banner17

Bu manzaraların bedelini kim ödeyecek?

Kendi şehirlerinde yabancı, zar zor görülebilecek, el açmaktan çekinen birer mazlum gibiler. Yüzlercesini yok ettik, birçoğunu insan içine çıkamaz hâle getirdik ve çok fazla sayıda çeşme hakikaten umurumuzda değil. Sadullah Yıldız yazdı.

Bu manzaraların bedelini kim ödeyecek?

Konuşmayı son bıraktığımızda çeşmelerden söz ediyorduk, tarihî çeşmelerden.

Haftalardır İstanbul’un köşe bucağını dolaşıyor ve hemen hepsi aralara, yol diplerine ve göz artlarına saklanmış kıymetli çeşmeleri keşfediyoruz. Keşfetmek… Onları bir arkeolog gibi keşfetmek zorunda olmalı mıydık acaba? Kendi şehirlerinde yabancı, zar zor görülebilecek, el açmaktan çekinen birer mazlum gibiler. Yüzlercesini yok ettik, birçoğunu insan içine çıkamaz hâle getirdik ve çok fazla sayıda çeşme hakikaten umurumuzda değil. Bunun bedelini er geç hep beraber ödeyeceğiz.

Bu bedel ödenirken de övgüyle anılmanın iki günlük ömrü olan işlerle sağlanabileceğini zanneden yetkililer geç bir pişmanlıkla zor bir vicdan azabını birlikte yaşayacaklar. Bizler de her gün önünden-yanından geçip gittiğimiz bu manzaradan duyduğumuz derin kederi bir sonraki nesle miras bırakacağız.

Bu yazı, başka birkaç yazının (şurada) devamı olarak tarihî çeşmelerin izini sürüyor. Şimdiden bol bol bakın fotoğraflarına, üçünü beşini ansızın bir daha bulamayabilirsiniz!

Sultanahmet. Türkiye’de yabancı turistlerin en çok uğradığı yerlerin belki de birincisi. Bu gelen kimselerin hepsinin Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya gibi vitrindeki yerleri ziyaret edip döndüklerini umalım. Eğer dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri olan İstanbul’un kalbindeki bu muhitin biraz aşağısına, Sokullu’dan Kadırga’ya filan uzanmaya kalkarlarsa hâlimiz yaman. Büyük rezalet dönüyor aşağılarda. Onlara rezil olmayalım diye diyorum hani, yetkililerin bize rezil olmak gibi bir derdi olacağından değil. O perde yırtılalı çok olmuştur.

Dünyada ikinci bir Koca Sinan yok, ikinci bir Sokullu olmadığı gibi...

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.

Gedik Paşa Camii’nin alt hizasındaki Şatir Sokak’tan başlayalım. Taşları arasından yapraklar değil dallar büyüyecek kadar unutulmuş bu çeşme (1), dallar ergenlik zamanını geçirip iyice büyüdükten sonra da taşları bir arada durmuyor diye yıkılıverecektir. İki rozet arasındaki “Biz her şeyi sudan canlı kıldık” ayetinin üstündeki boşlukta bir kitabe muhtemelen vardı. Genel olarak kırıklar ve deliklerin çok göze çarptığı çeşmenin ayna taşını ise yarıdan itibaren kaldırıma gömmekle yetinmemiş, biraz da tahrip etmişiz.

Aynı sokağın sonunda, Dizdariye Camii’nin dış duvarındaki çeşme de camiyle birlikte 1500’lerin başına tarihleniyor olsa gerek. Badana alışkanlığımızı üzerinde uyguladığımız kurbanlardan biri olmuş. Her ne belli olacaksa onlar da badanadan dolayı gözükmez hâle gelmiş. Buna gelene kadar da gördüğünüz gibi bir yola gömme hadisesi daha var. Biliyorsunuz, canlı canlı gömmek bir cahiliye âdetidir; bu da bariz bir cahiliye.(2)

Biraz daha aşağı, Sokullu’ya ineceğiz ancak önce Kâtip Sinan Camii Sokak’ta medfun ve şehrin fethinden hemen sonra bu mahalleye yerleşip bir de cami inşa ettiren Kâtip Sinan’ın mezarını bir ziyaret edin. Bakın bakalım pek benziyor mu mezara. Fetih kutlamasında havai fişek atmaktan vakit bulduğumuz bir ara, sayelerinde burada yaşayabildiğimiz bu insanların da kabirlerine biraz bakım yaparız belki. Hezar efsus.

