banner17

Bulgaristan'da güzel insanlarla tanıştık

'Nice hikâyeler dinlediğimiz, unutulmaz manzaralarla karşılaştığımız, çok sevdiğimiz Bulgaristan...' Fatih Alibaz Dursun, güzel mekanlarda güzel insanlarla tanıştığı Bulgaristan seyahatinden notlarını aktarıyor.

Bulgaristan'da güzel insanlarla tanıştık

Beyoğlu Anadolu İmam- Hatip Lisesi’nden bir grup son sınıf talebesi olarak, okulun desteğiyle “Nadejda” (ümit) projesi kapsamında Bulgaristan’a beş günlük bir ziyarette bulunduk. Gittiğimiz her yerde pek hoş karşılandık. Bize, Bulgaristan’ı ziyaret eden ilk imam-hatip olduğumuzu söylediler. Daha önce gelen meslek liseleri, anadolu liseleri olmuş. Bu habere hem sevindik hem de üzüldük. İnşAllah bundan sonra daha çokları ziyaret eder bu Osmanlı toprağını.

Tabi eklemeden geçmeyelim, Bulgaristan; nüfusunun yaklaşık %15-20’si Türk olmasına rağmen Türk düşmanlığını devlet politikası haline getirmiş bir ülke ve tarihi korkuları hâlâ sürüyor. Bu sebepten Türkiyeli Türklerin topraklarını ziyaret etmesinden dahi rahatsızlık duyuyorlar. Komşu olmamıza rağmen çok katı bir şekilde vize uygulamasına tâbi tutuyorlar gidip görmek isteyenleri. İnşAllah o toprakları tekrar alırız da, bu düşmanlık biter ve ülke özüne geri döner.

Bu arada, bizden hiçbir yardımı esirgemeyen, Bulgaristan içinde ve dışındaki hizmetlerde emeği geçen Basri Çalışkan, Ramazan Aga, Ahmet Bozov, Haluk Yıldız, Selman Oğuz, Erhan Receb, Recai Yıldız, Selim Mehmed, Mustafa Pehlivan, Ersin Ahmet, Taner Yahya, Nazmiye Arifova, Vedat Ahmed, Beyhan Mehmed, İsmail Cambazov, Sefer Hasanov, Mustafa İzbiştali, Nutfi Alaaddin, Muzaffer Gedikoğlu, Ertan Muharrem, Ekrem Özler, İdris Sağır, Şerif Hüsnü, Şakir Ahmetçikov, Mehmet Ala ve İmam Ahmet’e tek tek teşekkür ediyoruz. Ayrıca bize her türlü desteği veren Beyoğlu AİHL müdürü Mahmut Yelek’ten de Allah razı olsun.

Orda bir ülke var Tuna’nın ardında

Bulgaristan… 500 yıllık bir Osmanlı beldesi. Yeşil Tuna’nın, şanlı Meriç’in, coşkun Arda’nın topraklarını ıslattığı, bereketin oluk oluk fışkırdığı yeşil bir cennet. Ne yazık ki hemen her Osmanlı bakiyesi gibi terk edilmiş. Ülkedeki Türklerin çoğu hicret etmiş. Eserler muharrep, camilerin boynu bükük, Müslümanlar yetim. Sosyalizm belası yetmiş yılda beş asırlık Osmanlı tesirini silmeye yetmiş. Ancak yaklaşık yirmi yıldır insanların silkinmesi için uğraşan, çalışan İslami hareket meyvelerini vermeye yavaş yavaş başlamış. Tabii Bulgaristan Türkleri için en mühim şey Türkiye’nin desteği. Türkiye olmadan İslam’ın tekrar bir güneş gibi parlaması mümkün görünmüyor Bulgaristan’da.

Biz de Osmanlıyız

İlk durağımız öğle namazını eda etmek için durduğumuz Hasköy’dü. Bulgarlar bu şehre Haskovo diyorlar. Bu küçük şehirde fazla kalamadık, ancak bizi karşılayan cami hizmet görevlisi Ramazan Aga’nın söylediği söz hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Biz de Osmanlıyız evladım.”

Hasköy’de bir Çarşı Camii bir de Eski Cami var. Çarşı’daki büyük ve güzel camiyi komünistler kundaklamışlar zamanında. Fakat İstanbullu bir hayırsever olan Hasan Parlak camiyi aslına uygun olarak tekrar yaptırmış. Hatta camiye onun adını vermişler. Allah razı olsun. Şehirde iki camiden başka bir de saat kulesi var Osmanlı’nın yaptırdığı. Hemen yanı başına da Bulgarlar nispet olsun diye ucube bir saat kulesi dikmişler. Koca bir devletin izini yok etmenin yolunun dil ve mimariden geçtiğini bir kez daha düşündürüyor bu yapılanlar. Ramazan Aga’yla vedalaşıp ikinci durağımız Mestanlı’ya doğru yola çıkıyoruz.

Arda boylarında kırmızı erik

Ülkenin güneyine, Arda boyuna gidiyoruz. Bölge şehirlerinden Kırcaali ve çevresi Bulgaristan genelinde Türklerin daha yoğun olarak yaşadığı bir yer. Buralarda İslami hayat kuzeye nazaran çok daha kuvvetli. Mestanlı’da Ahmet ve Haluk Hocalar karşılıyorlar bizi. Onlar, oradaki imam- hatip lisesinin idarecileri.

Mestanlı İmam-Hatip’in (oradaki adıyla Sodu Momçilgrad) 120 öğrencisi var. Türkiye Diyanet Vakfı yeni, büyük, güzel bir okul binası ve yurt yapmış. Oldukça nezih bir okuldu Mestanlı İHL. Hemen yakınlarında öğrencilerin de zaman zaman namaz kıldırdığı camileri var. Onuncu sınıf talebesi Selman gezdirdi bize Mestanlı’yı. Selman, aslen Malatyalı. Babası başkent Sofya’ya ticaret yapmak için yerleşmiş ve Selman da burada büyümüş. Mestanlı İHL’de böyle biriyle karşılaşacağım aklıma gelmezdi doğrusu. Allah razı olsun, bizlere çok güzel bir şekilde gidişatı anlattı. Okuldaki en büyük sıkıntı –maalesef- Pomak Türkleri ile diğer Türkler arasındaki çıkan husumetmiş.

