geçtiğimiz yüzyılın dertli adamlarının belki en muzdariplerinden Süheyl Ünver yazmış.

Çok bilinen ama üzerine konuşulması uzun süre yasak olan bir cinayet dosyasından bahseder gibi konuşmalıyız: Karacaahmet’te ne oldu?

Süheyl Ünver, İstanbul’un hâlâ en büyük tarihî kabristanı olan Karacaahmet için uzun bir mücadeleyi hayatının tam ortasına yerleştirmiş ve ‘arta kalanlar’ için elinden ne geliyorsa bezletmiş biri. Kendi miras kavgasını yürütür gibi bütün memleket adına ve hepsinin suskunluğu yerine konuşmuş, koşturmuş ve vicdanını serinleterek dünyadan ayrılmış. Süheyl Ünver.

Karacaahmet Mezarlığı gibi yek başına devasa bir tarih mirasını bahis mevzusu edeceksek onun adı anılmaksızın mesele pek akim kalırdı. Bu yazı boyunca da adını yer yer hatırlatmaya devam etmeliyiz çünkü böyle olmaksızın pek vefasızlık ederdik.

“Her Allah’ın günü dört tekerlekle dört defa çiğneniyorlar”

Üsküdar iskelesinden yirmi dakika, Harem civarından daha da kısa süren bir araç yolculuğuyla Karacaahmet Mezarlığı’na ulaşılabiliyor. Yani şehirden uzak bir yerden söz etmiyoruz. Uzak değil ama kopuk da değil mi? Ne yazık ki kopuktur. Esasen bu başka bir konunun alanına dâhil ediyor bizi ancak şu kadarını tespit etmekte fayda var: Dünyevîleşmemiz ve biçimsiz bir toplum hâline gelmemizde mezarlıklarla aramıza kalın duvarlar örmemizin ciddi bir katkısı var.

İslam Ansiklopedisi, Üsküdar’daki bu tarihî alana ilk defnedilenlerin 1352’de, Orhan Gazi devri ile başladığını söylüyor. Her ne kadar Hans-Peter Laqueur, “1453’ten önce burada herhangi bir Türk-İslam mezar taşı hayal ürünüdür” diyorsa da zaten yakın kaynakların başlangıç tarihlendirmeleri arasındaki en uzun farklılık budur. Kabristan genel olarak 15. yüzyıl başı-ortası civarına tarihlendirilir. Karaca Ahmed de Anadolu’nun İslamlaşmasında rol oynamış abdalan-ı Rum’dan bir şahıstır.

Bugün için İstanbul’un en büyük mezarlığı denilen Karacaahmet, aslında bugünkünün -dile kolay- en az üç katı kadar bir çaptaymış. Necdet İşli, mezarlığın güney sınırlarının Kızıltoprak (Zühtü Paşa) Camii’ne dek indiğini söylüyor. Bu da şimdiki araziden üç kattan fazla bir büyüklük anlamına gelir. O yok olan bölümler şimdi, Ünver’in yukarıda söylediği gibi, “her Allah’ın günü dört tekerlekle dört defa çiğneniyorlar.” Türk tarihinin ne kadarının o yollar-apartmanlar-çöplükler altında kaldığını bile tespit etmiş değiliz. Bu konuda sızlanmanın bir şeye yarayacağı yok ama sızlanmak da bir iş, şu anki seviyemizde.

Karacaahmet’in bir bölümünde ne eski mezarlara dokunulabiliyor ne de o arazi tanımlanabiliyor

Buradaki tahribat mezarlığın tamamen ortadan kaldırılıp izlerinin silinmesi şeklinde olmaktan başka, bir de üzerine yeni bir mezarlık koymak biçiminde tezahür etmiştir. Yine Necdet İşli’nin DİA’da verdiği bilgiye göre “mezarlığın bazı adaları belediye hizmetleri kapsamına alınarak istimlâk edilmiş, eski mezar taşları yok edilerek tamamen yeni bir kabristan hâline getirilmiştir.”

İBB ile tapu idaresinin verdiği kadastro ada numaralarının farklı olmasından doğan aykırılık sebebiyle bu büyük kabristanın ‘mezarlık dışı’ sayılması gibi garip bir sonuç çıkmış. Bu sebepledir ki şu an Karacaahmet’in bir bölümünde ne eski mezarlara dokunulabiliyor ne de o arazi tanımlanabiliyor. “Günümüzde defne açık bölgelerde hızlı bir mezar taşı katliamı söz konusudur. Defne kapatılmış bölgeler ise iklimin ve zamanın tahribine terk edilmiştir.” (İşli)

IRCICA’daki bir konferansında ise İşli’nin aktardığı, şu anda bu büyük alanı çevreleyen duvarların aslında mezarlığın esas duvarları olmadığı: “Mezar taşlarını gözlerden gizlemek için mezarlık iki metre yüksekliğinde taş duvarlarla çevrildi; hem de klasik Osmanlı mimarisi örneği küfeki mezarlık duvarları, aile sofa ve hazireleri yok edilerek.”

