banner17

Bu mevsimde Emirgan insanı mest ediyor

Rengarenk laleler, iki gölet, 3 tane birbirinden hoş mimarilere sahip köşkler, sincaplar, Boğaz manzarası ve insanı rahatlatan serinlik, misk misali çiçek kokuları… Ömer Faruk Deliktaş, Emirgan Korusu ziyaretini yazdı..

Bu mevsimde Emirgan insanı mest ediyor

Emirgan ismi artık tamamiyle lalelerle özdeşleşti desek yanlış söylemiş olmayız. Nisan ayının gelmesi demek lalelerin Emirgan’a ve İstanbul’un birçok yerlerine inci taneleri gibi sıralanması demektir. Biz de bu inci tanelerini asıl yerlerinde görmek gerek diyerek yola çıktık. Maalesef bu güzelliklere ulaşmak için İstanbul’un zahmetli trafiğine katlanmanız gerekiyor. Tekne kiralayıp Boğaz'dan gelenler de yok değil. Güç bela Emirgan’a vardıktan sonra koruya çıkmadan önce elbette ki Sultan 1.Abdülhamid’in yaptırmış olduğu Hamid-i Evvel Camii veya diğer ismi ile Emirgan Camii’ni ziyaret ediyoruz.

Boğaziçi’nin, Hz. Fatih’in tarihçisi Tursun Bey’in tabiriyle nehr-i aziz’in, en büyük camii Ortaköy Camii'dir. Ama Boğaziçi'nde gözden kaçan iki büyük cami daha vardır. Ve ikisi de Sultan 1.Abdülhamid’in yadigarı camiilerdir: Beylerbeyi Camii ve Emirgan Camii... Emirgan Camii’nin hemen önünde çınar ile beraber harika bir çeşme görüyoruz. Hat yazıları enfes ve meydana çok güzel bir bütünlük katmış. Dört bir tarafında yazılar mevcut. Cami bir kompleks şeklinde düşünülmüş; hamam, fırın, meydan çeşmesi, değirmen ve dükkanlar yapılmış. Ancak bunlardan günümüze sadece meydan çeşmesi gelebilmiş. Çınaraltı'nda bulunan çeşmenin banisi Sultan 1. Abdülhamid’dir.

Tüm unsurlarıyla zarif bir cami

Az ilerisinde yer alan ve ihtişam ve sadeliği kendinde cem edebilen muvakkithanenin banisi de Sultan 1. Abdülmecid’dir. Şu an maalesef büfe olarak kullanıldığını ekleyelim. Muvakkithane camiden 6 yıl sonra yapılıyor ama çeşme cami ile aynı tarihte yapılmış. Bu çeşmeden Emirgan semtinin Aşıklar Tepesi’nde çıkan ve böbrek taşlarını düşürdüğü söylenen “İmam suyu”nun aktığı söyleniyor. Hamid-i Evvel Camii'ne girdiğimizde sol tarafımızda kuş banyosu mimarisinde yapılmış çok güzel bir eser bizi karşılıyor. Hemen bu küçük havuzun yanındaki banklara oturup Sultan 1. Abdülhamid’den bahsedelim. 2.’si çok meşhur Abdülhamid isimli padişahlarımızın birincisi maalesef pek bilinmez. Ama tebaasına çok büyük muhabbet besleyen, memleketin her karış toprağının mesuliyetini, ağırlığını kalbinin en derinlerinde hisseden bir sultanımızdı. Ve bu hissiyatının muhkemliği vefatının da sebebi olacaktır. Rusların Özi Kalesi’ni ele geçirip Müslüman ahaliyi kılıçtan geçirdiği haberi kendisine ulaşınca Osmanlı sultanı ve Müslümanların halifesine inme inmiş yani felç geçirmiş ve bir sene sonra da vefat etmiş.

Uzaktan baktığımızda cami, muvakkithane, çeşme ve tabi ki çınar harika bir görünüm sunuyorlar. Caminin hemen yanında da Şerifler Yalısı bulunuyor. Bu yalı Rumeli yakasının en eski yalısı imiş. Mekke şeriflerine ait olmasından dolayı bu isim verilmiş. Tabi önünden yol geçirildiği için artık yol yalısı olmuş da diyebiliriz. Yesari Mehmed Efendi’nin çeşmeye nakşettiği nefis hattın bizde bıraktığı hislerle Hamid-i Evvel Camii’ne adım atıyoruz. Sol taraftaki kuş havuzu aslında caminin ne kadar zarif bir şekilde yapıldığının emarelerinden birisi. Karşımızda duvara bitiştirilmiş bir çeşme... Ve hemen sağ tarafında kitabesi bulunan bir şadırvan.