Pomaklar, Bulgarca konuşan bir Türk topluluğu. Gavurlar bu beyaz yüzlü Müslümanların Türkçe konuşmuyor olmasını fırsat bilip fitne kazanını kaynatmışlar. “Siz Türk değilsiniz. Tipiniz slav tipi, diliniz Slav dili. Türk caniler sizi zorla İslamlaştırmış. Özünüze dönün. Siz Bulgarsınız.” şeklinde propaganda yapmışlar. Tıpkı Sırp köpeklerinin Bosnalılara “Siz Sırpsınız, Osmanlılar sizi Türk yaptı.” demeleri gibi. Bu çirkin iddiaların istidlali için epey uğraşmış Bulgar devleti. Çünkü biliyor ki Türk demek, İslam demek. Türk demek cihat demek. Biliyor ki Pomaklara Bulgar olduğunu kabul ettirirse Hıristiyanlığı da kabul ettirecek. Eskisi kadar olmasa da hâlâ mevcut bu safsata. Tesiri maalesef hâlâ görünüyor. Pomakların birçoğu kendini ayrı bir millet olarak tanımlıyor.

Okuldaki husumetin bu mevzuyla biraz ilgisi var. Pomaklar İslam'la ilgili dersleri Türkçe işlememekte ısrar ediyormuş. Bu tarz meseleler de ayrışmaya sebep oluyor. Pomakların yapı olarak çok inatçı insanlar olmaları da cabası.

Ama yeri gelmişken söyleyeyim, Pomaklar gerçekten de ilginç insanlar. Bir şeye bağlandılar mı asla bırakmamak gibi bir huyları var. Bu yüzden çok sağlam Müslümanlığı var birçok Pomak’ın. Ancak maalesef tamamen Bulgarların iddiasını kabul edip irtidat eden de var.

Tertemiz bir Türk şehri: Kırcaali

Mestanlı, Kırcaali’nin bir ilçesi. Mestanlı’ya gelmişken Kırcaali’yi de ziyaret ettik. Kırcaali, küçük bir şehir. Fakat Türk yoğunluğu oldukça yüksek. Recai hocanın söylediğine göre %80 civarındaymış. Etraf köylerin birkaçı hariç hepsi tamamı Türklerden oluşuyor. Şehrin adı kurucusu olan Gazi Kırca Ali’den geliyor.

Kırcaali’de bizi, Sivaslı Recai Hoca ve Müftü vekili Erhan Hoca karşıladı. Esprili sözleri, güleç yüzü ve sempatik hareketleriyle çok sevdik Recai Hocayı. Neredeyse 1500 km uzaktan gelmesine rağmen kendi memleketi gibi sahiplenmiş Kırcaali’yi. Erhan Hoca da misafirperverliği ve cömertliği ile taht kurdu gönlümüzde.

Kırcaali’de bir Rüşdiye var ki dillere destan. Osmanlı’nın son dönemlerinde inşa edilmiş, Batı ile Osmanlı mimarisinin mezcedildiği bir şaheser. Bahçesinin iki yanında havuzlar, palmiyeler, çeşit çeşit ağaçlar var. Alt tarafı ortaokul diye düşündüğümüz bir binayı dahi Osmanlı, öylesine güzel yapmış ki insan “Sen ne büyük devletsin ey Osmanlı” demekten kendini alamıyor. Tabi Bulgarlar için durum daha farklı. Bu güzelim binayı müzeye dönüştürmüşler. Kapısına da bu binayı kendilerinin inşa ettiklerine dair palavralar yazmışlar. İçimin sızladığını hissettim bunları görünce. Ancak yaşadığım ülkede çok daha büyük bir eser katliamı olduğunu düşünerek (Ayasofya’mızın minareleri suskun hâlâ), en azından yıkmamışlar, diye kendimi teselli ettim.

Bir de baraj var Arda Nehri üzerinde. Bulgaristan’daki pek çok şey gibi sosyalistler tarafından inşa edilmiş. Şu an stratejik kabul ediliyormuş, gezerken başınızda polis duruyor, fotoğraf- video çektirmiyorlar. Baraj çok ilgimi çekmese de bu nehri yakından görmeyi çok istiyordum. Çünkü nehirler bir milletin aşklarını, acılarını, dertlerini, sevinçlerini kısacası kaderlerini paylaşır. “Arda Boyları” türküsüne bakar mısınız: “Arda boylarında kırmızı erik/ Halime’nin ardında on yedi belik/ ah anneciğim ah anneciğim yaktın ya beni/ bu genç yaşta denizlere attın ya beni (…) Arda boylarına ben kendim gittim/ Dalgalar vurdukça can teslim ettim (…)” Birbirini ölümü göze alacak kadar seven Recep ile Zeynep’in Arda nehrinde biten hüzünlü hikayesinin türküsüdür bu türkü. Kim bilir Zeynep ile Recep gibi daha nice hikâyeler barındırıyordur bu coşkun nehirler!

Podkova’daki camiye hayran oldum

Podkova köyü var Mestanlı’ya yaklaşık 20 kilometre mesafede. Burada bir cami var ki hayran oldum. Caminin ismi Yedi Kızlar Camii. Böyle denmesinin sebebi nişanlıları savaşta şehit olan yedi gelinlik kızcağızın çeyizlerini satarak bu camiyi yaptırmış olmaları. Bu hikayesi oldukça dokunaklı caminin yapılış şekli de oldukça ilginç. Camide hiç çivi kullanılmamış, tamamı birbirine geçmeli ahşap parçalardan oluşuyor. Bir gün yolunuz düşerse, caminin avlusunda medfun olan baniyelerine de bir fatiha okumadan geçmeyin.

Ustina Müslümanlar Okulu

Mestanlı İHL misafirhanesindeki gayet güzel konaklamamızdan sonra Filibe’nin bir köyü olan Ustina’ya doğru yola çıktık. Rodop dağlarının eteğinde, Türklerle Bulgarların beraber yaşadığı iki bin kişilik bir köy burası. Ustina’da Hacı İsmail Davulov tarafından yaptırılmış, sonrasında Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın hoca gönderip eğitime hazır hale getirdiği bir imam yetiştirme okulu var. Bu arada İsmail Amca geçtiğimiz kış ahirete irtihal etmiş, Allah taksiratını affetsin. Bir fatihayı çok görmeyelim bu hacı amcamıza.

