Boğazdan İstanbul'u seyredelim!

Mesut Doğan İstanbul'unu bizlerle paylaşıyor.

Boğazdan İstanbul'u seyredelim!
“Gerçek yapıcılığın, mevcudu muhafaza ile başladığını 
öğrendiğimiz gün mesut olacağız”. 
A. Hamdi Tanpınar-Beş  Şehir

Uzun yıllar önce İstanbul’u ilk kez göreceğim zaman içimde hiç dinmeyen bir heyecanla sabahın beşinde güneşin ilk ışıkları ile birlikte İstanbul’a girdiğim anı hiç unutamam. Benzer heyecanı Paris’e giderken de duymuştum. Bu iki şehir, şaşırtıcı terkipler oluşturarak her zaman derin heyecan dalgaları arasında erimekte ve belki bir ömür boyu içimde birikip, ruhumu besleyerek olgunlaşan bir estetiğe dönüşmektedir. Bu heyecanı yaklaşık yirmi yıldan bu yana İstanbul’a her gittiğimde duymaktayım. Öyle ki yedi yıl bu şehirde yaşamama rağmen kısa ayrılıklar sonunda tekrar İstanbul’a geldiğimde bu şehre sanki ilk kez geliyormuşum gibi bir acemilik ve şaşkınlıktan hiçbir vakit kendimi kurtaramadım. Bu şehrin havasına ve sokaklarına alışmam en az bir iki günümü almıştır.

İstanbul, Beykoz Korusu
Beykoz Korusu

İstanbul’da Beykoz semtinde boğaza nazır bir evde otururken her sabah iş nedeniyle belediye otobüsü ile Üsküdar’a giderdim. Üsküdar Beykoz arası bu mutat yolculukta boğazda sıralanmış birçok semtten geçerdim. Ne zaman otobüsle bu güzergâhta yolculuk etsem kendimi zorlasam da yine engel olamadığım bir heyecan dalgası eşliğinde Yahya Kemal’in adeta boğazın derinlerinde ve her semtin ruhaniyetinde hala nefes alıp veren mısraları dudaklarımdan dökülüverirdi. Birçok kez farkında olmadan irademi aşan bir güçle bu mısraların içimden yakıcı bir buhar gibi yükseldiğine şahit olmuştum. Hemen hemen her semte şiirler yazan Yahya Kemal, yaşamımda sıradanlaşan bu yolculuktaki semtlere ve manzaraya her gün yeni yeni ufuklar ve sevdalar ekleyerek, oluşturduğu heyecan basamaklarıyla İstanbul’u, içimde asla başka bir şehrin ulaşamayacağı bir yüksekliğe taşımıştı. Her gün boğazın etrafında tıpkı bir gerdanlık gibi dizilmiş bu semtlerden geçerken, adeta bir rüya tünelinden geçer gibi her mevsim ve vakitte incelen, uzayan, hızına bir türlü yetişemediğim bir huzur ve güzelliğin ruhumu peşinde koşturan uğultusuyla, içimde kıskançlıkla kaplı bir heyecanın uyanışını seyrederdim.

7903
Eski İstanbul, Üsküdar

Üsküdar’dan otobüse bindiğimde;

“Üsküdar bir ulu rüyayı görenler şehri

Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri”  mısraları dudaklarımdan adeta doğal bir şekilde ve beni yormadan dökülüverirdi. Üsküdar belki de bu yüzden sanki huzurun o gizemli renklerinden oluşan bir gökkuşağı ile diğer semtlerden ayrılmıştı. Buradaki sokaklar ve tarihi eserler, gündelik hayatın içinde geçmişi sürekli tekrar tekrar düşünüp yorumlayarak, geçmiş zamanı geri çağırıp ona değişik terkipler ve boyutlar katarak, geçmişten aldığı ruhani iklimi sürdürmekteydi. Beylerbeyini geçince az ilerde Kandilli göründüğünde;

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Bir yoldu yakuttan ve gümüşten

Gittik bahs açmadık dönüşten.

Ya da;

İstanbul, Kuleli Askeri Lisesi
Kuleli Askeri Lisesi

“Kandilli’de eski bahçelerde

Akşam kapanınca perde perde

Bir hatıra zevki var kederde”  mısraları içimden dışarıya çıkmak istercesine çaba sarf ederdi.

