banner17

Çeşmeler Birer Vakıftır ve Vakfın Mülkiyeti Allah'a Aittir

İslam’da vakıf eserin mülkiyeti bizzat Allah’a aittir. O halde akarı kesilmiş bir vakıf, yıkılmış bir medrese veya suyu kesik bir çeşme aslında neyi akamete uğratmak anlamına gelmektedir? İstanbul’un tarihî çeşmelerini konuşurken neyin konuşulmakta olduğu bu netameli faktör de hesaba katılarak değerlendirmeye alınmalıdır. Sadullah Yıldız yazdı.

Çeşmeler Birer Vakıftır ve Vakfın Mülkiyeti Allah'a Aittir

Geçtiğimiz serüvenleri de hesaba kattığımızda nerdeyse altı yüz çeşmeye yaklaşan bir ‘tarihî çeşmeler külliyatı’ ile iki seneden bu yana sevgili okurla beraberiz.

İstanbul’un iyiden iyiye sahipsiz bırakılan çeşmeleri bizim için niye önemli olabilirler? Elbette birçok açıdan; medeniyetimizi kuran yapı taşlarından birini oluşturuyorlar, üzerlerindeki yazılardan yol açılarak tarihimizle ilgili ciltler dolusu bilgiye ulaşılabilir veya belki sırf güzel eşyayı seyrederek yaşamak arzumuz için ayakta kalmalılar.

Diğer yandan bakarsak suya ulaşmak artık eskisi kadar büyük mesele değil, su pahalı bir şey de değil. Öyleyse bu çeşmelerin hükmü bitmiş ve hepsi devirlerini geçirmiş olamaz mı?

Suya ulaşmak eskisi kadar büyük mesele değil ve su pahalı bir şey de değil; ama çeşmelerin suyunun akıtılmasının zaten bununla pek az alakası var. Şayet materyalist robotlara dönüşmemekte kararlı ve manevî dinamiklerine tutunmaksızın yol almakta gözü olmayan bir toplumsak, çeşmeler manevî kıymetleri sebebiyle zorunlu biçimde akıtılmalıdırlar. Çünkü bunlar vakıf eserlerdir ve İslam’da vakıf eserin mülkiyeti, ‘vakıf’ın şartları her çeşmede illa karşılanamayabilirse de genel vasıf itibariyle, bizzat Allah’a aittir. (Vakfın tarifi: Nef’uhû li’n-nâs ve mülkühû li’l-lâh. [Faydası insanların, mülkiyeti Allah’ın olan şey.])

Bu bilgi hesaba katıldığında işin rengindeki gökkuşağı edaları dağılır ve mesele birdenbire koyu bir keskinliğe kavuşur. Şu hâlde akarı kesilmiş bir vakıf, yıkılmış bir medrese veya suyu kesik bir çeşme aslında neyi akamete uğratmak anlamına gelmektedir? İstanbul’un tarihî çeşmelerini konuşurken neyin konuşulmakta olduğu bu netameli faktör de hesaba katılarak değerlendirmeye alınmalıdır.

Ve bu durum hesaba katıldığında da ele alınan çeşmenin küçük, büyük, suyu az akan, süssüz veya şatafatlı olması gibi etkenler önem sıralamasında gerilere giderken önümüzde kocaman bir problem diğer bütün konu başlıklarını baskın şekilde gölgeler: Çeşmenin suyu akmakta mıdır?

Sorunun peşinden gidenleri cevabı da en az soru kadar rahatsız edecektir ama biz o esnada yol almaya devam edecek ve İstanbul’da şimdiye kadar listelemediğimiz çeşmelerden söz edeceğiz. İlk olarak mübarek belde Eyüp’e uğrayalım.

1.
2.
3.

Suları akıyor mu?