Tahsinbey Sokak’ta devasa taş duvarların dibinde, kış olduğu için yemyeşil sarmaşıkların yeterince uzanıp gizleyemediği duvarın dibinde küçük bir çeşme var. Ancak çeşmeliği pek kalmamış. Ayna taşının olduğu boşlukla su tası yeri olmasa bir Hobbit evinin girişini andırıyor. Büyülü bir kırmızı. Çoktan unutulmuş ve terk edilmiş.(3)

Bir Mimar Sinan eseri olan Sokullu Mehmet Paşa Camii önündeki çeşmenin hâlini gelip görse, Koca Sinan bize bütün dünyaya karşı göğsümüzü kabartan hendeseler yapmanın pişmanlığını yaşar mıydı dersiniz?(4) Caminin avlusunda bir şadırvan var, dolayısıyla bu köşe çeşmesinin Sokullu’nun külliyesine dâhil olduğunu kesin biçimde söylemek zor. Zira ne adı ne kitabesi var. Ama net söylemek lazım ki sırf Mimar Sinan ve Sokullu -rahmetullahi aleyhima ve gafera lehüma- gibi iki muazzam ismin dibinde olmaklığından dolayı bu sokağın çeşmesine, kaldırımına, kuşuna-böceğine, lambasına, konağına dahi ihtimam göstermeliydik. Dünyada ikinci bir Koca Sinan yok. İkinci bir Sokullu olmadığı gibi.

Tamamen harap hâldeki üç yüzlü çeşmenin yürek yakıcı manzarası, başı iki el arasına getirtecek türden. Ayna taşı birazıyla yola batmış, nişi tamamen tahribe uğramış, uzun zamandır yüzüne bakanı olmayan bu gariban çeşme önünde bir de -sadaka taşı ya da mezar taşına benzeyen ancak ikisi de olmayan- bir silindir taş duruyordu. Diğer iki yüzün durumu da fotoğraftan göreceğiniz gibi.(5-6)

Küçük ve taş döşeli, külliyenin büyük duvarlarının ağır bir hava verdiği yandaki dar Şehit Çeşmesi Sokak’ta -ki bu sokakta üç kere gidip gelen bir insan, tarihini sevmeden edemez- iki küçük kapıcık var. Bunlar yandaki çeşmeye sonradan ilave edilen iki ek çeşme miydi acaba. Kapı desek bu kadar küçük kapı olmaz. İçleri taş doldurulmuş.(7)

Bu bölgeye acilen bir turnike koymalı

8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.

Buradan Nakilbent Sokak’a kıvrılan yola girelim. Bu sokağa ulaşmak bir hayli zevklidir ve tıpkı üst satırlardaki Şehit Çeşmesi Sokak gibi insanı alıp götüren yerlerden geçersiniz. Hatta o kadar alıp götürülürsünüz ki eğer bir cuma günü geziyorsanız, Kasap Osman’dan itibaren sanki tesadüfen burada bulunuyorlarmış gibi pazarcı esnafı dizilmeye başlar sağlı sollu. Birdenbire başlar. Tam önünüzde devasa hipodrom surlarını da gördüğünüz ufukla birlikte bu pazar yerindeki küçük tezgâhlarda minik demetler hâlinde dizili havuçlar, ıspanaklar, pırasalar ve salatalıklara aynı anda bakınca resmin bütününden yüzyıllar öncesinde bir alışveriş sahnesi çıkıverir. Çok müstesna ve hassas bir andır. Lezzetine de diyecek yok.

