banner17

Beyoğlu’nda Leyla’dan geçme faslı

Kulekapı Mevlevihanesi, evvelle ahirin ortasında bir geçiş koridoru; dünyadan ahirete açılmış bir seyir penceresi hüviyetiyle bütün edep meclislerine has olan merkezî planlı bir selamlıkla karşılıyor bizi. Hacer Yeğin yazdı.

Beyoğlu’nda Leyla’dan geçme faslı

Hava ayaz mı ayaz, ellerimiz ceplerimizde, bir türkü tutturmuşuz; yüzyıllar öncesinden… Tefeül yapışımız ve bu sefer, ayaklarımızın nasibi Beyoğlu’ndan Tünel’e doğru açılmış. O kadar açılmış ki Galata’yı niyete almış, Şişhane’den Karaköy’e, Eminönü’nden tarihî yarımadaya kadar şehr-i saadetin siluetini belirleyen ne varsa arşınlayacak gibi cezbeye gelmiş.

Niyet hayır, akıbet hayır diyip tam da bu feveranla kuleye doğru salınırken Galipdede Caddesi’nin hemen basında, sol tarafta hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bünyeler alışık değil tabii hoş sürprizlerin bu kadar aşikâr olmasına. Hani güzel olan, ender olan hep sırlı katmanların altında, istiridye kabuklarının içinde saklıdır, varmaya emek, görmeye yürek ister ya... Teslimiyeti şiar edindiğimiz nadide bir güne yaraşır surette, hiç ikiletmeden davetine kayıtsız kalamayacağımız tılsımlı kapıdan giriveriyoruz içeri. Şaşılacak derecede hızlı bir zaman ve mekân geçişi yaşıyoruz; çünkü İstanbul’un en eski Mevlevihanesinin dış dünyadan âzâde bahçesinin tam ortasında kalakalıyoruz.

Namı diğer Kulekapı Mevlevihanesi, evvelle ahirin ortasında bir geçiş koridoru; dünyadan ahirete açılmış bir seyir penceresi hüviyetiyle bütün edep meclislerine has olan merkezî planlı bir selamlıkla karşılıyor bizi. Usulsüz vusul olmazmış, mahcubiyetle alıyoruz selamı, edeple girersek belki lütufla çıkarız diyerek ahşap sütunların ortasında konuşlanmış semahaneye yöneliyoruz. Burası zaman ve mekânın dürülüp tüm girişlerin birleştiği ışınsal bir nokta hükmünde: Solda bacılar dairesi, sağda selamlık ve giriş holü, üstte hünkâr mahfili, postnişin odaları ve misafirhanelerle donanmış durumda. İlk görüşte göze çarpan Sultan Abdülmecid’in tuğrasının bulunduğu inşa kitabesinde Manas Kalfa tarafından yapılan bir onarımla semahanenin bugünkü hâlini almış olduğunu öğreniyoruz (1859). İcabet edeni sarıp sarmalayan incelikli bir mimarî üslupla avlunun hemen girişindeki kemerde rastladığımız Sultan II. Mahmud’un tuğrasının yanı başında, Şair Lebib’e atfedilmiş diğer bir onarım kitabesini hatırlıyoruz. Başlangıçtaki görkemli karşılama avlu boyunca sırasıyla selamlık, semahane, çilehane, Adile Sultan sarnıç ve şadırvanı, Halet Efendi Kütüphanesi, Hasan Ağa çeşmeleriyle devam ederek dünyalık seyri tamamlıyor ve Hadikatü’l-Ervah’a, yani Ruhlar Bahçesi’ne doğru uğurluyor bizi.

