Cami ve Kur'an merkezli bir hayat sürüyorlar

Malezya ve Endonezya’da sıkça şahit olduğum ve oradan döndükten sonra her fırsatta anlatmaya çalıştığım cami ve Kur’an merkezli yaşam çabası gerçekten unutulmazlarım arasına girecek.

Cami ve Kur'an merkezli bir hayat sürüyorlar

Daha evvel, bir eğitim faaliyeti için gelmiş olduğum Malezya’ya dair izlenimlerimi ve diyaloglarımı içeren iki yazı paylaşmıştım. Bu yazıda da son izlenimlerimizle, veda ettiğimiz Güneydoğu Asya’nın güzel ülkesi Malezya, Endonezya’nın batısından güneye doğru uzayan güzeller güzeli Açe ve Malezya’nın komşusu Singapur’dan bahsedeceğiz.

Malezya’nın pazarlarından, insanlarının gelenek göreneklerinden, yiyeceğinden, mevsimlerinden bundan önceki iki yazıda bahsetmiştim. Ramazan’ın Malezya’daki havasını tattığım için çokça şükrediyorum Allah’a. Aksi takdirde Malezya’daki insanların İslâm ile olan diyaloglarını sosyal yaşamda bu kadar kısa sürede görmem mümkün olamazdı. Özellikle camilerle olan ilişkileri çok hoş. Bunu geleneksellik, sosyal yapı gereği vs. diyerek açıklama çabasında olacak bir sürü kötü niyetli insan vardır, olacaktır. Ama onların aksine biz, bu güzel ‘geleneğin’ sürükleyici ve Müslümanlığı toplum içerisinde görünür kılan vasfı yönüyle ele alarak, Türkiye’de de cami merkezli bir sosyal yaşama sahip Müslüman topluluk görme/ oluşturma duamızı etmiş olalım.

Bayram namazında İslam Üniversitesi’nde idik

Ramazan bayramına Malezya’da, Uluslararası İslam Üniversitesi’nde girdik. Kampüsü oldukça yeşil, çok farklı coğrafyalardan insanların olduğu, Türkiyeli Müslümanlarca da bilinen İslam Üniversitesi’nde okuyan Türkiye’den öğrencilerle, güzel insanlarla tanışma fırsatı bulduk. Bayram namazını Sultan Haji Ahmad Shah Camii’nde kıldık. Bu cami oldukça güzel bir mekâna sahip kampüs içerisinde. Genişliği bakımından da hayli büyük olan Sultan Haji Ahmad Shah Camii’nde kıldığımız namaz sonrasında üniversitede bulunan ve Kuala Lumpur çevresindeki bazı Türkiyeliler’in de katıldığı bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı ve muhabbet sonrasında birkaç ağabeyimle beraber Kuala Lumpur Büyükelçiliği’ne geçerek oradaki bayramlaşmanın sonlarına yetişip, insanlarla muhabbet etme şansı yakaladık. Büyükelçiliğin özellikle resmiyetten arınmış sıcak havasını belirtmeden geçemeyeceğim. Burada, Sadrettin isminde, o günden sonra Malezya’da sık sık görüştüğüm güzel bir arkadaş edindim. Bu anlamda, rastlantı olarak isimlendirilen ama ‘kader’ demekten büyük bir zevk duyacağım olaylar örgüsüne şahit olduğum için Allah’a teşekkür ediyorum.

Malezyalıların, yılın belirli günleri için, o güne has ciddi şekilde hazırlandıklarına şahit oldum ve öğrendim: Ramazan bayramı (Eid al- Fitr), Kurban bayramı (Eid al- Adha) ve İngiltere’nin ülkeyi terk ettiği gün olan Ulusal Gün (National Day -31 Ağustos). Ramazan bayramı için yaptıkları hazırlık bayramdan evvel başlıyor ve bu hazırlığın meyveleri bayramda yenmeye başlıyor, ta ki bayramdan 20- 25 gün sonrasına kadar. Bu süre zarfında, bayramda genelde aileleriyle birlikte olan Malaylar, sonrasında komşularını, iş arkadaşlarını, eski dostlarını evlerine ‘open house’ etkinlikleri için çağırıyorlar. Bu etkinlikler, ‘açık büfe’ olarak adlandırılan tarzda, ev sahibinin türlü türlü yemekler hazırladığı, onlarca misafirin geldiği güzel bir içeriğe sahip. Bu buluşmalara iki kere katılma fırsatı buldum. Bu etkinlikler gerçekten bayramın devamında, Müslümanlar arası diyaloğun gelişmesi, misafir ağırlama kültürünü devam ettirme bağlamında es geçilmemesi gereken ve belki de örnek alınması lazım olan bir olay. Türkiye’de anlattığım birçok insan bu geleneği duyunca çok mutlu oldu ve beğendi. Evet, insanların bayram vesilesiyle birbirleriyle olan muhabbetlerinin devam etmesi çok güzel gerçekten.