Ne yazık ki Bulgaristan’daki İHL’lerde Kuran dersleri oldukça yetersiz. Talebelerin çok büyük kısmı da herhangi bir temeli olmadan geldiği için fazladan gayret göstermeyen imam hatip mezunları imam olacak donanıma sahip olamıyor. Dahası, imam-hatip mezunlarının çoğu maaşların düşüklüğü ve dine olan ilgisizlik ve hakir görme gibi sebeplerden dolayı imam olmak istemiyorlar. Hakeza ilahiyat okumak isteyen de çok az. Bu imam yetiştirme kursu da Bulgaristan için oldukça büyük bir açığı kapatıyor.

Fakat yaklaşık on yıllık bir geçmişi olan Ustina Müslümanlar Okulu’nun kısacık tarihinde bazı üzücü hadiseler var. Okulun ilk iki yılından sonra, okul o dönemin imam açığını büyük ölçüde kapattığı halde; bu okulun ehemmiyetini ve Bulgaristan’ın içinde bulunduğu ahvali anlayamayan birtakım cahil “büyükler” tarafından etkisiz hale getirilmiş, okulun idarecilerinin, hocalarının işlerine son verilmiş. Öğrencileri “çingene”, “edepsiz” vs. şeklinde hakir görülmüş. Oysa Bulgaristan gibi komünist zulmü altında inim inim inlemiş, dilinden, dininden koparılmış bir memlekette insanlardan nasıl edep, haya, ihlas abidesi gibi davranması beklenebilir? Bu, hiç şüphesiz uzun bir süreç sonunda gayretle çalışarak elde edilecekti. Fakat sabredememiş bu her şeyi bilen abiler. Uzunca bir süre kapalı duran bu hizmet yuvasından insanları mahrum bırakanlar bunun hesabını nasıl verecek? Allah bilir.

Neyse ki, üç dört yıl evvel şu anki müdür Selim Mehmed hocanın gayretleri ve Türkiye Diyanet'inin el atmasıyla okul tekrar açılmış. “Kur’an-ı Kerim’i güzel okuyabilmeleri için uğraşıyoruz” diyor Selim hoca. Yırmi iki talebesi varmış. Allah istikametten ayırmasın.

Ustina’daki tarihi köy camisinin (zaten Bulgaristan’da camilerin neredeyse tamamı tarihidir, Müslüman pek artmayınca, haliyle cami de yapılmıyor) imamı Mustafa abiyle sohbet ettik bir müddet. Kendisi Ustina Müslümanlar Okulu’nun ilk mezunlarından. Mustafa abi, çok üzücü bazı şeyler söyledi bizlere: “Burada maalesef en çok kötülüğü Müslümanlardan görüyoruz. Yatsı ve sabah ezanının kısılması için kaç kere şikâyet ettiler. Artık bu şikâyetler yüzünden hoparlörle okuyamıyoruz. Onlara dini yönden en ufak bir uyarıda bulunsam beni IŞİD’ci, El- Kaideci falan diye şikâyet ediyorlar. Her Ramazan mutlaka uğruyorum polise.” İşte böyle sıkıntılar var memlekette. Çok insana ihtiyaç var; özveriyle, Allah korkusuyla, samimiyetle çalışacak.

Hayalin derinlerine yolculuk

Ustina köyüne veda edip Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri olan Filibe’ye doğru yola koyuluyoruz. İstanbul gibi yedi tepeli (bir Yahudi şirketi AVM yapmak için tepelerden birini bombayla patlatarak içini oymuş, şu an altı tepe var. İnsanoğlu ne kadar da vahşi oluyor para hırsıyla.) bir şehir burası. Pek çoklarına göre Bulgaristan’ın en güzel şehri. Arnavut kaldırımları, Osmanlı’nın hem kuruluş devrine hem de son dönemine ait eserleri, sanat merkezleri, tarihi evleri ve ıhlamur kokulu sokakları ile bu fikre hak verdiriyor sizlere Amak-ı Hayal müellifi Şehbenderzade Ahmet Hilmi Efendi’nin memleketi.

Rehberimiz Filibe müftüsü Ersin Hoca. Bizi, Sultan 1. Murad tarafından yaptırılan Muradiye Camii’nin içindeki müftülükte ağırlıyor. Bizlere olan bitenden söz ediyor biraz: “Devlet baskıları sebebiyle hiçbir gayrimüslime karşı hiçbir tebliğ faaliyetinde bulunmadığımız halde, Bulgaristan’da İslam ve Müslümanlar ayaklar altına alındığı halde, etnik ayrılıklar dini ayrılıklarla özdeşleştiği halde, çalıştığım iki yıllık süre zarfı içerisinde dört kişi müftülüğe gelerek İslam hakkından bilgi aldı ve Allah’ın inayetiyle şehadet getirdi.” Çünkü ülke insanları sosyalizm belası yüzünden tamamen dinden uzaklaşmış durumda ve içlerindeki boşluğu dolduracak bir inanca, tutunacak bir dala ihtiyaçları var. Tıpkı diğer bütün Doğu Bloğu ülkelerinde olduğu gibi. Macaristan, Polonya, Romanya, Rusya…

Sultan Murad Camii (Cuma Camii de deniyor buraya) büyüklüğü ve tezyinatının güzelliğiyle adeta büyülüyor insanı. Şükretmek gerek, çünkü Muradiye Camii gibi büyük camiler bir şekilde ya kapalı tutuluyor, ya restorasyonuna başlandığı halde çeşitli prosedürlerle inşaat halinde bekliyor. Bu cami de Türkiye tarafından restore edilmiş. Restorasyon esnasında caminin tezyinatının tam üç kez değiştiği fark edilmiş. Hünkar mahfili, göz alıcı mihrabı, ahşap ve tuğlanın fevkalade biçimde birleşimi görülüyor camide. Şehrin tam merkezinde, göğe yükselen minaresiyle “bu topraklar İslam’ındır” diye haykırıyor sanki. Şehirde açık olan bir cami daha var: İmaret Camii. 2. Murat döneminde yapılmış. Caminin bânisi Şehabettin Paşa’nın türbesi hâlâ duruyor. Bu oldukça gösterişsiz cami, Cuma Camii’ne nazaran daha bakımsız, ama açık olduğuna dua ederek yolumuza devam ediyoruz.

