banner17

Bir rüzgâr essin Kudüs'e

Hilal Söylemez, barış ve esenlik yurdu Kudüs'ü yazdı; sur şehrinin sokaklarında kaybolan çocuğu...

Bir rüzgâr essin Kudüs'e

Seher kapısından girdik sur ülkesine. Diğer altı kapı kapandığında uyumayan kapıdan. Sultan Süleyman hanın yaptırdığı surlar sapasağlam ayakta. Zamanı munisleştiren taş hükümranlığı mıdır burası, yoksa taşı dillendiren zaman sultanlığı mı? Biri nerde biter, diğeri nerde başlar bilinmez, taş ve zaman saltanatı.

Yürüyorum sur içinde. Basamaklardan iniyor; basamaklardan çıkıyorum. Kemerlerin altından geçiyor, birbirine açılan daracık sokaklara sapıyorum. Karşıdan gelen kimse ile yan yana geçecek genişlikte yollar. Sağlı sollu kapılar… Evlere çıkan basamaklar… Ve oyunu her yere sığdıran çocuklar…

Mescid-i Aksa (1890-1900)
(+)

İşte Mescid-i Aksa

Kıvrılarak akan sokaklar yine bir kapının önüne getiriyor bizi. Harem-i Şerif’e açılan kapı. Geniş bir meydan; zeytin ağaçları, yollar, taş yapılar irili ufaklı. Usulca akıyoruz biz de her şeyle beraber. Bir ikindi sonrası. Merdiven basamaklarını yarılamışken mavi çiniden bir şehrayin alıyor gözlerimizi. Kubbe’tüs-Sahra karşılıyor bizi. Yanına varmak için yürüyoruz epeyce, alan geniş. İyice bakıyoruz, resimlerde görmeye alıştığımız yüzüne. Az ilerde bir kemerin altından geçerken görüveriyoruz Mescid-i Aksa’yı, işte.

Önünde şadırvan, iki tarafında selvi ve zeytin ağaçları, bir meydanın ortasında, Harem-i Şerif’in son ucunda. Üç mescidin üçüncüsü karşımızda. Selamlayarak bütün varlığımızla, iniyoruz merdivenleri. Aşk, özlem, mahcubiyet; karmakarışık duyguların seli içimizdeyken; soluduğumuz sekine kuşatıyor kalbimizi. Sükûn buluyoruz. Bir yaşanmışlığa tekabül ediyor bu an. Usulca farkediyoruz üç mescidin bir arada söylenişini.

Gökler öyle yakın ki yere. Gök ehlinin kanat sesleri karışıyor yer ehlinin zikrine. Burası, selam yurdu. Kudüs. Barışın ve huzurun evi.

Mescid-i Aksa (2000'ler)
(+)

Sur şehrinin sokaklarında kaybolan çocuk

İnsanı kendine yabancılaştırmayan bu saltanat belli ki Süleyman (a.s.)’ındır. Bu saltanatla karşılanıp, bu saltanatla ağırlanmak nasibimiz oluyor. Mihrabın önünde, şefkat pınarında yunup dua iştiyakıyla yükselince ruhumuz, anlıyoruz, Zekeriya (a.s.)’ın yanındayız. Ve Meryem’in yanında buluyoruz kaybettiklerimizi. Bir çocuk kadar yakışıyoruz buraya. Ait olduğumuz yerdeyiz.

Mescitten koşarak çıkıyor çocuk. Şadırvanda su içen beyaz güvercini görüyor. Tebessümü ne kadar aydınlık. Avuçlarından taşırdığı su bir başka telaşın habercisi. Kanat çırpıyor güvercin. Çocuk koşarak çıkıyor merdivenleri, Kubbe’tüs-Sahra’yı rüzgârıyla selamlıyor, ikişer üçer iniyor basamakları, zeytin ağaçlarının altından geçiyor. Zikzaklar çizerek koşuyor. Ardına kadar açık ve bekleyeni olmayan kapıdan geçerken kalbini eliyle bastırıyor. Heyecanla kaldırıyor başını. İşte orada. Ağzında yeşil zeytin dalı. Usulca kenara bırakıyor biriktirdiği bütün taşları. Yeni bir hızla koşuyor. Ondan önce yetişebilmek için insanlığa. Sur şehrinin sokaklarında kayboluyor.

 

Hilal Söylemez halini tercümeye çalıştı

Güncelleme Tarihi: 30 Ağustos 2010, 17:21
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yasemin Karahüseyin
Yasemin Karahüseyin - 8 yıl Önce

Kaleminize sağlık. Öyle güzel anlatmışsınız ki. Lakin cümle aralarında Mescid-i Aksa'nın kapısında bekleyen, silahlarına sıkı sıkı sarılarak, "müslüman mısın" diye sorguya çeken yahudi askerleri ve onların korkaklığı aklıma geliyor. Surların içine sıkıştırılmış Filistinlilerin Harem-i Şerif'i terketmemek için 70 m2 evlerde iki-üç aile yaşayarak hepimize ait emanete nasıl sahip çıktıkları geliyor. Bir de utanç duvarları elbette. Zihni ve kalbi şak diye ikiye bölerken bizi dilsiz kılan duvarl

b topal
b topal - 8 yıl Önce

kalbin görmesi kadar güzel bir şey varmı. Yine muhteşem ifade etmişin bu göz işi değil

banner8

banner19

banner20