Çarkların değirmeninde zamane’vler

“Bizler maziyi aramıyoruz mazide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz.” Feyza Nur Sezer yazdı.

Çarkların değirmeninde zamane’vler

İnsanoğlunun yaratılmasıyla ona verilen görevlerden biri de yeryüzünü imar etmesidir. Anlam itibariyle “Umran” kökünden gelen imar; yalnızca belli bir zümreyi değil tüm insanlığı, yaşamı imar ile şenlendirme göreviyle sorumlu kılar. Yaratılışımız kadar evvel bir zamanda verilmiş bu görev, ilâhî emir2 ile belirlenmiş yeryüzü mimarının taşıması gereken özelliklerindedir.

Zaman; insanları, evleri, takvimleri ve daha birçok unsuru değiştirmiş ya da dönüştürmüştür. Ancak insanoğlunun zamanın kıskacı altına girmeyen sabit, değişmez kaygıları, aş ve mesken gibi ihtiyaçları hep var olmuştur. Toplum; ruhunun olduğu, sohbetin ve muhabbetin filiz verdiği, ana arter damarları canlı olan evlerden beslenir. Ev, bir diğer adıyla yuva; içerisinde hayat olan yaşadığımız yerdir.

Zaman henüz bizleri yaşamı idame ettirme hususunda yuvanın yerini Japonya’daki gibi kapsül evlere, yiyeceklerin yerini de haplara bırakacak kadar dönüştürmedi. Evin tek özelliği barınmak olduğunda, yaşamın merkezi, toplumun ana damarı olma konumundan uzaklaştığında, yuva gibi sıcacık isminden uzaklaşıp kapsül gibi hastaları ayakta tutmak için verilen bir ilaç ismi ile anılmaya başlanmıştır. Kültürünün büyük bir kısmını bu iki unsura; aş ve yuvaya borçlu olan toplumlar için böyle bir geçiş büyük bir zayiat olur.

İsimden cisme

Mesken kelimesinin anlam itibariyle “Sükûn”dan gelmesi, isimden cisme olan etkiyi açıkça ifade etmektedir. “3+1 daire”nin kullanımından yalnızca evin oda sayısıyla ve metrekaresiyle ölçülebilir bir metadan ilerisi olmadığı, matematik formülü gibi ifade edilmesinden de anlaşılmaktadır. Yan dairenizle aranızdaki yalıtımsız duvarlardan sızan seslerin gelmediği yahut üst katınızdan terlik seslerinin duyulmadığı, içinde oturana müşahhas ve mahremiyet alanı korunmuş evler, takdir edersiniz ki insanlar için sükûna daha yaraşır bir alan açar. Hantal eşyalarla doldurulmamış bir evin sükûn işlevini sağlıkla yerine getirebildiğini belirtmek için “Alan açmak” tabirini özellikle kullandığımı da vurgulamak isterim.

Şehir yaşamının şartlarında sıkça taviz verilen konulardan biri de genişlik. Diğer adıyla ferahlık. İnsan, ruhu gereği sonsuzluğa aşinalığından dolayı sınırlı olana karşı antipatisi olan bir canlıdır. Biraz tefekkür ettiğimizde insana kendisini iyi hissettirmeyen mekanların ortak özelliğinin basık ve dar yapıda olmaları karşımıza çıkar. Gökyüzü bu yüzden direksiz, deniz bu yüzden uçsuz bucaksız bir nimet olarak önümüze serilmiştir. Dolayısıyla mekân tasarımında da bu husus dikkat edilmesi gereken özelliklerin en başında yer almalıdır. Çünkü tasarımların en güzeli, şimdilik daha güzelini göremediğimiz için dünyadır.

Yüksek katlı mekanlardan en gözle görünür olanı, mahalle arasında dahi genişliğiyle ve kubbesiyle dikkat çeken camilerimizdir. Kubbenin insanda oluşturduğu sonsuzluk hissi ise yadsınamaz. Niyetim huzurun salt kot yüksekliğiyle ilişkisi olduğunu ispatlamak değil elbette. Yükseklik, genişlik huzura giden yolda yalnızca bir unsur niteliğindedir. Hadis-i Şerifte de belirtildiği üzere insana huzur veren unsurlar arasında “Geniş bir ev” geçmektedir. Bununla birlikte iyi bir binek, saliha bir eş de diğer unsurlar arasına katılmıştır.

