Bugün çeşme; yarın hamam, medrese, türbe…

Sayısız çeşmeyi çoktan yok ettik. Bunları feda ettikçe başkalarını feda edebilmek lüksünü ediniyoruz. Hissizleşiyor ve cesaret kazanıyoruz bu yolda. Bu korkunç bir şey ve bir an evvel durması gerekiyor. Sadullah Yıldız yazdı.

Bugün çeşme; yarın hamam, medrese, türbe…

Çeşmelerle ilgili bir yazı açtınız ve okumak üzeresiniz. Hikâyenin başını bilmezseniz bu yazının da ifade edeceği şeyler var elbette; ama haftalardır bu yazıyı yazmak için hazırlanıyorum ve bu yazı da nasipse haftalar sonra yazacağım başka yazıların bir hazırlayıcısı.

Galiba lafı biraz karıştırdım sevgili okur. Basitçe söylemeliydim; bir yazı dizisinin içindesin şu anda. Bunun bir de öncesi var. Tanışmak istersen buradan buyur.

Budapeşte’de bir gece vakti dolaştığım an'a kadar İstanbul’la ilgili ben de övgünün bini bir para diye atıyordum. Sonraları düşündüm ki Budapeşte’nin İstanbul’la yarışacak kapasitesi varmış. Hepimiz için başka şehirleri İstanbul’la yarıştırmak mümkündür tabii; Berlin, Tahran, Floransa, Rize, Urfa…

Gözden geçen kapıya herkes için farklı yollar gidebilir. Peki gönülden geçen kapıya sevgili okur?

Kaçımız İstanbul’u rahatça başka bir şehre tercih edebiliriz bir gönül başkenti olarak? Zabıtadan korkmasak her akşam gidip Soğukçeşme Sokak’ta yatasımız gelmiyor mu hepimizin? Ya da Galata Kulesi’ne sarılıp muhabbet etmek? Hangimiz Kanlıca’nın bir yokuşundan Rumeli Hisarı’nı seyrederken başka bir şehrin adını zikredebilecek kadar talihsiziz ki? Somuncubaba’dan Fatih Camii’ni izlerken dizlerinin üstüne çökmek istemeyenimiz var mı?

Bunlar çok kıymetli ve eşi bulunmaz özellikler biz İstanbullular için. Ama bunun içinde yaşamanın şansını hissediyor; bir yandan da bozuk para gibi harcıyoruz onu, farkında mısın bilmem. Tarihimizin sokaklara serpiştirilmiş camiler, medreseler, türbeler, imaretler, mahzenler, köprüler ve hamamlar gibi bir kıymeti daha var: Çeşmeler.

Sayısız çeşmeyi çoktan yok ettik. Sayısız başka tarihî eserimizi kaybettiğimiz gibi. Bunları feda ettikçe başkalarını feda edebilmek lüksünü ediniyoruz. Hissizleşiyor ve cesaret kazanıyoruz bu yolda. Bu korkunç bir şey ve bir an evvel durması gerekiyor. Çünkü en ufak bir tereddüde mahal olmamalı ki bugün çeşmeyi feda eden yarın binlerce âlim yetiştirmiş medresesinden, beş yüz (rakamla: 500, Roma rakamıyla: D, heceleyerek: beş-yüz) yıllık hamamından vazgeçebilir. Geçtik nitekim, hâlâ geçiyoruz.

İsterseniz gelin, İstanbul’un her gün biraz daha küçülüp ‘gömülen’ tarihine uzanalım ve çeşmelerin ne durumda olduklarına göz atmaya devam edelim. Bakalım Topkapı Sarayı’na ya da Yerebatan Sarnıcı’na, hatta Gülhane’nin botanik şaşaasına ve peyzajına özendiğimiz kadar dönüp bakıyor muyuz bu parasız görülebilen değerlerimize.

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.

Âsâr geçdi varmadı kimse farkına”

Sahi, Gülhane’deki çeşmelerimizin üzerine lâleler ve ‘selfie’ye elverişli manzaralar kadar titriyor muyuz? Divanyolu cihetinden başlayalım hâllerini sormaya. Her yıl milyonla insanın önünden geçtiği bu girişteki Sultan II. Abdülhamid eseri ve ‘Hamidiye Çeşmesi’ serisinin bir üyesi olan beyaz güzellik, alnındaki oval boşlukta bir tuğra taşıyormuş ancak tarihimize karşı işlediğimiz sayısız suçlardan birinin sonucu olarak yeri artık boş (1). Ayna taşı hizasında karalamalar, dibe doğru ise kararmalar başlıyor. Testisinin de kırık ve biraz kirli olmasına ses çıkarmayın çünkü çıkarıyorsanız, yakın zamana kadar bir çöp kovası niyetine kullanıldığını bilmiyorsunuz demektir.

