Bir devrin canlı şahidi: Gören Sokak

"Sokaklar evlerimizin dışa açılan yüzü. Adımımızı attığımızda kendimizi bulduğumuz yer. Komşularımızla ortak kullanım alanımız, onlarla selamlaştığımız hal hatır sorduğumuz ortak bahçemiz." Turgut Akça yazdı.

Bir devrin canlı şahidi: Gören Sokak

İnsan hatıra biriktirerek gelişir. Bunun nüvesini aile ortamı, yani ev oluşturur. Sonra sokağıyla ve muhitiyle ilgili hatıralar biriktirir insan. Okul ve meslek hayatıyla bu çeşitlenip gider. Ancak çocukluk dönemi için ev ve sokak birinci derecede hatıra mekânlarıdır. Büyük ölçüde evimiz, sokağımız ve muhitimiz inşa eder bizi. “İnsan yasadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine/ Konya’nın beyaz/ Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer/ Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir/ Denize benzer ki dalgalıdır bakışları/ Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına/ Öylesine benzer ki” der Edip Cansever “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde.

Şehirlerimizin nüfusu hızla artıyor. Sağdan soldan deve dişi gibi çirkin binalar yükseliyor. Altı yedi katlı apartmanlardan oluşan semtler daha sevimli geliyor insana bitişik nizam olmasına rağmen. Demografik yapı sürekli değişiyor. Bundan mütevellit, sokakları güvenli bulmuyoruz. Yerleşmek için steril muhitler, çocuklarımız için steril okullar arıyoruz. İmkanı olan ilk fırsatta, okulu ve camisi bile dışarıya kapalı, kendini soyutlamış yüksek güvenlikli sitelere taşınıyor. Bu, sorunlardan kaçmaktır. Ama kaçtığımız akıbet, gelip bizi bir yerde yakalayacaktır. Kaçtığımız sokaklarla, muhitlerle ummadığımız bir yerde karşılaşacağız. Asıl olan bulunduğumuz yeri daha güvenilir, daha temiz, daha yaşanabilir hale getirmek için çaba göstermektir. Herkes kapısının önünü süpürürse şehir temizlenir anlayışıyla. Sokaklarımızla apartmanlarımızla ilgilenmek zorundayız.

Sokaklar evlerimizin dışa açılan yüzü. Adımımızı attığımızda kendimizi bulduğumuz yer. Komşularımızla ortak kullanım alanımız, onlarla selamlaştığımız hal hatır sorduğumuz ortak bahçemiz. Akşam eve döndüğümüzde çocuklarımızın bizi karşıladığı mekan. Sahi, akşam eve döndüğümüzde çocuklarımız bizi sokak başında karşılayabiliyorlar mı? Şayet böyle olsaydı hemen oracıkta yorgunluğumuzun, stresimizin bir kısmını atıp, evimizin kapısını daha huzurla açacaktık. Evlerimiz bahçeli olsaydı bunu bahçede oynayan çocuklarımızla ve erik ağacına dokunarak ve onu severek günün yorgunluğunu bir nebze atıp rahatlayacaktık. Olmadığına göre bu görevi sokak icra edecek.

Sokaklar birdirbir oynamak için uygun değil, çelik çomak, körebe, dombiliç oynamak için de. Ama yakar top oynayabiliyorlar, saklambaç oynayabiliyorlar. Arabaları kullanıyorlar saklanmak için. Sobelenmiş olan, arkadaşını uyarmak için “elma dersem çık, armut dersem çıkma” diye bağırabiliyor, sesini duyurabiliyor. Bu ara karşı evin balkonundaki huysuz ihtiyar da susturmak için bağırıyor… İşin şakası bir yana; amcamız öyle iflah olmaz huysuzlardan değil, sadece çocukları araçlardan korumak için bağırıyor. Ama mütemadiyen aynı yerde park edilmiş olarak duran ve yılda birkaç kez kullandığı aracına top filan çarpınca işin rengi birazcık değişiyor tabi.

Gören Sokak’tan bahsediyorum; her şeyi gören işiten güngörmüş sokaktan, hem de Güngören’de. Saysam elli adım ancak, toplam sekiz ev var diyecektim ama ev yok apartman var, daire var. Bakmayın daire dediğime aslında hepsi dikdörtgen ya da kare, ufak tefek yamuklukları saymazsak şayet. Bir ucu camiye, diğer ucu da okula çıkar. Bu yazıya başladığımda sokağın iki ucunda iki bakkal vardı. Ben yazıyı bitirinceye kadar bakkalın biri tekstile kurban gitti. Her daim önünde birkaç kişinin bulunduğu, zaman zaman sandalyelerin atılıp sokak sakinlerinin oturup beraberce çay içip sohbet ettiği bakkalın vitrininde donuk donuk sokağa bakan mankenler var şimdi. Kapanan bakkalın karşısında sokağın sol tarafında güneşli havalarda dışarıya sandalyesini atıp elinde iğne iplikle çayını yudumlarken, hem muhabbet eden hem de işini yapan terzimizin yerinde de kentsel dönüşüm ofisi arz-ı endam ediyor. Müteahhit ofisleri oldu kentsel dönüşüm ofisi. Bir şeyin dönüştüğü filan da yok, eskiyi yıkıp yerine aynısını, hatta daha çirkinini inşa ediyorlar. İki sene içinde, iki berberim artan kira bedeline karşı kapattılar dükkanlarını, bir daha izlerini bulamadım. Merter Tekstil Merkezi Güngören’in kalbine doğru ilerliyor. Bodrum katlar, izbe dükkânlar bile uçuyor adeta. İkinci katlar bile dükkân olarak kullanılmaya başlandı. Zaten yetersiz kalan, yol, kaldırım otopark vs. her geçen gün daha da yetersiz hale geliyor. Gün içinde nüfus artıyor ve daha kozmopolit vaziyet alıyor sokaklar. Ticari hayatın canlanması semt sakinlerini memnun etse de gelecekte mutlu edeceğe benzemiyor. Sokaklar daha da yabancılaşıyor, komşuluk ilişkileri zayıflıyor, sokağa olan güven azalıyor. Tekstil atölyeleri ve dükkanlar sık sık el değiştirdiğinden semt esnaflığı yerini sürekli değişen bir yapıya bırakıyor.