Anadoluhisarı’na yaklaştığımda, Sevda Tepesi ve ünlü kasrıyla Küçüksu, yüzyıllardır asude ve gizemli güzelliğiyle nice insanın gönlünde sevginin terkibini değiştiren, anlamını genişleten ve sonsuzluğa doğru yaklaştıran bir eda ile geçmişi o kadar yakınımıza getirirdi ki, adeta şimdiki zamanı hiç zorlanmadan geçmişe bağlayıp, sağlam bir geleneğin içimizde kurduğu billur bir âlemi huzurla kaplayarak tılsımlı bir ahenkle çınlatırdı. Yahya Kemal’in;   

“Sakin koyu şen cepheli kasrıyla Küçüksu

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu” mısralarına özenerek bende “Seninle Küçüksu’da uzayan çay saati/Kıyılarda bitmeyen türküsü dalgaların/Uzaklarda gemiler yorgun bir hayal gibi/Ortasındaydık sanki tükenmeyen rüyanın” mısraları ile başlayan bir şiir yazmıştım.

Küçüksu Kasrı
Küçüksu Kasrı

Küçüksu semtinin hemen yanı başında Göksu Deresi mevkiine geldiğimde;

“Birden kapandı birbiri ardınca perdeler

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler”

Az ilerde Çubuklu semtine geldiğimizde, o meşhur “Çubuklu’ya Gazel” şiiri gelirdi aklıma.

“Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın

Bir âlemi hayale dalan ab uyanmasın”

Karşıda Bebek kıyılarına baktığımda;

“Cihanda olmadı bir hisse-i verasetimiz

Bebek Koyu’nda temaşa-yı abdan başka” 

Biraz daha ötede Kanlıca semtine vardığımızda;

“Günler kısaldı, Kanlıca’nın ihtiyarları

İstanbul, Bebek
Bebek

Biri bir hatırlamakta geçen sonbaharları”  mısraları akşamın donuk renkleriyle birlikte içime telaşla doluşurdu. Batan günün boğazda ve camlarda, ruhumuzu öteki aleme ısındıran bir hüznü besleyen son ışıkları, Kanlıca’nın usulca yanan sokak lambalarına adeta oyun alanı elinden alınmış bir çocuk hırçınlığıyla sataşır, ama sonunda hep bir yenilgi içinde, çaresiz, ayak sürüyerek uzaklaşırdı.  

Özellikle gece vakti Üsküdar’dan son Beykoz otobüsüne bindiğimde, genelde sarhoş ve genç insanların doldurduğu körüklü otobüs boğazın kıyısındaki kıvrımlı yollardan hızla süzülürdü. Yollardaki keskin dönemeçlerde bazen acı bir fren sesiyle oturduğu koltuklardan taklalar atarak gün yüzü görmemiş küfürlerle otobüsün kapı boşluklarına doğru yuvarlanan sarhoşların paltolarının ceplerinden fırlayan şişeler olaya ayrı bir renk katardı. Sarhoşlar ilginç bir şekilde her zaman şişelerden daha hızlı yuvarlanırlardı. Bazı geceler bu neşeli manzarayı seyretmek için özellikle son otobüsü beklerdim.  

 

Boğaziçi, Erguvan
Boğaziçi, Erguvan

Hanımeli ve erguvan!    

Her yıl bahar mevsiminde hanımeli ve erguvanların baygın kokuları boğazın maviliğiyle bütünleşerek içimizde yaşama sevgisini hiç sönmeyen bir meşale gibi ışıldatırdı. Her sabah Beykoz’da upuzun merdivenlerden boğaza doğru inerken sol tarafımda başka bir iklimi hatırlatan serviler ve sağ yanımda yaşamın bin bir türlü zevklerini çağrıştıran ve ruhumu sonsuzluk ve bu dünya arasında asılı bırakan, rahatsız eden hanımeli kokuları arasında nice garip duygu ve gelgitlerle sarsılırdım. Başka hiçbir şehirde bu iki farklı âlemi yan yana bu kadar anlamlı ve insanın ruh dünyasını besleyen bir terkiple sunan, her iki âlemi de görüp tatmin olacağınız bir yüksekliğe taşıyarak sizi teskin eden bir havayı yakalayamazsınız. Her iki âlemde de ruhunuzun aşırılıklarına müsaade etmeyen dengeleyici bir iklimi ancak bu şehirde bulabilirsiniz.

İstanbul’un mezarlıkları Paris’te olduğu gibi süslü ve şatafatlı olmamasına rağmen içimize bir soğukluk ve ürperti değil bir huzur ve günlük yaşamın doğal unsurlarını bırakır. Bir gece vakti Sultanahmet’te bulunan ve mezarlıkla aynı avluda olan çay bahçesine giderken içimdeki korkunun garip bir şekilde hiç zorlanmadan huzura dönüşme çabasını görüp şaşırmıştım. Burada mezarlar, zamana şekil veren bir usta gibi öteki âlemle bu dünya arasındaki o kalın duvarı incelterek adeta bir zar haline getirerek, insanın hiç zorlanmadan o ledünni âleme dokunduğu, onu gördüğü ve hissettiği, adeta iki iklimi aynı anda yaşadığı, bir huzur külçesine dönüşen duygularının tedirginliklerini dindiren uğultuları içinde, bir çocuk gibi oradan oraya koşturduğu mekânlara dönüştürerek, insanı tedavi eden bir sessizlik şehrayini içinde eriyerek kaybolmaktadır.  (BİR HAYAL GİBİ TİTREŞMEKTEDİR.)