Dünyayı değil kendini değiştir

Tüm bunlar farkındalığın eseri olarak değil de zamanın modası olarak üzerimize sindiği müddetçe tek bir unsurla, büyük evlerle, yıldızların izlendiği avlularla istenen huzura kavuşulamayabilir. Doğal yaşama yalnızca özeniyor-muş gibi yaparak, hafta sonları üç saatliğine yaşamalık, gezmelik, çekmelik ve övmelik bir yer olarak görülen; ömrünü geçirme tercihini ise hep yaşam şartları adı altında, sis ve islerle örtülü şehirden yana kullanmak zorunda kalarak yaşıyormuş gibi yapan yine aynı insan olduğu müddetçe…

Toplumu ve toplumu oluşturan değerleri onarmadan tek başınıza Ege sahilinde bir kasaba köyüne yerleşip şehir yaşantısını şahsi olarak reddettiğinizde münferiden kurtulabilirsiniz tabii. Çitlerinizi de dışarıdaki dünyaya sağlı sollu yerleştirdiniz mi tamamdır, kimseler rahatsız etmez sizi. İnsanca bir yaşam tercihi yapanları suçladığım da sanılmasın aksine nane çayı demleseniz de gelip içse insanlar. Ama hangi insanlar? Bir zamanlar komşusunun manzarasını gölgelememek için kendinden feragat eden, ihtiyacı olduğu hâlde çıkmadığı katlardan isâr denen yüce haslet okunan insanlar... Mahallenin iktisadi durumunu göz önüne alıp da “burdayım” denen evleri inşa etmekten sakınan insanlar… Yanında biteviye olan evin boyasına uygun renkte boya bulan, gözlerdeki dengeyi bozmayan insanlar... Yüksek katların alamet-i farikasının kıyamet olduğunu bilip de insanî ölçeği koruyan insanlar… Bizler nane çayı demleme hasletimizi değil de insanlarımızı kaybettik.

Zaman içerisinde sosyal ve kültürel açıdan genişlemek isteyen insanlar kasabalarını bırakarak şehirlere geçiş yapmışlardır. Ardında bıraktıkları sadece herhangi bir şehrin kasabası değil, bizatihi yaşantısı da olmuştur. Üzerlerine ister istemez sinen bir şehir yaşantısına mülhak olmuşlardır. Avluları olmadığı için bahçesine kazanlar konulamayan ve bedene şifa türlü türlü meyvelerin pekmezleri kaynatılamayan evlerde yaşamaya başlamışlar, odaları yalnızca ev ahalisine yeterli olduğu için misafir ağırlamaktan mahrum kalmışlardır. Hem yemeğin yendiği hem sohbetin yapıldığı hem de istirahat vaktinde yatakların serildiği çok işlevli meskenlerini unutmuşlardır.

Zamanla değişen tek şey şehirler ve şehirlerdeki insan sayısı olmadı. Karışan kültürlere mukabil çokça unuttuklarımız ve de yerine konulamaz değerlerimiz oldu. Mimarinin yalnızca müteahhit bilgisinden ibaret olmadığının, devrin sosyal yaşantısından, musikisinden, edebiyatından da okunabilen bir saha olduğunu keşfetmek isteyenler, kronolojik sırayla İstanbul’un görünümüne zaman ayırabilirler.

Balta ve düşüncesizlik

Geçtiğimiz Eylül ayında gezi rotamda Güneydoğu vardı. Dönüşte Sivas’a uğradık. Divriği Ulu Camii restorasyonda olduğu için merkezindekilerle yetinmek durumunda kaldık. Tam mukarnasları  inceleyip tarihi hakkında handakilerle birkaç kelâm edeceğim sırada Gök Medrese’nin penceresine takıldı gözüm. Gökdelenlerin bir mesajı vardı, okuyanlara. Her bir harfi, bir katla yazacak kadar büyük bir mesaj. Şaheserleri ezen tüm gökdelenlerin ortak yayın mesajıydı bu. Ardından İstanbul’a varışımızla başka mesajlarda vardı arşivimde. Zarif kuş evlerinin yerini dikenlerin almasından zalimliği okuyordum, Süleymaniye’nin yollarına dökülen betondan vefasızlığı, Fatih Camii’nin avlusundan kesilen servilerin hıncını da büyük avluda bedenimi hiddetle sürükleyen rüzgârdan okuyordum. Gövdesine ve sık yapraklarına çarpıp da yavaşlayan rüzgâr, artık çarpacak servi bulamadığında insanları yavaşlatacaktı. İnsanlar bilemedi rüzgârın bu kadar sarp esmesinin bir balta bir de düşüncesizlik eseri olduğunu. Yürüdüler, vardıkları Malta Çarşısı’nda bir cedelden çıkmış gibi “Oh” çektiler sadece.

Zamanın görünür ve yaşanır metinleridir mimari eserler. Ayan beyan eksiksiz ve saklanamaz arşividir kayıpların. Mesajlar arasında yıldızlılar da var en güzel dinletilerden olanlar da var. Dönemin musikisiyle, ahengiyle uyum içinde olan Selimiye Camii gibi. Terennümünü asırlarca sürdürür, duyulur kulaklardan kulağa bir ses: Bir zamanlar insana şifa hangi çayda, hangi kat yüksekliğindeydi?

Feyza Nur Sezer

Dipnot:

1  Ahmet Hamdi Tanpınar

2  Hud Suresi, 61

3  Müsned, 1/168

4  İslâm sanatında mimari yapılarda görülen geometrik bir bezeme çeşidi.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 00:15
banner25
YORUM EKLE

banner26