Filibe sokakları tarih kokuyor. Staria Plovdiv (Tarihi Filibe) denen yere ilerliyoruz. Burası, ekseriyeti Osmanlı döneminde yapılmış klasik evlerle dolu. Yine ahşap evlerin güzelliğine, taş kemerli sokağın huzur verici havasına kendimizi kaptırıyoruz. Sarı renkli bir bina olan Sultan Abdülaziz yapımı halk evini görüyoruz, Bizans döneminden kalma antik tiyatronun yanında. Duvarlarında çatlaklar oluşmuş yapının eskimez yazıyla bir de kitabesi var. Burası halen müzik fakültesi olarak kullanılıyormuş.

Filibe’de kendimi diğer bütün şehirlerden daha az yabancı hissettim. Bir Osmanlı şehriydi burası. Gâvurların talan ettiği çirkin bir şehir değildi. Elbette tahribat var, ancak o eski ve güzel evler yetiyor şehrin kimliğini korumasına. Devam ediyoruz. Bir Mevlevihane var bu şehirde. Bulgarlar biraz değiştirmiş içerisini, lokantaya çevirmiş. Fakat yine de her sene iki kez ayin (bu kelime doğru mu bilmiyorum, rehberimiz böyle dedi) düzenleniyormuş. Devam ediyoruz. Şehrin bugün kullanılmayan bir hamamı var. En sonunda tepelerden birine tırmanıyoruz. Buradan şehir, karşımızdaki dağlar (dağ, orman ve ırmak Balkanların kimliğidir) Osmanlı yapımı saat kulesi ve minareleri temaşa ediyoruz. Bu kadim balkan şehrini seyre dalmışken Yahya Kemal’i anıyorum: “Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum/ Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.

Soğuk, gri bir kent: Sofya

Filibe gibi havası güzel, her yanı ıhlamur dolu, tarih kokan bir şehirden hem maddi hem manevi havası buz gibi olan Sofya’ya gelince bir yabancılık hissi oluşuverdi içimizde. Neyse ki kardeşlerimizin sıcak tavırları imdadımıza yetişti. Geceyi Bulgaristan’da üniversite düzeyinde İslamî eğitim veren Yüksek İslam Enstitüsü’nde geçirdik. Buranın rektör yardımcısı ve Diyanet’in Bulgaristan’daki en yetkili görevlisi olan Giresunlu Dursun Ali Türkmen Hoca ile makamında hasbihal ettik: “Bulgaristan’daki tüm İslami eğitim veren resmi kurumları Diyanet finanse ediyor. Her geçen yıl gönderilen parada artış oluyor. Bunlar Türkiye’deki vatandaşların bağışlarıyla oluyor.”

İslam Enstitüsü’nden ayrılıp merkezde bulunan Baş müftülüğü ziyaret ettik. Bulgaristan baş müftüsü Mustafa Aliş Bey bizi kabul etti. Kendisinden Allah razı olsun. Bizleri son derece kibar karşıladı, oldukça ihtimam göstererek bizlere vakit ayırdı ve bir müddet sohbet etti. Pek çok kıymetli söz etti elbet, ancak ben bana en çarpıcı geleni aktarıyorum: “Bulgaristan’da mevcut üç Müslüman grup var. Türkler, Esmerler ve Pomaklar. Biz, Pomaklara veya Türklere yönelik bir çalışma yaptığımızda pek fazla engelle karşılaşmıyoruz ama ne zaman esmerlere yönelik bir çalışma yapsak önümüze her türlü taşı koyuyorlar. Çünkü yapılan araştırmalara göre 2050’de Bulgaristan’ın yarısı esmerlerden oluşacak. Bunu biliyorlar, bu yüzden o insanlara misyonerlik faaliyetleri yapıyorlar. Evanjelistler ülkeye salgın gibi yayılmış durumda. Bu insanları korumak bizim görevimiz. Ancak bunun için Bulgaristan Müs-lümanları olarak çok çalışmamız ve güçlü olmamız gerekiyor.” Elbette Bulgaristan Müslümanlarının güçlü olması Türkiye’nin güçlü olmasına ve destek vermesine bağlı.

Bir de papaz hadisesi var Mustafa Bey’in anlattığı: “Geçtiğimiz aylarda bir papaza - elhamdülillah- hidayet nasip oldu. Bu olay Bulgaristan’da bir skandala yol açtı. Bütün medya papaza ve ‘buna nasıl müsaade edersiniz’ diyerek hükûmete saldırdı. Neredeyse her yerden dışlanan papaz efendi şimdilerde taksicilik yapıyor.”

Başka bir dinin görevlisi için iman etmenin ne kadar da zor olduğunu düşündüm. Statünüzden, mesleğinizden, çevrenizden ayrılmanız gerekiyor. Bir de gelen tepkilere göğüs gereceksiniz. Tüm bunlara rağmen her şeyi göze alıp iman nuruyla müşerref olanlardan Allah binlerce kez razı olsun.

Burada bir parantez daha açalım: Bulgaristan’da papaz olmak için herhangi bir okul okumak gerekmiyormuş. Üniversite mezunu olmak yetiyormuş. Maaşlar iyi, yapacak iş az, itibarı yüksek bir meslek olduğu için aslında Hıristiyanlıkla bir alakası olmayan, cahil, rant peşinde bir takım adamlar doluşmaya başlamış kiliselere. Böyle olunca da dinle bağları zaten kopuk olan halkı kiliseye çağıracak, onlara sözüm ona tebliğ yapacak adam kalmamış. Buna karşın Bulgaristan’da hangi camiye, müftülüğe gitsek bizi genç ve dinamik insanlar karşıladı. Bu, bizim açımızdan çok büyük bir avantaj. Ülkede İslam’ın önünün ne kadar açık olduğunu da gözler önüne seriyor bu durum.

Sofya’yı gezerken bizlere muhterem İsmail Cambazov Hoca eşlik ediyor. Cambazov Hoca, 7 kitap telif etmiş gerçek bir münevver. İlerlemiş yaşına rağmen enerjik yapısı, son derece kuvvetli hafızası ve bilgi yüklü konuşmalarıyla bizleri kendisine hayran bıraktı hoca. Sofya’daki yapıları bir yandan gezdirdi bir yandan anlattı, bu esnada da zarif nükteleri ve tarihten hikayeleriyle bizlere hoş anlar yaşattı.