İstanbul sağlam bir geçmişten aldığı destekle her gün aşırı derecede yıpratılmasına ve tüketilmesine rağmen kendi kendisini yenileyen ve geliştiren esrarengiz bir yapıya sahiptir. Adeta hor kullanılan bir eşya gibi ne kadar zorlanırsa o kadar kendisini yenilemekte ve içinde bulunduğu zamanın ritmine ayak uydurmayı başarmaktadır. Tıpkı bir arıtma sistemi gibi tüm kötülükleri ve gelenekten uzak yaşamları bir çırpıda adeta bir kanalizasyon sistemine döküp uzaklaştırmakta ve yeniden pırıl pırıl bir yüz ve görüntüyle karşımıza çıkmaktadır.   

İstanbul, Sultanahmet
Sultanahmet

İstanbul, her semti ve iklimiyle içimizde yıllarca anlamlandıramadığınız heyecan, ses ve coşku kırıntılarını bir orkestradaki en ince sesleri toplayan, onları sonsuz ve tılsımlı bir ahenk etrafında özenle birleştiren ve her gönüle farklı tonlarda hissettiren usta bir sanatçı gibi hayallerimizi ve ufkumuzu sonsuzluğa doğru genişleten bir havayı yakalayarak kendi içimize inmemizi ve orada geçmişin ve geleceğin solmaz renklerinden bir Penelope titizliğiyle sağlam bir dünyanın temellerini kurmamızı sağlamaktadır. Her zaman huzur dolu, insanı teskin eden ruhani bir hava, etrafımızda koruyucu bir hale gibi ruhumuzu kuşatarak bir çocuk gibi yaşamın en küçük parçalarından zevk almamızı kolaylaştırmaktadır. Değişik aralıklarla ne zaman bu şehre gitsem, caddelerde, tramvayda ve günlük yaşamın içinde tıpkı bir arı gibi sonsuz renk, koku, estetik ve nice değerlerin içine dalmış, elleri ayakları huzur kesilmiş, ama bunu doğal yaşamın bir parçası zanneden insanları kıskançlıkla seyrederim. Burada mutsuz insan görmek neredeyse çok zordur. Binlerce insan adeta bitmeyen bir hazineden beslenen hassas yavrular gibi sonsuz bir şefkatin görünmeyen kollarında birbirlerini rahatsız etmeden bir rüya âleminde yaşıyor gibidirler.

 

İstanbulRufai postnişini Mustafa Dede 

Bir zamanlar Beykoz Cindere boğazı mevkiinde ikamet eden Rufai postnişinlerinden Mustafa Dede vardı. Ölümüne yakın Üsküdar Aziz Mahmut Hüdai Semti’ne taşınmıştı. Mustafa Dede’nin işlerinden birisi de veli insanların bilinmeyen mezarlarını bulmak ve onları yeşile boyamaktı. Bu şekilde ortaya çıkardığı sayısız veli mezarı vardı. Bilinmeyen bir hazine gibi her gün nice mana ve ruh mimarları tarafından yeni yeni özellikleri keşfedilen, açığa çıkarılan İstanbul, içinde ışıldayan sonsuz mozaiğe, Mustafa Dede gibi nice gönül erlerinin esrarengiz çabalarıyla her gün yeni yeni renkler ve parçalar ekleyerek belki de sonsuza dek ruh iklimimizi oluşturmaya ve zenginleştirmeye devam edecek. Bir taraftan tarihe ait ne varsa yıkan ve yok eden bir yeni nesil, öte yanda gönüllü ve gizlice tarihi yaşatmak, mevcudu muhafaza edebilmek ve yeni hususiyetlerini ortaya çıkarmak için gece gündüz çalışan bir düşünce iklimi çarpışması İstanbul’u daha uzun yıllar şekillendirmeyi ve değişen zamana uydurmayı sürdürecek.