Girişin sağı ve solundaki, ikiz kız kardeş oldukları her hâllerinden belli bu iki munis çeşmenin de musluk hizasından itibaren biraz kireç-alçı problemi, biraz da temizlik ihtiyacı söz konusu. Neyse ki nefis süslemeleri zevkle izlemeye değecek kadar korunmuş.(2-3)

Yine girişte, Arkeoloji Müzeleri’ne çıkan yolun sağındaki bu çok gözlü çeşmeden geriye iki ayna taşı kalır gibi yapmış, yine de kalamamış. En sağdaki delikte bir ayna taşı daha olup olmadığını bilmiyoruz ancak ortadaki iki tanede belli ki varmış, şimdi kayıplar. Üstlerindeki boşlukta ise muhtemelen bir mermer kitabe bulunuyordu. Aslî unsurlarının yokluğunda bir ucubeye benziyor zavallı çeşme (4). Şu an Türkiye’nin en çok ziyaret edilen parkının girişindeyiz. Ama bu o kadar da göz önünde değil, yani korkacak bir şey de yok aslında…

Solda, İslam Bilim Tarihi Müzesi’ne gelmeden önce köşedeki çeşmenin gözden uzaklığına rağmen temiz kalması biraz şaşırtıcı ama temizliği, ilgimize mazhar olduğu anlamına da gelmiyor. Şirin bir tas yuvası da olan ve teknesi sağlam çeşmenin hemen her yeri yosunlanma ve rutubetten muzdarip. En çok ziyaret edilen müzelerimizde en ufak bir kusura müsaade edilmediği gibi bu kıymetli çeşmeler de bakımlı tutulmalı. Temizlenip sade çeşme örneklerinin güzel bir numunesi olarak sergilenmeli.(5)

Park içi ana yolda ilerlerken soldaki çimenlik arasında kalmış bu mermerlerin ne olduklarını anlayamadım. Sağdaki kitabe herhâlde Yunan alfabesiyle mektup olsa gerek. Ortadaki miğfer benzeri oymanın toprağa gömülmüş kısmını görebilseydik bir çıkarım mümkün olabilirdi. Şu hâliyle onun bir ayna taşı olduğu ihtimali güçlenmiş oluyor, yapbozun elimizdeki parçalarından yola çıkarak. Enteresan bir şey. Ama biz enteresan olanı da toprağa gömüp bırakmaya bayılırız.(6)

Çok leziz bir son dönem eseri olan bu güzelliğe ise dikkatli bakın. Evet, daha dikkatli. Birkaç sokağın nüfusuna eşit sayıda isim yazılı üzerinde, tuğra yeri dâhil (7). Musluk yeri civarında kırık izleri var. Bu çeşmeyi ecdadımız bize koruyalım diye bıraktığı sıralarda Osmanlı’yla vedalaşmanın eşiğindeydik… 1911. Demek nasıl insanlar olduğumuzu biliyorlardı ki “Âb-ı hayatın aynı olan işbu çeşmenin/ Âsâr geçdi varmadı kimse farkına” demişler kitabesinde.

Öylece dışarıdan izleyip ufak cinnetler geçirmemiz için yetkililerin bir hizmeti burası

Taya Hatun Caddesi’ne çıkınca göreceğimiz ilk çeşme, tramvay yolu üzerindeki Aydınoğlu Tekkesi’nin karşısındadır. Bu Aydınoğlu Tekkesi’nin 500 yıllık olmasından o kadar da heyecanlanmayalım zira yol açarken bir kısmını yıkmışız. Ancak haziresindeki mezarlık hâlâ duruyor ve kilitli olduğu için -maazallah içeriden çöp falan kaçırırız- giremeyeceğimiz kabristan bakımsız hâlde. Mezar taşlarının restoreye ihtiyacı var ve birkaç mezarın üzerine de inşaat malzemeleriyle türlü zerzevat atılmış. Dışarıdan bakıp içerideki kepazeliği görmenize izin var ama içeri giremezsiniz. Öylece dışarıdan izleyip ufak cinnetler geçirmemiz için yetkililerin bir hizmeti burası.

8.
9.
10.
11.

Mezarlık karşısındaki çeşmenin durumu ise yol seviyesinden aşağıda kalması haricinde -bu bir sorun çünkü bir sonraki adımı tahmin edebiliriz- bir derdi yok gözüküyor. Kitabesi de sağlam vaziyette (8). Sultan III. Ahmed’in kendisi gibi kızı da pek hayırsever, pek düşünceli biriymiş anlaşılan: “Gâzî Ahmed Hân-ı Sâlis duhteri cûd-ı zamân/ Câmiu’l-hayr u kerem Hazreti Zeynep Sultan/ Rûh-ı sultanına … cârî kıldı hem/ Çok eser yapdı duâlar idiyor pîr ü civân.” Yeri nur olsun.

(Buralarda hatırladığım kadarıyla yoldan aşağı inerken bir çeşme daha olmalıydı. Bundan çok daha şaşaalı, müthiş derecede latif bir Sultan II. Abdülhamid eseri. Aradımsa da bulamadım. Uygun bir vakti kollayıp yerine otel yapmış olabiliriz.)

Biraz ilerideki tek ayet kitabeli çeşmenin birkaç yerinden ot büyümesi ve karalamalar dışında pek sorunu yok. Kurdele ve çiçek tezyini nefis.(9)

Zeynep Sultan Camii Sokak’taki, Mustafa Rakım imzası taşıyan ve yer yer çatlayıp birçok noktada da silikleşen kitabesinin bakıma alınması gereken, nişinde de çatlakları olan bu Ömer Ağa (II. Mahmud’un baş çuhadarı) eserinin (10) hemen karşısındaki Osmanlı Araştırmaları Vakfı’na bir girip bakmak isterseniz, çeşmenin o kadar da terk edilmiş olmadığını anlarsınız; önemli bir tarihî kabristan, tamamıyla şantiye çöplüğü içindedir ve nerdeyse hiçbir mezar taşı tam olarak görülememektedir. Kırılmaları işten bile değil.

Cadde üzerindeki sebillerden birine bitişik bu çeşme ise mermerinin kararması ve saçağındaki çürümeden şikâyetçi (11). Buralardaki herhangi bir silindir reklam panosundan daha temiz kesinlikle değil…

 

Sadullah Yıldız, gezip haber verdi

Güncelleme Tarihi: 26 Şubat 2016, 15:35
YORUM EKLE

banner19