Uzun süredir mezarlıklarla ilgili yerinde gözlemler yapıyorum, bundan önce de yaşadığım bir zorluk olan fotoğraf meselesine İşli şöyle temas ediyor: “Fotoğrafı bulunmayan, kataloğu yapılmamış, ilmî parselasyonu bile olmayan 50 hektardan fazla engebeli araziye sahip bu mezarlığın ilk adımda duvarlarla kapatılması, sonra da içeride fotoğraf çekiminin yasaklanması ilme ve akla, hele hele şeffaflığa hiç mi hiç sığmaz.”

Sadece Karacaahmet değil herhangi bir mezarlığı fotoğraflayabilmek için özel izin almak gerekiyor. Birkaç defa güvenlik görevlileri tarafından ikaz edildim ve bir defa da içinden çıkılmaz ve sonuçsuz bir bürokrasiye maruz kaldım. Böyle hımbıl ve aptalca bir uygulama için neye göre, niye gibi sorulara vakit gerçekten var mı bilmiyorum. Mezar taşı kırmanın herhangi bir suç teşkil ettiğini sanmıyorum çünkü metre kareye bu kadar suçun düştüğü bir alanda azıcık da olsa dikkat çekmeliydi, ama fotoğraf çekmekte diretirseniz suç oluyor.

2007’de tertip edilen “Karacaahmet Mezar Taşları ve Mezarlık Kültürü” konulu panelin konuşmacılarından Nazan Sezgin hanımefendi, bu ‘gizleme ve örtme’nin manasını veryansın ile faş ediyor: “Mezarlıklarımızda yeni uygulamaya konan fotoğraf çekme yasağı mezarlıklarımızdaki Osmanlı mezar taşlarında görülen tahribatı gizlemeyi hedef aldığından zamanlama açısından bir ihanet ve acı bir talihsizliktir.”

O abideler bu mezar taşlarının yanında çocuk oyuncağı kalır

Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Karacaahmet için uzun bir mücadele veren Süheyl Ünver -Allah onun kabrini pür nur etsin- paha biçilmez güzellik ve önemdeki taşların elden kayıp gitmesine gün be gün şahitlik etmiştir, yani tarihe şahitlik. Öyle mezar taşlarından söz eder ki, “cumhuriyetin 50. yılına kadar diktiğimiz abideler bunların yanında çocuk oyuncağı kalır.”

Yıkım ve talanın sistemli olarak başladığı 1950-60 arasında (Karayolları dozerlerinin mezarlığa girişi) Süheyl Ünver de tam oradadır. Her biri hazinelere değer insanlara ait hazine değerinde taşlardan başarabildiği kadarını kurtarmaya çalışır. Ünver bu konuya hakikaten bir anne merhameti ve burukluğuyla yaklaştığını öyle belli eder ki…

İlgili defterinin 22 Ekim 1957 tarihli notunda şunlar yazılı: “Bugün Karacaahmet’i bozacak mühendislerle buluştuk. Hekimbaşı Benderekli Mehmed Said Efendi’nin (vefatı 1242) taşını ve oğlunun taşını istimlâke tâbi olmayacak iç kısmına nakil teşebbüsüne geçtim. (…) Yol açılır, aklım erer fakat bizim mührümüzün lahdi olan Karacaahmet böylesine tahrip edilir mi? Yazıklar olsun!”

Tıpkı 2016’nın Ekim ayında gidip görebileceğimiz gibi bir hafta önce yerinde duran taşların bugün yok oluşu daha o günden başlamış. Süheyl Ünver yukarıda kurtardığını yazdığı Hekimbaşı Benderekli Mehmed Said Efendi’nin hakiki bir sanat eseri olan mezar taşının akıbetini bir satır sonra şöyle anlatır: “23 Ağustos’ta bu taşı aramağa gittim. Maalesef dikilmiş göremeyerek, bulamadık, üzüldüm.”

Evet, her gün bir mezar kitabesinin daha kaybolup gitmesi bir mecaz değildir. Necdet İşli de dün dikili bulunan “Reisülhattatin Trabzonlu Ömer Vasfi Efendi ve şair Enderunlu Vasıf Efendi’nin mezar taşları, niceleri gibi bugün yerinde dikili değildir” diyor. Yahu bu adam bir reisülhattatin! Osmanlı gibi hat sanatına öncülük etmiş bir merkezde hattatların başına seçilebilmiş birinin imzasının bu şehrin her yerinde yazılı olması lazım değil mi! Mezar taşını kaybetmek de ne oluyor!

Süheyl Ünver’in defterine düştüğü kısa bir Yahya Kemal hatırası, insanı dalacağı çok uzun ve zahmetli bir girdabın eşiğine kadar getirip çaresizce bırakıyor: “Ey büyük Yahya Kemal! Karacaahmet bizim temel taşımız, sözüme ‘bu fikri imzalarım’ buyurmuştun. Başını kaldır da bak!”

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 07 Kasım 2016, 09:22
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20