Hocanın anlattığı bir fıkrayı aktarayım: “Komünizm zamanında bir Amerikalı Sofya’yı ziyarete gelmiş. En pahalı otele yerleşmiş. Tabii Amerikalıda para çok, otel görevlileri etrafında dört dönüyorlar. Adam da canı sıkılmış olacak ki, ‘Gelin sizinle bir iddiaya girelim. Eğer benim istediğim yemeği yapabilirseniz size 100 dolar vereceğim.’ Tamam, demiş bizimkiler. ‘Ne istiyorsun?’ Adam, ‘Deve gözü katılmış omlet istiyorum.’ Görevliler bu abes isteği kabul etmişler. Adam akşama doğru otelin önüne inmiş bakmış ki gözü çıkarılmış bir deve kapının önünde bağlı. Şaşırarak görevlilerin yanına gitmiş, ‘Beklemiyordum. Buyurun bu para hakkınız’ diyerek parayı uzatmış ancak görevli, Hayır maalesef kazanamadık efendim, demiş, ‘Deveyi Arabistan’dan uçakla getirmeyi başardık ancak ne yazık ki kıracak yumurta bulamadık.” Şimdilerde böyle dalgası geçilen komünistlerin bir zaman Müslümanlara ne zulümler ettiğini bir kez daha hatırlıyor, kahroluyorum.

Devam edelim. Sofya, bir başkent olduğu için bir sürü resmi binayla dolu. Yalnız, şehir planlamasının güzel yapıldığını söylemek mümkün. Rus tarzı geniş caddeler, koca bir meydan, simetrik binalar ve heykeller göze çarpıyor. Binalarda orta Avrupa mimarisinin tesiri görülüyor. Parlamento binası, geniş bulvarın tam ortasında, iki yanında yollar ve bakanlıklar olmak üzere uzanıyor. Parlamento binasının tepesinde bir direk var, bu direğin ucunda eskiden komünist yıldızı varmış. Bu yıldız ve hemen altında bulunan orak-çekiç, komünizmin yıkılışıyla birlikte tarihe gömülmüş.

Binalar arasında gezmeye devam ediyoruz. Şehirde adeta renk yok. Diğer şehirlerdeki gibi ağaçlı yollar karşılamıyor bizi. Şehrin eski tramvayına ve troleybüslere bakıyorum. Troleybüs, -elektrik üretimi fazla olduğu için olsa gerek- oldukça yaygın bir taşıma aracı burada. Hemen her büyük şehirde gördük ilerleyen zamanlarda.

En büyük Doğu Ortodoks Katedrali olan Aleksandır Nevski Katedrali’ne geliyoruz. Devasa bir yapı burası. İçinde on bin kişinin aynı anda bulunabildiği söyleniyor. Katedralin iç kısmı oldukça karanlık. Vitraylı pencereler, ışığın girişine pek müsaade etmiyor. İçeride kesif bir koku (bu kokuyu hemen her kilisede duyabilirsiniz). Oldukça görkemli olduğunu itiraf etmeliyim bu katedralin. Hem dış mimarisi, hem de içerideki döşemeler, resimler göz alıcı. Tabi bizim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir an evvel çıkmaya bakıyoruz bu ürkütücü ve kötü kokulu yerden.

Sofya’nın Osmanlı zamanından kalma Avrupa mimarisiyle yapılmış beyaz, zarif bir konağı var, bu konak şimdilerde kültür-sanat merkezi olarak hizmet veriyormuş. Biraz daha yürüyor, Sofya’nın en büyük eser katliamına şahit oluyoruz. Mimar Sinan yapımı Koca Mahmut Paşa Camii ve külliyesi arkeoloji müzesine dönüştürülmüş. Dışarıdan bir bakışta Osmanlı yapımı bir eser olduğu anlaşılan caminin boynu bükük. Yine Cambazov Hoca’dan öğrendiğimiz ilginç bir bilgi: “Bulgaristan sonradan görme bir devlet olduğu için tarihte dişe dokunur bir başarısı, yetiştirdiği meşhur bir adam yok. Osmanlı’yı da yok saymaya uğraşıyorlar. Bu durumda ne yapıyorlar biliyor musunuz? Mimar Sinan’ı ‘Büyük Bulgar Mimarı Sinan’ diye tanıtıyorlar.” Bir yandan ırkçılık belasının başımıza açtığı işlere hayıflanıyor, bir yandan da küçücük bir devletin kendini büyük gösterme çabalarına gülüyorum. Yapay tarih, yapay kahramanlar, taklit eserler…

Öğle ezanı yaklaşınca merkezdeki Banyabaşı Camii’ne gidiyoruz. Bu cami de Bulgar devletinin İslam karşıtı politikasından nasibini almış. Uzun süredir bir türlü restorasyonu tamamlanamıyor. 16. asırda Mimar Sinan tarafından yapılan bu cami Evliya Çelebi tarafından “Sofya’nın en güzel minareli camisi” olarak tarif edilmiş. Çok büyük olmayan, güzel bir cami. Sofya’da ibadete açık olan bu tek camiye cuma günleri 700 civarında cemaat toplanıyormuş.

Namazımızı eda ediyoruz. Bu gezide gidemediğimiz, ancak benim daha önce ziyaret ettiğim bir veli zat var Sofya’da. Şehir merkezinin biraz uzağında kalan Bali Efendi türbesine tramvayla gidebiliyorsunuz. Türbe, bir kilisenin bahçesinde bulunuyor. Terk edilmişliğin, unutulmuşluğun bir simgesi daha olarak gözümüze çarpıyor türbe.

Sofya’da bir Arap lokantasında yemeğimizi yedikten sonra (Bulgaristan da dahil olmak üzere gittiğiniz bütün gayri müslim ağırlıklı ülkelerde Arap lokantaları bulabilir ve damak tadımıza yakın yemekler yiyebilirsiniz) Rusçuk’a doğru yola koyulduk.