Semtin girişindeki Ayvansaray Caddesi’nde bulunan, künyesinde Fatih Sultan Mehmed’in muharebe başı olduğu yazılı Şeyh Abdülvedut Türbesi içinde 1324 (1906) tarihli bir küçük çeşme var. Musluğundaki büyükşehir belediyesine ait logo zannediyorum iki binlerin başlarında kullanılıyordu, çeşmenin son tamirini de o sıralarda geçirdiği düşünülebilir.(1)

Kabaca badana edilmiş bir gövdeden ibaret esere bu yolla zarar verilmişse de iki satırlık metinden, çeşmenin Sultan II. Abdülhamid’in hazinedarı Hüsnicemal Usta tarafından yaptırıldığı okunabiliyor. Bizzat sultanın hatıraları da şehrin farklı yerlerinde pek de iyi olmayan manzaralarıyla seyredilebilir. (Örnekler için tıklayınız.)

Diğer bir taneye Selahi Mehmet Bey Sokak civarında, Zal Mahmut Paşa Camii yolunda rastlarız (2). Devlet-i Aliye’nin stratejik görevlerinde bihakkın bulunmuş Nakkaş Hasan Paşa, defnedildiği türbesinin yol cihetine bir de çeşme inşa ettirerek ardında nefis bir hatıra bırakmıştır. Nişi içinde ikinci bir çeşme varmış gibi tasarlanan bu süslü güzelde mukarnastan istiridyeye, alemden rozete kadar çeşme süslemesini iddialı hâle getiren hemen her parçadan bir tane vardır. Araba park edilen yol kenarında kalmıştır ama yer yüksekliği erişilemeyecek seviyede değildir.

Buna mukabil, az ilerideki Zal Mahmut Paşa Camii girişinde, hemen sağdaki küçük çeşmenin suyu akmaktadır. Sütun işlemeli ve kıvrım yapraklı bir ayna taşından ibaret çeşmenin kurnası süslemelerinin zarar görmesine karşın yine de kendini belli eden bir genişliktedir.(3)

Beyoğlu civarını küle çeviren ateş tsunamisi

4.
5.

Suyu hâlâ akanlardan biri de Tophane’de, Defterdar Yokuşu başlangıcında sayılabilecek Karabaş Mustafa Ağa Camii’ndeki -şadırvan da denebilir- iki veçheli ve birçok musluklu çeşme (4). Üç ayna taşının her birinde rozet, ayna taşları arasındaki ikişer servi ağacı ve ağaçlar arasında birer rozet daha işlenmiş güzel bir mermer işçiliği var. Abdest alanlara veya sıcaktan bunalıp serinlemek için kıyısına yanaşanlara güzeli düşünmelerini böylece anlatmaktadır.

Karaköy’deki Beyazıd-ı Cedid Camii dış duvarının önünden geçerken yanından kaçıp uzaklaştığımız şeyin sıradan bir duvar olmadığını anlatan, musluğu -başlığı kopmuşsa da- hâlâ yerinde duran bir çeşme gözümüze çarpar (5). Kısa hikâyesi ise tepesine kondurulmuş iki ayrı kitabede anlatılmıştır.

1292 (1875) tarihinde yapılmış çeşmenin bir kitabesinde yapılma nedeni, caminin 1870 yangınında yanması olarak belirtilir:

“Bayezid Camii’ni mahvetmişti şiddet-i nâr
Nice ashab-ı hamiyet sa’y ile kıldı imar”

Niyazi Ahmed Banoğlu’nun İstanbul Cehennemi adlı kitapta bir araya getirilen yazılarındaki ilgili kısımda “İstanbul yangınların en mühimi” dediği ve Galata, Pera, Beyoğlu civarını küle çeviren bu ateş tsunamisi sonucu kaybedilen cami, civardaki hayırsever insanların gayretleriyle yeniden yükselmiş, çeşmesini ise Nidayi Sevim’in söylediğine göre Şekerpare Kadın inşa ettirmiştir. “Geçme iç ab-ı zülalden şifadır yâr u ağyara.”

