banner17

Bize biraz arlanma lazım, çok acil

Çeşmeleri tarihimizin en işe yaramaz, en yıkılası kalıntıları saydık diyelim; hemen bütün nime’l-ceyş askerlerinin kabirleri bile çer çöp içinde geziyor. Sadullah Yıldız yazdı.

Bize biraz arlanma lazım, çok acil

Türkiye’de tarihî diziler, ülkedeki televizyon rekorlarını altüst edecek denli fazla ilgi görüyor. Bu genel bir bilgi ve bizi direkt ilgilendirmez. Ancak izlenme sebebi doğrudan ‘vatan-millet-Sakarya’ olanlar da son bir yıldır, geçmiştekilerin rekorlarını alt üst edecek denli alakaya mazhar oldu.

Bu dizilerin izlenme ve sevilme, fenomene dönüştürülme sebeplerinin samimiyetten uzak ya da sahte olduğunu kimse iddia edemez.

Ama bir çelişki var ortada: O diziden daha gerçek, daha önemli, daha kalıcı, daha “vatan-millet-Sakarya” olan tarihî eserlerimiz, tam olarak o dizidekilerin mirası olan terekeler sokaklarda bakımsız ve harap hâldeler; hemen her türden: Hamamlar, camiler, çeşmeler, medreseler, hatta bütün bunları yapanların mezarları… “Ama hepsi harap değil” demek akıllıca olmaz zira bunlardan zaten milyonlarca kalması mümkün değildi. Yapmamız gereken birkaç yüz eseri korumak(tı).

Bu çelişkiyi açıklamak çok uzun sürer ve ehli de zaten ben değilim. Ama dışarıdan her bakan, bu resimde anormal bir tezadın olduğunu kolayca anlayacaktır. Bu tezadın tek tezahürü diziler de değil elbette.

Tarihimize dair elimizdeki bakiye toplamının önemli ve sevimli bir bölümünü çeşmeler teşkil ediyor; tarihî çeşmeler, çeşmelerimiz. Onlara TOKİ binalarına verdiğimiz önemin kaçta kaçını verdiğimizi sorgulayan bir yazı dizisindeyiz şu an. Biraz gerilerde bu yazılardan biraz daha bulabilirsiniz. (Şurada)

İstanbul’un tarihî çeşmelerini dolaşmaya devam ediyoruz.

Bu ruhsuzluğumuzun sebebi ne?

Bugünkü ilk misafirimizi görebilmek için Karagümrük’teki Vefa Stadyumu’ndan aşağı doğru ineceğiz. Enteresan bir dünyaya doğru gittiğimizi bilelim; şimdilik bu kadar bilelim. İleride anlatılmayıp yaşanacak anlardan bir demet çıkacak karşımıza.

Alişah Sokak’taki çeşmenin içler acısı görüntüsü (1), çevredeki sessiz havaya bir bıçak gibi saplanmış. Buralarda duyulabilecek tek inilti bu. Pek sevimli, bir o kadar cafcaflı bir ayna taşı olan bu Atiye Hanım hayratının ayna taşı ortasındaki boşlukta ne vardı? Musluğun yeriyse muslukla birlikte onu tutan bölmeyi de kaybetmişiz. Öyle değil de musluk aşağıdaysa doldurulan tekneyle birlikte o da toprak altında kalmış. Çiçek büyütülecek yerin çeşme teknesi olmadığını biliyor olmalıydık.

1.
2.
3.
4.
5.

Bakmayın çeşmenin şimdi böyle olduğuna; ilk banisi Alişah Efendi, Rumeli baş kadısıymış. Malının üçte biriyle bu çeşmenin yapılmasını vasiyet ederek ayrılmış dünyadan: “Merhûmun sülüs-i mâlinden cârî mâ-i leziz hayrâtıdır.” Aradan yüz elli yıl geçtikten sonra Hacı Atiye Hanım diye biri çıkmış, pek sevdiği oğlunun ruhu için tamir ettirmiş çeşmeyi. Böylece Alişah Efendi’den doğan sevap kaynağı, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen kesilmemiş; kendini kendinden öncekilerin bir devamı gören başka hayırsever, ince düşünceli ve akıllı insanlar sayesinde. Sonra biz gelmişiz. Yaptıklarımız fotoğrafta özet olarak görülüyor.