Şanlı Osman Paşa’nın şehri

Rusçuk yolunda türküsüyle hatırlarımızda kalan Plevne şehrine uğruyoruz. Eğer bir gün buralara yolunuz düşerse, bu kadim şehri kanının son damlasına kadar savunan Osman Paşa’yı anmayı ve Plevne Türküsü’nü söylemeyi unutmayın. Ne yazık ki vaktimiz az, ancak ikindiyi kılacak kadar duruyoruz. Ancak her gittiğimiz yerde bizlere eşlik eden bereket ve muhabbet yine yanımızda. Camiye vardığımızda İmam Nutfi Abi’yle karşılaşıyoruz. Nutfi abi, bize küçük, güzel caminin tarihçesinden ve bölge halkından bahsediyor. “Çifte Kahveler Camii” olarak bilinen bu camiye görevli olarak geldiğinde Nutfi Abi tek başına namaz kılıyormuş. Zamanla yerli halktan gelen 8-10 kişilik bir cemaat olmuş.

Nutfi Abi, çok ilginç bir de hidayet öyküsü anlattı bize: “Bir gün camiye geldiğimde baktım ki adamın biri duvara çirkin yazılar yazıyor. Dedim ki: ‘Hayrola birader?’ Dedi ki: ‘Ben bu ülkede Müslümanları istemiyorum. Bu camiyi yıkacağım!’ Adamı içeri davet edip bir kahve ikram ettim. ‘Kardeş’ dedim, ‘Sen neden böyle düşünüyorsun?’ Dedi ki: ‘Ben hıristiyanım.’ Ben de: ‘Öyleyse anlat neymiş bu Hristiyanlık?’ dedim. Adam bilmediğini söyledi. ‘Öyleyse öğren, bir hafta sonra gel konuşalım, sen Hristiyanlığı ben de Müslümanlığı anlatayım.’ dedim. Kabul etti. Bir zaman sonra oturup tartıştık. Ben merhum Ahmed Deedat Hoca’nın konuşmalarını izlemiştim. Oradan öğrendiklerimle öne sürdüğü bütün fikirlere cevap verdim. Tartışmalardan sonra adam bir müddet ortadan kayboldu. Sonra bir Cuma namazında camiye gelip cemaatin huzurunda şehadet getirdi.” İşte böyle. Hidayetin nerede ve nasıl geleceği belli olmuyor.

Tuna’nın incisi: Rusçuk

Plevne’ye kısacık uğradıktan sonra akşam vakti Rusçuk’a varıyoruz. Rusçuk İmam-Hatip’in Türkiyeli hocası Muzaffer Gedikoğlu karşılıyor bizi. Geceyi Rusçuk İHL’de geçiriyoruz. Rusçuk İHL (Orijinal adı: Sodu Ruse) Bulgaristan’da komünizmin yıkılışıyla birlikte açılmış. Osmanlı döneminde kız mektebi olarak kullanılan tarihî bir binası var. Yalnız zaman biraz eskitmiş okulu. Bakıma ihtiyaç duyuyor. Okulun iki binası var; birinde sınıflar ve erkek yurdu, diğerindeyse kız yurdu ve yemekhane bulunuyor. İlk bina, 1867’de Mirza Seyyid Paşa tarafından kız mektebi olarak açılan bina. Diğeri ise yine 19. Asırda halk evi olarak açılmış bir yer. İlk binanın bahçesinde yine Mirza Seyyid Paşa tarafından yaptırılan büyükçe bir cami bulunuyor. Bu cami, Bulgaristan’daki pek çok büyük cami gibi onarılmayı bekliyor.

Rusçuk İHL’de talebe sayısı maalesef son yıllarda giderek azalmış. Artık kız-erkek toplam 70 civarında öğrencisi var okulun. Rusçuk’ta bulunduğumuz süre içerisinde bizlere yardımcı olan son sınıf talebesi Ertan’dan dinliyoruz ahvali. Kendisi nasipse Türkiye’de ilahiyat okuyacakmış. Gayet şuurlu, içinde bulunduğu durumu çok iyi bilen, gayretli bir arkadaş Ertan. Bulgaristan’da böyle pırıl pırıl bir arkadaşı görmek bizi çok sevindirdi.

Rusçuk şehrini geziyoruz. Binalarıyla, Tuna kıyısıyla, parkları ve ıhlamur kokulu sokaklarıyla oldukça güzel bir şehir burası. Orta Avrupa mimarisi emsal alınarak yapılmış hepsi de birbirinden zarif binalar, büyük bir ahenk içinde, Viyana şehrini andırıyorlar. Hemen merkezde kocaman bir tiyatro binası görüyorum. Ruslar bütün şehirlerin merkezine tiyatro ve sanat merkezleri inşa ederlermiş. Burada da etkisini görüyorum. Büyük, süslü binaya zamanında Doğu Avrupa’nın en meşhur tiyatrocuları gelirmiş.

Merkezdeki güzel parkları geçtikten sonra Komünizm döneminde yapılmış çirkin belediye binasını görüyor ve rezalet bir anıtın yanına geliyoruz. Osmanlı’yı -daha doğrusu İslam’ı- ayaklar altına almak için yapılmış bir ucube bu. Ortada bir heykel, heykelin yanında fesli Osmanlı erlerinin ezildiği, bozguna uğratıldığı iki rölyef. Sağ ve sol yanda bulunan iki aslan heykeli, patilerinin altına İslam hilalini, Osmanlı fesini, kılıcını kalkanını almış, ezer vaziyette. Kâfirlerin kin kustuğu bu mide bulandırıcı şeyi bir an evvel terk ediyoruz.

İleride yavruağzı renkli küçük bir opera binası var. Opera ile ilgili hiçbir fikrim olmamasına karşın, bu şirin bina çok hoşuma gitti. Bir de kilise gezdikten sonra nihayet en azından benim en merak ettiğimiz yere doğru ilerliyoruz. Evet, yeşil Tuna gözlerimizin önünde, nazlı nazlı, akmaya devam ediyor. Nehrin hemen yanında komünistlerin dikmiş olduğu çok katlı iğrenç oteli görmezden geliyor, bu nazlı nehri seyre dalıyorum. Hey gidi şanlı Tuna! Kim bilir köpükten gövdende kaç yiğidin aziz kanı seller gibi aktı?