Toplamda sekiz binadan oluşan sokağımızda ülkemizin ve hatta komşu ülkelerin bütün renklerini bulmak mümkün. Küçücük bir sokakta kocaman bir coğrafya yaşıyor. İlişkiler çok sıcak değilse de şimdilik idare ediyor. Bir iki tekstil atölyesi var, onlar da sokağın ahvaline ayak uyduruyorlar. Sokak sakinleri olarak her ne kadar sıkı bir komşuluk yaşayamıyorsak da sokakta selamlaşabiliyoruz, camdan cama hal hatır sorabiliyoruz. Sokak çok kısa olduğundan çocuk sesleri eksik olmuyor. Bazı büyükler çocukların oyununa dahil olabiliyor. Karşı komşunun penceresinin önündeki boşluğa perde kurup Karagöz- Hacivat gösterisi yapıyor oğlum mahallenin çocuklarına.

Sokağımızı, sabah erkenden taze çıtır simit nidalarıyla bir simitçi selamlar, sonra haftada en az iki gün gelen sütçü.  Bir de mahallenin en eski sütçüsü var ki genelde pazar sabahı saat on gibi gelir o kendine özgü seslenişiyle. Sonra zerzevatçılar bir bir peşine. Mevsimine göre soğan patates, domates biber anonsları gün boyu devam eder. Hele Çarşamba günleri saat on gibi biri geliyor ki sokağa girişiyle ayrı bir neşe kaynağı. Bazen özellikle soğuk kış günlerinde sesler hüzünlü çıkar. Evde çorba kaynayacak, faturalar ödenecek filan der gibi… Biraz çekingen ve umutsuz, sonra camlardan balkonlardan sarkıtılan sepetleri görünce umutlar yeşerip sesler neşeleniyor. Mikrofon bırakılıp çıplak sesle bağırıyorlar ki, ihtiyacın yoksa da inip alasın geliyor. Soğuk bir kış gününde erenlerin biri dışarıyı seyrediyormuş. Yoğurtçunun sesini duyup eşine seslenmiş; “Hanım, kap getir de yoğurt alalım” Hanımı da “Bey, evde yoğurt var, ihtiyacımız yok” deyince, o mübarek zat da; “Bizim ihtiyacımız yok ama yoğurtçunun ihtiyacı var ki bu soğukta sokaktan üçüncü geçişi” demiş. İyi insan olmak başka bir şey. Sonra hurdacı geçer ki, sesine kulağı aşina olmayan ne dediğini anlayamaz. Bir ara Eminönü alt geçidi önünde, biri sabahın çok erken saatinde pişmiş yumurta satardı kahvaltı için. Yanından geçerken uzun süre ne dediğini anlayamamıştım. Bir gün yanında birazcık eğlendim, meğer “pişmiş yumurtalarım var” dermiş… Soğuk kış gecelerinde sokağı selamlayan bozacı da o kendine mahsus seslenişiyle ayrı bir renk. Bir de havalar ısınmaya başlayınca mütemadiyen balkonda oturup gelene geçene laf yetiştiren emeklilerimiz ve kulağı sürekli ezanda amcalarımız var. Sabahın alaca karanlığında aynı tınıyla açılıp kapanan sokak kapısı ve azalarak uzayıp giden tık tık baston sesleri. Kimse duymasın ama horoz bile var sokakta. Sağ olsun bir komşu penceresinin önündeki boşluğa küçük bir kümes yapmış birkaç tavukla bir horoz için. Şu an öğle ezanı ve horoz aynı anda renklendiriyor sokağımızı. Geçenlerde dışarı çıkmıştı, beyaz bir horoz. Biraz arsızlaşmış sokakta geziyor ve gelene geçene sataşıyordu. Sokaklar böyle götürüyor ne yapsın. Bir ara böyle bir girişimi başka bir komşu yapmıştı da horozun ötüşünden rahatsız olanlar olmuş şikâyet etmişler, kısa sürede kesilmişti horozun sesi. Temennimiz beyaz horoz ve çocuklar sokağımıza neşe katmaya devam etsin.

Turgut Akça

Yayın Tarihi: 18 Mayıs 2021 Salı 19:00
banner25
YORUM EKLE

banner26