Malezya’ya asıl gidiş amacım olan eğitim sürecimi tamamlayana dek, Kuala Lumpur, Serdang, Putrajaya ve Cyberjaya‘nın dışına pek fazla çıkmamaya çalışıp, daha çok Malezya insanıyla bir arada bulunma çabasında olmuş ve de gözlem ile eğitim sürecim sonrasının planını yapmakla vakit geçirmiştim. Dolayısıyla, Türkiye’ye dönmeme 2 haftadan az bir zaman kala eğitim sürecim de bittiği için bu boş zamanı Malezya’nın dışında ve ona yakın olan bir ya da iki ülkeye daha seyahat ederek değerlendirdim.

Çok koşturuyor insanlar Singapur’da!

Malezya dışında ilk olarak Singapur’u ziyaret ettim. Singapur’da toplamda 20 saate yakın kalabildim. Singapur, dünyada sayısı çok fazla olmayan ‘şehir- devlet’lerden bir tanesi olup, sokaklarında polisin gerçekten hemen hemen hiç görünmediği, birçok yerinde (hayır, her yerinde mi desek acaba) kameranın olduğu ve dolayısıyla kuralları ihmâl etmenin çok zor olduğu, yine buna bağlı olarak dünyanın en güvenilir ülkelerden bir tanesi.

Singapur’dan hatırımda kalan, insanların çokça koşturması, her birinin bir yerelere yetişme çabası... Ben bu telaşı sevmediğimi anladım orada, insanları seyredince. Evet, İstanbul’un merkezinde, her şehrin en kalabalık bölgelerinde gördüğümüz manzaradan pek farklı değildi ama hepsinden daha yoğundu. Bu kadarının insanın fıtratına ters olduğu gerçeğini biliyoruz. Hızın duygularımızı yiyip bitirmesi gerçeği bir kere başlı başına yürekleri daraltan bir gerçek! Singapur hızla ve çok da fazla hatırlamak istemeyeceğim anılarla bitiverdi.

Sonunda, Açe!

Singapur’dan sonra ise Asya topraklarında en fazla merak ettiğim coğrafyaya gitme vakti gelmişti: Açe (Aceh)! 2004’te meydana gelen tsunami ile yüreklerimizin en hassas bölgesine kazınan, güzel bakışlı insanların coğrafyası Banda Açe (Banda Aceh)! Açe, Endonezya’nın eyaletlerinden. Banda Açe ise Açe’nin bir şehri. Toplamda 5 gün geçirdiğim Endonezya sınırları içerisinde Banda Açe’de idim. İHH’nın İstanbul Yetimhanesi’nde geçirdiğim geceleri ve gündüzleri dışında sürekli Açe’yi, bana refakat eden Munawar ve İqbal kardeşlerimle motosiklet üzerinde tanıdım, dolaştım. Günümüzün çoğunu oradan oraya giderek geçirdik, insanlarla muhabbet ettik. Açe insanının garibanlığı, en saf ve mükemmel anlamıyla bir garibanlık bu, onlarla konuşunca o kadar güzel beliriveriyor ki... Garibanlığa ‘güzel’ denilir mi dememek lâzım; zira bakışların bile çok derin anlamlar içerdiğini unutmamalıyız.

Açe’yi uzun uzun anlatmak istiyorum aslında ama kelimelere o kadar derin anlamlar yüklemem lâzım -ki az sayıda cümle ile tarif ancak o şekilde mümkün olur- ama onu da ben yapamam. Dolayısıyla lafı çok fazla uzatmamaya çalışacağım. Her uçak seyahatinde bence en eşsiz anlar, inişe geçmeden evvel ineceğiniz yeri yukarıdan seyretmek... Bir de ilk defa ziyaret ettiğiniz bir coğrafya ise, bu çok daha gizemli bir hâl alıyor (Malezya da ilk defa ziyaret ettiğim bir yer olmasına rağmen Açe için hissettiklerimi hissetmedim uçak inişte iken). Ben Açe’yi yukarıdan seyrederken hiçbir şey düşünmedim. Yemyeşilliği ve anlatılan sadeliğini yaşamaya çalıştım sadece. Ve havalimanından çıkıp motosikletlerimizle daracık yollarında süzülürken Açe’nin, az önce yukarıdan seyrettiğim o yeşilliğin içinde yüzer gibi hissettim kendimi. Yer yer durakladığımız bölgelerde insanlarıyla sohbet etme imkânını İqbal ve Munawar sayesinde buldum; Açeliler’i daha iyi tanıdım. Bir bölgeyi gezerken turist edasıyla değil de, oranın insanını anlamak maksadıyla gezmeye çalışmanın güzelliğini bir kez daha gördüm. Konuştuğum hemen hemen her Açeli’ye beni ‘Esad’ olarak değil de ‘Osmanî’ olarak tanıtmalarının gerçekten önemli bir ayrıntı olduğunu farkediverdim. Zira çoğu Asyalı’nın İngiliz hayranlığını adeta ‘asilce’ reddeden Açeliler, Osmanlı’dan birinin kendilerini ziyaretine fazlasıyla heyecanlanıyorlardı.