Tuna’yı seyretmek için, içinden bir de demiryolu giden (bir tiren yolculuğu için daha iyisi olamazdı; orman, tarih ve Tuna nehri yan yana) parkta bıraksalar daha çok oturacağım ama, Cuma vakti yaklaşınca çaresiz, kalkıyorum. Cuma namazını küçük, mavi boyalı bir camide eda ettik. Büyük cami açık olmadığı için burayı kullanıyorlarmış. Güzel Rusçuk’tan sonra sırada hayallerimi süsleyen bir şehir var: Silistre.

Vatan yahut Silistre

Silistre, Tuna boyunda bir masal durağı sanki. Kırmızı, sarı, ak güllerle süslü evler; tertemiz sokaklar ve şehri, tarihle dokuyan bir nehir... Balkanlar… Balkanlar. Bir kez daha düşlüyorum seni Tuna’yı seyrettikçe. Ve her geçen gün daha da özlüyorum. Bu yemyeşil ormanları, bu mümbit toprakları, bu güller diyarını nasıl da vermişiz ağyar eline?

Namık Kemal’i hatırladım Silistre’de adım attıkça. İçin için ağladım ah Rumeli’m vah Rumeli’m diye. Neyse ki Silistre’de tevafuk eseri tanıştığımız Ekrem Hoca çekip çıkardı beni düştüğüm hayal uçurumundan. Ekrem Özler Hoca’yı yolda görseniz hoca olduğunu anlamaz, selam verir geçersiniz. O kadar mütevazı görünüşlü, candan ve lügat paralamaktan sakınan bir insan ki… Oysa o, çok iyi derecede Rusça (dört eser telif edecek kadar) bilen, 10'a yakın ülkede görev yapmış, onlarca şahsın hidayetine vesile olmuş Erzurumlu bir gönül insanı. Bize ikram ettiği tavşankanı Rize çayıyla gönüllerimizi fethetti. Bulgaristan’da güzel çay bulmanın zorluğunu bilseniz…

Ekrem Hoca’m camiye topladığı çocuklarla ilgileniyor. Silistre’de uzun zamandır tek bir cami varmış. Eşari Camii. Yakın zamanda Araplar tarafından yaptırılmış oldukça sade bir cami. Şimdi Ekrem Hocanın çalışmalarıyla Osmanlı’dan kalma Kurşunlu Camii de restore edilmiş. Allah ondan razı olsun. Kurşunlu Camii'nin 500 yıllık olduğu rivayet ediliyor. Ama ibadete hazır hale getirilen camide iç tezyinatın ne kadar dökülmüş olduğu rahatlıkla görünüyor. Oralar da zamanla tamir edilir inşallah.

Ekrem Hocam iki yüz kişilik bir öğrenci yurduna da çalışma yapmaya başlamış. Bu yurtta, lise okumak için şehre gelen Türk talebeler de bulunuyormuş ve hoca da Bulgarlarla, kız-erkek karışık bir ortamda okuyan bu çocuklarla ilgileniyor, onları camiye davet ediyormuş. Bundan dolayı hocanın peşine polis takılmış. Hocada bunu fark edince kendisi bizzat emniyete giderek yapmakta olduğu her şeyi anlatmış: “Polise gidip dedim ki: ‘Ben bu çocukları kötü alışkanlıklardan koruyayım, toplumun huzurunu-güvenliğini bozmalarına engel olayım diye uğraşıyorum. Aslında sizin işinize yardım ediyorum.”

Hoca yaklaşık on aylık bir süre içerisinde herkesle dostluk kurmuş, tüm Müslüman ailelerin kapısını çalmış. Öyle ki, beraber çarşıyı gezerken esnafların hemen hepsinin hocaya selam verdiğini gördük.Silistre’ye yolunuz düşerse Ekrem Hoca’yı ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Allah çalışmalarını daim etsin.

Vatan Yahut Silistre’ye konu olan Rus muhasarası geçiren Silistre’de Abdülmecid’den kalma tabyalar da var, ancak vakit darlığından ötürü gezemedik. Tuna’nın bir ayrı güzel göründüğü Silistre’ye ve Ekrem Hoca’ma, gönlümüzü yanlarında bırakarak veda ediyoruz. İçime hüzün ve sevinç aynı anda hücum ediyor.

Pehlivanlar memleketi: Razgrad

İbrahim Bey Camii'ni görmek için yolumuzu biraz uzatıp Razgrad’a giriyoruz. Kırcaali’den sonra en yüksek Türk oranına sahip şehir burası. Şehri gezmeden doğruca camiye gidiyoruz. Birçok rivayete göre Balkanların en büyük camisi İbrahim Bey veya Paşa Camisi. Bana daha sahih gelen rivayetlere göre üçüncü büyük cami. Caminin etrafında, namazgâh veya son cemaat mahalli olduğu belli olan yeri tamamen otlar kaplamış. Otların arasından kendimize yol yapıp kırık camlara doğru ilerliyor ve camideki içler acısı manzaraya bakıyoruz. Yerler tamamen toz toprak içinde, minber tahrip edilmiş, her tarafta bir yerlerden dökülmüş parçalar.

Bu camiinin inşaatı, 1530’da Makbul İbrahim Paşa tarafından başlatılmış, ancak Makbul İbrahim Paşa Maktul İbrahim Paşa olunca inşaat durdurulmuş, ancak 1616’da Mahmut Paşa tarafından tamamlanabilmiş.

Cami, klasik Türk mimarisinin en güzel örneklerinden biri. Gel gör ki bu güzelim cami devlete ait tarihi eser sayılıyor ve Müslüman vakıflara verilmiyor. Bulgarlar da haliyle camiyi atıl bırakıyor. TİKA’nın girişimleri olsa da ancak mahkeme yoluyla çözülecek bir işe benziyor caminin devredilmesi. Yargı yoluyla caminin tekrar açılmasına karşı da tedbir almışlar tabii gâvurlar. Caminin hemen dibindeki yerleri park alanına çevirmeye başlamışlar. Yarın bir gün “burası vakıf toprağı” dediğimizde “burası kamuya ait bir yeşil alandır, bu ağaçları kesemez, parkı yok edemezsiniz” diyecek alçaklar. Razgrad müftüsü Mehmet Ala Bey’in anlattıklarından tüm bunları öğrenip yavaş yavaş diğer camiye geçiyoruz.