 

İstanbulÜsküdar'dan Küçüksu'ya

Bu şehirde, bir bitkinin yetişmesi için gerekli olan unsurlar gibi hayattan tam olarak zevk almamızı sağlayan zaman ve mekân duygusu, içimizdeki renkleri, yetenekleri ve coşkuları perde perde açığa  çıkararak, en zayıf anımızda imdadımıza yetişerek, yarım kalmış heyecan, estetik ve hüzünlerimizi tamamlayarak, belki de sıradan olayları ve yaşamları gizemli akislerle bir yıldız misali erişilmez yüksekliklere çıkarıp parıldatarak içinde yaşadığımız anı unutulmaz ve solmaz renklerle kaplıyordu. Üsküdar’daki manevi ruh, Küçüksu’da yaşama zevkine dönüşüyor, Kandilli’de gıpta ve kıskançlıkla karışık duygu patlaması olarak karşımıza çıkıyor, Göksu’da yaşamın estetiği,  Anadoluhisarı’nda tarih oluyor, Beykoz’da tefekkür halini alıyor ve her semtte kılık değiştiren bir masal perisi gibi ufkumuzun dar sınırlarını kırarak hayranlığımızın gelgitleri içinde esrarlı bir biçimde yuvarlanıyordu. Bu nedenle zaman ve mekân mevhumundan yoksun birçok şehirde yaşadığımız duyguların, aşkların ve hislenişlerin nasıl da köksüz ve geçici hevesler olduğunu ancak İstanbul’u görünce anlayabiliriz.

İçimizde yıllarca kapalı duran, bir türlü açmaya fırsat bulamadığımız belki de açmaktan korktuğumuz korkular ve keşkelerimizin o ağır kapağını, esrarlı bir huzur dalgası usulca kaldırır ve bir kulak çınlaması gibi adeta başka bir âlemin renkleri ve estetiği yanı başımızda işlemeye başlar. Bir anda içimizde başka bir kişinin olduğunu hissederiz ve kendimizden uzakta yaşadığımız demlere yanmaya başlarız.

Hangi ilden ve bölgeden olursa olsun İstanbul’a gelen ve orada bir süre yaşayan havasını koklayan suyunu içen insanda mutlaka bir nezaket ve davranış değişikliği görülür. Ruhu terbiye eden bir hava vardır. Bu anlamda İstanbul tam olarak bir kültür ve medeniyetler şehridir ve günlük yaşamın her karesinde, vapurla karşıya geçerken, caddede yürürken, alışveriş yaparken, bu kültürün gizlice belki bir hayranlık olarak ruhunuzun en derin yerlerine usulca sızdığını, orada yer ettiğini ve kişiliğinizi şekillendireceği zamanı heyecanla beklediğini hissedersiniz.

 

İstanbul BoğazıYarı meczuplaştırıyor!    

İstanbul tarihi dokusuyla, boğazıyla, sokaklarıyla, günlük yaşamın rengini ve muammalı terkibini ayarlayan iklimiyle, belki de bütün ömründe insanlığın temel duygu ve değerlerine tam olarak dokunamamış, günlük koşuşturmalardan bir türlü buna fırsat bulamamış her insanı, burada yaşamaya başladığında adeta en küçük duygu titreşimleri ile içlenen, melankolik, kalbi ve ruhu ağır yaralı, bir şey sorduğunuzda saatlerce konuşan, mutlaka şiir yazan veya yazmayı deneyen, kalbi bu dünyanın içinde ruhu başka bir âlemde salınıp duran, yarı meczup varlıklara dönüştürerek, onları her gün sükûndan bir gökkuşağının altından geçirip büyük ve anlamlı bir âleme doğru götürmektedir.

Birçok önemli şehirlerin havasını, karakterini ve ruhunu oluşturan malzemelerin, o şehirde yaşayan insanlar ve yaşam tarzları olduğu gerçeği İstanbul’da tam tersine işler ve bu şehirde yaşayan ve kendisine katılan her insan topluluğuna İstanbul, kendi kurallarını, sınırlarını, havasını, rengini, ufkunu ve estetiğini hiç zorlamadan bir hayranlık, aşk derecesine varan tutulma ve tarifsiz bir heyecan dalgası halinde benimseterek onu kendisinden bir parça yapar, o hiç teslim olmaz ama her zaman sizi teslim alır.  

 

Mesut Doğan İstanbul'u özledi

Yayın Tarihi: 03 Ekim 2009 Cumartesi 09:51 Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2010, 08:24
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Aydoğan
Ahmet Aydoğan - 12 yıl Önce

Mesut Doğan'ın bu nefis yazısını okurken adeta Tanpınar'ın Huzur'unu ve Beş Şehir'ini okur gibi keyif aldım. Uzun ve işçilikli cümleler. Dünya bizim'e ve yazara saygı sunuyorum. Devamını dilerim.

banner26