Cami 1781 yılında erken yaşta vefat eden Şehzade Mehmed ve onun validesi Hümaşah kadın için yaptırılmış. Ancak şu anki eser sol taraftaki avlu kapısı üzerinde Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin hattı ile yazılı kitabede belirtildiği üzere Sultan 2. Mahmud tarafından eski camiin yerine 1838’de yeniden yapılmış. Camiye girdiğimizde yüzümüze vuran ışık hüzmeleriyle beraber büyüleniyoruz. Mihrab çiçek, yaprak ve dal motifleriyle süslenmiş. Hünkar mahfilinde Sultan Mahmud güneşi olarak isimlendirilen simgeyi görüyoruz. Dış kısımda çeşme ile karşı karşıya bulunan ahşap ve beyaz bir Hünkar Kasrı mevcud. Ve Emirgan Korusu’na, lalelerin dansına geç kalmamak için, şairin “Birşeyde gözüm yok kuru bir can kafi/ Hoşbeş edecek ehl-i ihvan kafi/ İkbaline bel bağlamadım dünyanın/ İstanbul içinde bir Emirgan kafi” şiirini hatırlayarak Hamid-i Evvel Camii'nden çıkıyoruz.

Lale türlerine ecdadın verdiği isimler bile insanı mest ediyor

Emirgan”, Sultan 4. Murad Revan seferinden dönerken yanında Revan kalesi kumandanı Emirgune Han’ı İstanbul’a getirip kendisine burayı vermesinden dolayı zamanla önce korunun sonra da semtin ismi haline dönüşmüş. Sultan Abdülaziz bu araziyi Mısır Hıdivi İsmail Paşa’ya vermiş ve o da Sarı, Beyaz ve Pembe isimlerini taşıyan üç tane köşk inşa ettirmiş. Ve Emirgan’a çıkarken otoparka ulaşabilmek için arka arkaya dizilmiş arabaların birinin içinde önemli âlimlerimizden muhterem Emin Saraç Hocaefendi’yi görüyoruz. Bu güzelliğe, Emirgan Korusu'na girip de ilerledikçe diğer doğal güzellikler ekleniyor. Her bir yerde harika motifler ve lalelerinin eşsiz görünümü. Allah cennetteki güzelliklerinin benzerinin küçücük bir parçasını da herhalde buraya bahşetmiş diyoruz. Ecdadımızın çiçek kültürü, sevgisi avam halktan padişaha kadar temayüz etmişti.

Lale Emirgan demektir. Lale asya demektir. Lale sembolü Allah’ı temsil ederken gül de onun son elçisi ve Rasul’i Zişan Efendimiz’i temsil eder. Maalesef uzun zamandır lale deyince dünyanın aklına Hollanda geliyor. Fakat lalenin Avrupa yolculuğu İstanbul’da başlamış. Avusturya kralı Ferdinand’ın elçisi olarak İstanbul’a gelen Busbek’in buradan götürdüğü lale türüne tülbent lalesi denilirdi. Dolayısıyla tülbent kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı ‘tulip’ kelimesi bu çiçeğin batıdaki ismi olmuş.

Kaynaklar, İstanbul’da yetişen birçok lale türü bulunduğunu söylüyor. Bu türlere ecdad tarafından verilen isimler bile insanı mest ediyor adeta… İşte buyrunuz bu adlarından bazıları. İsimleri dahi zihninizde harikuladelikler oluşturacak: Câm-ı zerrin (altın kadeh), cevher-i hayat, dürri yekta (eşsiz inci), menba-i hayat, nur-u cenan (gönül nuru), revnak-bahş (parlaklık güzellik veren), saye-i hüma (mutluluk gölgesi), zevk-bahş (zevk veren), gül-i şebab (gençlik gülü), Kerem-i bâri (Allah’ın lütfu)… Laleler kendi aralarında öyle bir ahenk oluşturuyorlar ki sanki açılmış halleri ile gökten yağan rahmeti tutup daha sonra da kendilerini seyre gelenlere o rahmeti göz nuru şeklinde gözlerimize ikram ediyorlar veya gönül ferahlatan şekliyle bizlere sunuyorlar.

Emirgan Korusu'nda iki tane birbine bağlı olan gölet var. Rengarenk laleler, iki tane gölet, 3 tane birbirinden hoş mimarilere sahip köşkler, sincaplar, Boğaz manzarası ve insanı rahatlatan serinlik, misk misali çiçek kokuları… Dünyadaki cennetlerden birisi de burası olsa gerek... Emirgan Korusu'nda ayrıca 120 çeşit ağaç türü bulunuyor. Ve Boğaz'ın vazgeçilmez ağacı olan erguvan da Emirgan korusuna çok güzel yakışıyor.

Emirgan'dan bahsettiğim bu yazıyı bir İstanbul âşığının dizeleriyle sonlandıralım. Yahya Kemal, Osmanlı İstanbul’unun zevkini tadan, yaşayan ve mısralara dökebilen son şairlerden biri olarak “Hüzün ve Hatıra” adlı şiirinde şöyle seslenir:

Tenha Emirgan’ın Çınaraltı’nda kahvesi,

Poyrazla söyleşir gibi yaprakların sesi.

Hem başka hem de hayli yakın karşı mabede

Mermerle kaplı çeşmede, mevzun kitabede

Baktım Yesari hatlarının bir nefisine,

Daldım coşup giden denizin musikisine…

 

Ömer Faruk Deliktaş yazdı

 

Güncelleme Tarihi: 18 Nisan 2014, 11:47
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20