Ziyaret ettiğimiz bölgelerde özellikle “Tsunami Gemisi” olarak bilinen Kapal Apung’u ziyaret ettiğimizde gemiye çıkıp da denize ne kadar uzak olduğumuzu görünce, tsunaminin şiddetini anlayabildim. Tsunami sırasında denizden karaya sürüklenen bu gemi, düzeltilip sürüklendiği yere sabitlenmiş ve insanların ziyaretine açık. Ücretsiz olması da ayrıca sevindirdi beni. Endonezyalılar’ın ziyaret ettiklerini görmek de ayrıca sevindiriciydi. Zira afet ve savaş gibi geçmişte yaşanan ‘unutulmazlar’ın unutulması, en azından özü ve anlamı itibariyle bile olsa hatırlanmaması kötü bir durum ama bu çok şükür en azından görünürde Açe’de olmayan bir durumdu.

Yetimler çok güzel!

Az önce de bahsettiğim gibi, Açe’de geçirdiğim 5 gün boyunca İHH’nın İstanbul Yetimhanesi’nde konakladım. Zaman zaman yetimlerle muhabbet etme şansı buldum, onların haftaiçi ve haftasonu hayatlarının nasıl geçtiğini gözlemleyebildim. Daha önce Haripur’daki yetimhaneye de gitmiştim ama Açe yetimhanesinde daha fazla zaman geçirme şansı buldum. İHH’nın açtığı ve açacağı yetimhaneler için sürekli paralar toplanır, kermesler düzenlenir ve ortada bir ‘yetimhane’ kavramı vardır, evet ama bunu yakından görmek, orada bize bırakılan güzel emanetlerin yaşamlarına birkaç günlüğüne de olsa şahitlik etmek bambaşka bir duyguydu. Sosyal medyada paylaştığım bir fotoğrafa çok sevdiğim abim Fatih Bacağıkırık’ın yaptığı yorum çok doğruydu; dünyanın en huzurlu mekânlarından birindeydim. Yetimler her gün sabah namazından sonra günlük uğraşlarına başlıyorlar. Okullarına gidiyorlar, oyunlarını oynuyorlar, kitaplarını okuyup eğitimlerini alıyorlar, zaman zaman film izliyorlar, zaman zaman seyahat ediyorlar. Ama her halükârda sürekli beraber oldukları bir aileleri yok. Akşam eve gittiklerinde gözlerinin içine bakan, onları kollarının arasına alan, doyasıya öpen bir anneleri ya da babalarının olmaması kelimelerin tümünün bir araya gelse de ifade edemeyeceği kadar anlamlı bir hatırlatma olsa gerek bu aşamada...

Burada bir gezi rehberi/ kılavuzu hazırlamıyoruz. Yalnızca gezip görme şansı elde ettiğimiz coğrafyalarda aldığımız notlardan aktarılmasını gerekli gördüğümüz olayları naklediyoruz sizlere. Allah gönülden isteyen, gönlü güzel olan herkese nasip eder böyle bir yolculuk inşallah. Malezya ve Endonezya’da sıkça şahit olduğum ve oradan döndükten sonra her fırsatta anlatmaya çalıştığım cami ve Kur’an merkezli yaşam çabası gerçekten unutulmazlarım arasına girecek. Bunun insanların hayatına aksetmesiyle alâkalı yorumları orada daha uzun süre kalarak yapabiliriz belki ama bir vakit namazında Açe’deki Osmanlı mezarlığının yanındaki camide çocukların sayısının ciddi anlamda fazla olduğunu görmek nasıl sevindirmesin insanı? Her tarafa koşturan bu güzeller, yeni gelen misafirlerine ‘selam’ demekten de uzak durmayarak çocukça güzelliklerini bizlere yansıttılar. Namazdan sonra hep birlikte başladıkları ders için toplanmalarını, camiden ayrılmadıklarını öğrenmek ve görmek oldukça mutlu etti bizi.

Ayrılık hep zor olur. Ama bir coğrafyadan ayrılmanın beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmezdim. Bitirirken, Açe’deki yetimhanede yetimlerle yaptığımız duaya ‘amin’ diyelim beraberce: “Allah’ım, bizleri burada bir araya getirdiğin gibi ahirette de buluştur!”

 

Esad Eseoğlu özleyerek anlattı Asya coğrafyasındaki anılarını

Yayın Tarihi: 29 Eylül 2014 Pazartesi 11:41 Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2014, 17:11
YORUM EKLE

banner19

banner36