Draman’ın hafif karmaşasını geçip Ayvansaray’a biraz daha yaklaşırsak Tatlı Memba Sokak’ın şirin yokuşunda bizi doya doya aşağıladığımız, kim bilir sokağına adını verdiği gibi şeker misali de suyu olan bu ufaklık karşılayacak (2). Gerçekçi olmalı ve gözlerimizi kaçırmadan ona bakmalıyız: Bunu ona yapacak kadar hangi ara vefasız olduk? Yüzyıllar geçirecek ve hadsiz sevaplar kazandıracak kadar dirençli vücuduna bu muameleyi edecek ruhsuzluğumuzun sebebi ne?

Musluk hizasının üzerindeki küçük boşlukta belki tek cümleden ibaret kitabesi de vardı. Zar zor tutunduğu, aralıkları bollaşmış taş duvarla çok yakında vedalaşacak gibi duruyor. Üst hizada bir demir dışında koruyanı kalmamış. Yokuşu çıkarken kayıveren bir arabanın zaten paramparça olmuş mermerine son darbeyi vurmasını bekliyoruz hep beraber.

Hacı İbrahim’den Köroğlu’na inen yamacın sonunda, alnında 1912 tarihi yazan bir çeşme daha buluruz. Ancak enteresandır ki yeni rakamlarla yazılmıştır. Birkaç rozetten ibaret süslemelerinden yeni olduğunu zaten anlayabilirdik belki ama rakamlar sonradan mı eklenmiş acaba? Soldaki parçalanmış taş duvarda ikinci bir çeşme daha olma ihtimali mümkün geliyor. Zira suyun aktığı teknenin varlığını düşünmemize imkân veren bir oyuk meydana gelmiş. Yeni tarihli çeşmemizin niş üstünde ise bir kitabe yeri ve ortada tuğra ya da rozet bulunduğu muhtemel bir boşluk var.(3)

Elbette bunlar yok olmuş ve geriye kalanların da keyfini kaçırmakta gecikmemişiz. Ayna taşı parçalanan çeşmenin geri kalan yerlerinden de ilgisizlik fışkırıyor.

Buradan Edirnekapı istikametine ilerlersek geçmekte olduğumuz yol bizi adeta büyülü bir havanın içinden geçirir. Bunun için Çilingir Sokak rotası izlenmeli ve Pastırmacı Yokuşu’ndan muhakkak çıkılmalı. Biraz gerideki Müslüman hava, burada daha orta yollu bir görüntüyle karışır. Oradaki nispeten derli topluluğa rağmen burası daha salaş bir manzara sunar. Yıkık binalar ve asırlık çift katlı ahşap konaklar ve kâgir binalar burada da sıklıkla göze çarpar ancak değişmeyen bir manzara daha vardır: Pasaklı, pejmürde, hamarat ve yarı çıplak çocuklar. Buralar hâlâ çocukların sokaklarda oyun oynadığı ve sokağın havasını belirledikleri yerler cümlesindendir.

Yanbolu Sokak dibindeki çeşmeye üstün dekorasyon kabiliyetimizden epey aktarmışız (4). Ayna taşının parçalanmış şekli, önceki hâlinden pek bir şey bırakmayıp ucube bir görüntü çıkarmış meydana. Zaten geriye kalanlar da bundan ibaret. Merdivenli Kahve Sokak sonundaki Tekfursaray Hançerli Panayla Kilisesi’nin dış duvarında, kaldırıma gömemediğimiz kadarından anlaşıldığına göre küçük ama süslü olduğu için etraftakilere sürekli havasını atan bir çeşme güzeli varmış. Süslemelerini karartmış, biraz da boyamış ve onu kimsenin görmeyeceği şekilde dibe atmışız.(5)

Hemen bütün nime’l-ceyş askerlerinin kabirleri bile çer çöp içinde

6.
7.
8.
9.
10.