Surların dibindeki çeşmenin genel bir bakıma ihtiyacı var (8). Nişte ve kemerler üzerindeki taşlarda dökülmeler baş göstermiş. Hemen karşısındaki Hasan Ağa Camii’nin dış duvarındaki küçük çeşme ise motiflerinden anlaşılabileceği üzere bir son dönem eseri (9). Hasar ve tahribata uğramamış çeşmenin ince işçilik olarak kitabesi belki elden geçirilmeli. Musluk sökme geleneğimize maruz kalmasaymış çok daha iyi bir manzara olacakmış tabii ki.

Sultaniyegâh Sokağı’na ineceğiz ancak buralarda hızlı yürümemeliyiz. Buralar hâlâ İstanbul’un en acayip yerlerindendir. Hiçbir şey yokmuş gibi sessiz ama göreceğiniz tek tük şeylerle şaşkınlık yaratabilen eşya ve kimseler vardır bu muhitte. Tek tük turisti çok sayıda küçük otele doğru ilerlerken görürsünüz. Bu arada bir tüyo paylaşayım: İstanbul’un birçok yeri gibi buralar da sadece kış soğuğunda gezilmelidir.

Öyle çok tarihî eseri mahvolmuş ve ilgiden mahrum görürsünüz ki kazara bir Batılı müzecinin buralara girmesi durumunda zevkten dört köşe olup bulduğu her taşa vecd ile yüzünü gözünü sürmesi ihtimalini düşünüp ürperirsiniz. İşte bizde tarih böyle paçavra ve böyle ucuz, bu kadar bariz olarak sahipsizdir.

Sultaniyegâh sonundaki, acı kaderini -kalan- her yerinde sergileyen ve çamura batmış pek süslü ayna taşı dışında nerdeyse hiç iz bırakmadan yok olmuş bu çeşme de sahipsiz duruyor (10). İhanete uğramış ve sahipsiz. Akbıyık Değirmeni Sokak’taki Kapıağası Çeşmesi bir süre önce restore edilmiş. Ancak şimdilerde testi setindeki yosunlanmalar, ayna taşı ve yalak kısmındaki izler sebebiyle bir kere daha insanoğluna el açmaya mecbur kalmış.(11)

Küçük Ayasofya Caddesi’nin çatallaştığı yol ayrımında, Tavukhane Sokak’ta görecekleriniz saç baş yoldurtacak türdendir. Ülkenin en çok turist çeken merkezi çok kısa bir yürüyüş mesafesinde. Önce büyük resme bakalım bunun için.(12)

Burası ise turist çekmediği için değerlenememiştir. Berbat hâle gelmiş çeşmenin bir zamanlar olduğunu düşüneceğimiz kitabesinin boşluğu iç parçalamaktadır. Ayna taşındaki istiridye motifiyle son dönemlere ait olduğunun kopyasını veren bu güzelin hemen her yeri harap ve çürümüş hâlde.(13)

Peki bu çeşme nereye aitti? Muhtemelen, yanı başındaki -şimdi sadece minaresinin temeli gözüken- yıkık mescide. Bu sanki alelade bir durummuş gibi mescidin kalıntıları öylece bırakılmış. Yeniden yapmaya filan da tenezzül etmiyoruz, hatta en azından bu harabenin ne olduğuna dair tek satır tabelayı oraya dikmeye. Cami hakkında Şevket Eygi’nin Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı kitabına baktımsa da bir şey bulamadım. Hadîkatü’l-Cevâmi’e bakmalı. Haziresindeki mezarların hâli de şöyle.(14-15)

Bu bölgeye acilen bir turnike koymalı ve girişleri biletle yaptırmalı, para getirirse belki yetkililer biraz lütf u keremde bulunur.

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, bağırarak sordu

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2016, 12:46
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20