16. asırda inşa edilen Ahmet Bey Camii, aynı zamanda müftülük binasını da bahçesinde barındırıyor. Caminin oldukça ilginç, kiremitli bir kubbesi bulunuyor. Hatta bu kubbeyi görünce caminin kiliseden düzeltme olduğunu zannettim. Bu güzel, sade caminin bahçesindeki kiraz ağaçlarından şifa niyetine biraz meyve alıyor ve çaylarımızı yudumluyoruz. Sırada kadim bir şehir var: Şumnu.

Ahmed Davudoğlu’nun memleketi

Deliorman’ın o nefis ağaçlıklı yollarından geçerek karanlığın iyiden iyiye bastırdığı bir vakitte Şumnu Nüvvab’a varıyoruz. Nüvvab, Bulgaristan’ın en köklü dini eğitim kurumu. Önceleri Nüvvab Medresesi adıyla Ahmed Davudoğlu, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Osman Kılıç, İsmail Cambazov gibi isimleri mezun eden okul, 50'lerden sonra komünistler tarafından kapatılarak Nazım Hikmet Lisesi adıyla açılmış. 90'larda komünistlerin ülkeden defolup gitmesiyle Nüvvab, “Sodu Nuvvab” adıyla imam-hatip lisesi olarak açılmış.

Nüvvab’ın Maraşlı müdür yardımcısı İdris Sağır Hoca ve Müdür Şerif Hüsnü Bey bizi beraber karşılıyorlar. Okula yeni bir bina yapılmış Diyanet tarafından, oldukça güzel, temiz, geniş, ferah ve imkânları yüksek bir bina bu. Gerçi tarihî binası da hâlâ çok güzel görünüyor, ama tarihi bina artık imam yetiştirme kursu olarak kullanılıyormuş.

Bir zamanlar Hamdi Yazır gibi insanların ta Elmalı’dan gelip buralarda okuduğu ve âlim olduğu, Ezher mezunlarının, İstanbul müderrislerinin ders verdiği bir ilim-irfan yuvası olan bu güzel okula doyasıya bakıyorum. Ne yazık ki mevcut öğrenci profili ve şartlar sebebiyle eski havasından tamamen sıyrılmış bir okul haline gelmiş Nüvvab. Şimdilerde kız-erkek toplam 80 civarında talebesi varmış.

Okulun hemen yan tarafında meşhur Tombul Camii bulunuyor. Burada Türkiyeli bir imamın arkasında yatsıyı eda ediyoruz. İçeriyi kaplayan koca inşaat iskelesi caminin güzelliğini örtmeye yetmiyor. Lale Devri’nde inşa edilen Tombul Camii ya da asıl adıyla Şerif Halil Paşa Camii, Batı mimarisiyle klasik mimarinin mezcedildiği, işlemeleri, minaresi ve kubbesiyle Bulgaristan’ın su götürmez şekilde en güzel camii. Caminin avlusunda şadırvanı, medrese odaları ve kütüphanesi bulunuyor. Caminin her yeri büyük ölçüde korunmuş olmasına rağmen, Bulgarlar sürekli sorun çıkararak restorasyonun bitirilmesine engel oluyorlarmış.

Nüvvab’ın son derece konforlu yatakhanelerinde rahat bir uykudan sonra sabah, Pametnik denen yere yola çıkıyoruz. Biz arabayla çıktık, ancak şehir merkezinden tam 1300 merdiven çıkarak varılabilen bir tepe burası. 1300 merdiven, şehrin kuruluş tarihi kabul edilen 681 ile Pametnik (anıt)’in yapılış tarihi olan 1981 arasındaki yılları temsil ediyormuş. Şehri bütünüyle gören bu muhkem tepeye, Bulgarlar devasa beton heykeller dikmişler. Bizim için beton yığınından başka bir anlam ifade etmese de, eserlerin oldukça görkemli olduğunu belirtmeliyim. Pagan dönemini temsil eden put heykelleri, aslanlar, kabul edilen alfabelerin zaman içindeki değişimini gösteren yazılar ve mozaik taşlarıyla yapılmış devasa büyüklükte bir hıristiyan aziz tasviri motifinden müteşekkil Pametnik.

Bu Pametnik’i de gezdikten sonra artık son derece yorulmuş bir vaziyette Varna’ya doğru yola çıkıyoruz.

Bir vapur geçer Varna önünden

Nazım Hikmet’in sürgün olarak yaşadığı Karadeniz kıyısındaki güzel şehir Varna’ya varıyoruz. Varna, büyük bir şehir. Müslümanlara ait açık iki cami var. Aziziye ve Hayriye Camileri. Bu camiler tarihi olmakla birlikte pek büyük olmadıkları için mimari olarak fazlasıyla sadeler. Merkezde pek fazla Türk bulunmasa da özellikle köylerde çok sayıda Türk bulunuyor. Merkezde ise daha çok Araplar var. Şehrin en büyük Meydanı Katedral Meydanı. Kocaman, gösterişli bir katedral bulunuyor burada. Katedral, altın rengi kubbeleriyle oldukça dikkat çekiyor.

Çarşısı ve hemen ilerisindeki deniz kıyısı oldukça güzel. Bir de tren istasyonu bulunuyor ki, -belki istasyonları sevdiğimden olsa gerek- çok sevdim. Kırmızı beyaz, Avrupa tarzı işlemeli ve saat kuleli bir tiren istasyonu. İstasyonlar… Kimileri için hasret, kimileri için kavuşma yerleri.

Yorgunluktan bitkin bir vaziyette rehberliğimizi yapan İmam Ahmet’in arkasında namazımız kıldıktan sonra Türkiye’ye dönmek için yola çıkıyoruz. Nice hikâyeler dinlediğimiz, unutulmaz manzaralarla karşılaştığımız, çok sevdiğimiz Bulgaristan’dan ayrılıyoruz. Dilimizde yine aynı cümle: “Bulgaristan, fatihini bekliyor.”

Haberin fotogalerisi için tıklayınız: www.dunyabizim.com/?aType=fotohaber&FotoID=9383

 

Fatih Alibaz Dursun yazdı

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2015, 09:59
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Koşucuzade
Koşucuzade - 3 yıl Önce

Kişver-i kafirden İman ehline akup gelürKıbleye tutmuş yüzünü, bir Müselman'dır Tuna!

banner19

banner13

banner20