Biraz daha Eyüp civarına, Savaklar Caddesi sonuna yaklaşırsak şehirdeki iki Hirami Ahmet Paşa Camii’nden birini bulmuş oluruz. Diğerindekini hatırlamıyorum fakat bunun dış duvarında bakmaya doyulamayacak bir Yesarizade kitabesi vardır. Hemen karşısındaki kitabesiz çeşmenin ise birkaç yerinden otlar büyümüş. Testi setindeki bir iki kırık ve ayna taşı etrafındaki kirler dışında pek sorunu yok. Şükür ki akar vaziyette.(6)

Eğrikapı’dan Sakalar Yokuşu’na giden yol adeta bir açık hava müzesidir; hemen her şeyiyle. Dokunulmamış ve fanusa girmemiş bir müze olmanın icabınca hemen her şey de pis ve salaştır, Avcı Maslağı Sokak dibinde rastlayacağınız bu çeşme gibi (7). Artık seçilemeyecek ve sıradanlaşmış biçimde yok olmaya yüz tutmuş. Bir kitabesi olduğunu görebilirseniz de okumak imkânsız.

Bu bölgede okuyucuyla daha önce de yürüdüğümüz için, birçok çeşmeyi es geçecek ve daha ileriye, Fatih tarafına gideceğiz. Ancak kuvvetle tahmin ediyorum ki henüz bilmediğimiz birçok köşede saklanan çeşmeleri de ardımızda bıraktık. Onları başka zamanlarda keşfedebilmeyi umalım şimdilik ve Balat’a yaklaşalım. İsmailağa’nın altında, Mesnevihane Camii’nden uzanan Sancaktar Yokuşu’nun çatallandığı yerde ayna taşından ibaret, iki gözlü sade bir güzellik bekliyor bizi (8). Süslemeleri de sadeliğine dâhil olan bu nefis şeyi boyalarla kirletmişsek de henüz oymalarını tahrip edememişiz.

Haritada biraz daha sağa, Yavuz Selim civarına kayarsak Camcı Çeşmesi’nin olduğu yokuşa geliriz. Tarihimiz ve irfanımıza alakamızın genel bir özeti olan manzarası yakında kaybolacak bu çeşmenin. Soldaki taşların hâlâ bir arada durması küçük dengelere bağlı zira kemerle yardımlaşan büyükler çoktan dağılmış. Nişteki kararmalar muhtemelen is ve birçok yerinde de boya izi var (9). Zaten boyanmayan yerleri de kırıldığı için aşağıda sakal, yukarda bıyık örneği bu.

Haliç kıyılarına, Ayakapı’ya uğrayarak biraz yumuşak bir geçişle bitirelim yazıyı; inişi sert yapmayalım. Kitabesinde sade bir ‘Cumhuriyet Çeşmesi’ yazılı bu mermer güzellik, cumhuriyetin ilan edildiği yıla tarihleniyor: 1341 yani 1923. Mermerinin paslanmaya benzer bir sarılıkta ve teknesinin de kir pasak içinde olduğunu görüyorsunuz. İki de kırığı var. Belki biraz elden geçirilse ve nazlansa fena olmaz.

Yumuşak geçiş dedim ama yüreğim yanıyor. Cumhuriyet Çeşmesi’nin hemen yanı başında, Fatih Sultan Mehmet’in Sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa’nın tek bir küçük mermerle dikkat çekmeye çalışan garip ve gözden ırak türbesini göreceksiniz. Anca dürbünle bakanların görebileceği bu ezik-basık mekânda yatan insana minnetimizin ufak bir tezahürü olarak duayı ihmal etmeyelim.

Çeşmeleri tarihimizin en işe yaramaz, en yıkılası kalıntıları saydık diyelim; hemen bütün nime’l-ceyş askerlerinin kabirleri bile çer çöp içinde geziyor. Acaba ahirette; bu şehri atını denize sürecek kadar seven ceddimiz aleyhirrahmetu ve’l-gufran Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Ebu Şeybe el-Hudrî’nin, Halid bin Zeyd’in, Ulubatlı Hasan’ın, ta Çanakkale’den İstanbul’a namahrem eli değmesin diye mücadele eden Binbaşı Mahmut Sabri Bey’in yüzlerine nasıl bakacağız?

Bu şehri yönetenlerin, geçmişlerine tazim ve vefadan, o ruhtan nasiplenmekten daha önemli işleri mi var? Belli ki var…

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, utanarak yazdı

Güncelleme Tarihi: 17 Şubat 2016, 10:19
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20