Sonra imar ve parke taşları geldi

İstanbul’un saklı güzelliklerinden Mahmutpaşa semtinde iki çeşmeyi de bu civarda evvelden gördüklerimize ilaveten tespit etmeliyiz.

6.
7.

Hacı Küçük Camii aralığındaki çeşmenin mermer kitabesine harika bir istifle hakkedilmiş yazının söylediğine göre hâlâ esnafın sık sık kullandığı ve yaptıranına mezarda bol sevap gönderen çeşme, kitabesindeki ifadeyi haklı çıkararak hakikaten de “bi-tevakkuf cereyan eyler” durumdadır. Bir zamanlar camiyle birlikte yıkılmışsa da herhâlde cami önce, ardından da çeşme olmak üzere bu sevimli ikili yine bir araya gelmişler. Buna vesile olan da Başmusahip Sürur Ağa imiş.

Çeşme kitabesi 1289 (1872) tarihini taşımaktadır.(6)

Yine Mahmutpaşa Yokuşu’nda, Sultan Mektep Sokak köşesindeki Büyük Yıldız Han’ın yanı başında bir çeşme var ama üzerindeki basit hatlı besmele ve yeni harflerle “içilmez” yazısı dışında, ön cephesindeki çıkık mermerde “Mahmutpaşa esnafı tarafından” kelimelerinden başka şey okunmuyor. Bir de miladî 1755’e tarihlenen hicrî 1169 tarihi var ki kuvvetle muhtemeldir, bu çeşme parke taşlarına gömülüp mahvedilmeden önce, öteden beri civar esnafının gayretleriyle yaşamakta ve ihtiyaçlara cevap verebilmekteydi.

Sonra imar ve parke taşları geldi. Gerisini ise görebiliyoruz.(7)

Esrarengiz bir çeşme

Galata’da biraz da esrarengizlik taşıyan bir çeşmeyi ziyaret ile bu derlememizi noktalayalım.

8.

Hırdavatçılar Çarşısı’nın Tersane Caddesi’ne bakan girişindeki bu çeşme, beş satır-on dört bölümlük kitabesinde ifade edildiğine (Valide Sultan-ı alişan-ı vala rütbe kim) göre devrin valide sultanı tarafından ve sondaki h. 1109 tarihinin m. 1697’e denk gelmesi itibariyle de Emetullah Rabia Gülnuş Sultan hayratı olarak yaptırılmış.(8)

Ancak yine kitabede geçen “hamde’n-lillah oldu şimdi halvegâh-ı müslimin” ifadesindeki ‘halvegâh’ burada aynı zamanda bir tekke de inşa edildiğine mi (ki yine kitabede camiden de söz edilmektedir) işaret etmektedir yoksa çeşme başka bir yerden buraya taşınmıştır da burada herhangi bir yıkım söz konusu olmamış mıdır bilemiyoruz.

Bir başka gariplik zaten yukarıda sağlam -ama devrilmek üzere- duran kitabenin aksine alın bölgesinde, iki rozet arasındaki dört satırlık kitabenin tamamen kazınmış olmasıdır. Dikkatli bakılınca harfler az buz görülebilir gibi olmakta ama okunamamaktadır. Bu vandallığın hangi ara yapıldığının izi henüz elde yok. Çeşmenin genel bakımının yapılması gerekliliği de zikredilmelidir.

Bunlarla birlikte çeşmenin gidip görülesi, harika bir ayna taşı var. Bir sıra mukarnasın üstünde kümeler hâlinde kıvrım yapraklar dokuz koldan buluşarak bir kubbe meydana getiriyorlar ve en yukarıda, iki rozet arasındaki alem dahi sade değil; çevresi işlemeli. Suyu kesilmemiş musluğun iki yanında serviler duruyor ve kaybolmak üzereyseler de dikkatli gözler hemen orada iki sivri lâleyi görebiliyor.

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 30 Mayıs 2017, 16:24
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20