Elest bezminden, ervah âlemine doğru yaptığımız bu kısa ama katmanlı seyrisülukun en çarpıcı kısmı da burası oluyor: Divan edebiyatımızın zirve temsilcisi Şeyh Galip hemen oracıkta “Hüsn-ü ask” ile yatıyor. Hissiyatımızın ifadesi dudaklarımızdan dökülen “daha senden gayrı âşık mı yoktur, kimler geldi geçti vay deli gönül”den öteye geçemiyor. 1491’de II. Beyazıd dönemi beylerbeylerinden olan İskender Paşa’nın Galata sırtlarında bulunan av köşkü üzerinde inşa edilmiş olan bu dergâh hüzünlü ama güçlü bir hikâyeye sahip. Mevlâna’nın torunlarından Semai Mehmed Dede’nin İskender Paşa’ya olan ricası karşılıksız kalmamış ve ilk kurulan av çiftliği arazisinin bir bölümü Mevlevi Dergâhı’na tahsis edilmiş. Şeyh İsa Dede’nin postnişinliğini üstlendiği dönemde, Sultan III. Mustafa devrinde çıkan büyük Tophane yangınında tamamen yanan Mevlevihane, bütün orijinal birimleriyle 1766’da kapsamlı bir onarım ve yeniden yapım süreci geçirmiş. Aynı yıllarda haziresiyle birlikte kâgir bir sebil ve muvakkithane ile üst katında üç binden fazla yazılı eserin olduğu kütüphanesi de inşa edilmiş.

İlk dönemine dair çok malumatımız olmamakla birlikte Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde yüze yakın derviş hücresi olduğundan bahsedilir. Sultanların geçit törenlerine şahitlik eden Mevlevihane III. Selim zamanında Mevleviliğin şerefyab olduğu ve dahi şerefyab ettiği Şeyh Galip’in postnişinliğe atanmasıyla altın çağını yasamaya baslar. Şeyh Galip bir Farisî üslup olan “sebk-i hindi”nin bizdeki en güçlü temsilcisi, Divan edebiyatımızın da son büyük şairi olarak tasavvuf ve geleneksel kültürü aynı kapta eritmesiyle büyük kıymeti haizdir. Dedesi Mehmet Efendi ile babası Reşit Efendi’den aldığı Mevlevi tadil-i erkânıyla ilk tasavvuf eğitiminden sonra kendisine Esad mahlasını veren hocası Süleyman Neşet’ten çeşitli ilimler tedris etmiştir. Galip mahlasıyla henüz yirmi dört yasındayken muadillerine oranla oldukça kemal bir eser sayılan Divan’ını yazmış ama asıl ustalık eseri sayılan Hüsn-ü Aşk’ı yirmi altı yasında ustalık döneminde ulaşılması pek de mümkün olmayan bir zaviyede kaleme almıştır. Mesnevi disiplinindeki Marifetullah ile Muhabbetullah’ın iki zuhuru hüsn ve aşk, bu eserde geçilmesi gereken çileli ırmağı yine mutlak bir teslimiyetle asarlar ve nihayet vuslata ererler. Şeyh Galip bu eserinde öyle müşahhas ve mücerred metaforlar kullanır ki; okuyanın tüm hayatı boyunca ancak idrak edeceği derinliktedir. Mevleviliğe intisabıyla Galata ve Konya dergâhlarındaki çilehane süreçlerinden sonra Yenikapı Mevlevihanesi’nde de şeyhlik yapmıştır. III. Selim’in üst düzey hürmetini ve yakınlığını kazanmış olan Galip sekiz senelik bir postnişinlikten sonra 42 yasındayken ahirete irtihal etmiştir. Kare planlı türbesi 19. yüzyıl baslarında hemen yanı basında medfun olan Halet Sait Efendi tarafından yaptırılmış ve Mehmet Ruhi, Hüseyin, İsa ve Selim Efendiler ile Mesnevi’yi ilk şerh eden Şarih-i İsmail gibi dergâhtaki diğer Mevlevilerle aynı hazirede yer alır. Öte yandan mezar taşlarındaki sanatlı üslupları dikkate sayan olan; ilk matbaa kurucumuz İbrahim Müteferrika’nın, Humbaracı Ahmet Paşa’nın, ünlü bestekâr Vardakosta Seyyid Ahmet Ağa’nın, Nayi Osman Dede’nin ve Tepedelenli Ali Paşa’nın aile efradının kabr-i şerifleri de burada bulunuyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında tekke ve zaviyeler kanunu hükmünce bir müddet kapalı kalmış olan dergâhın son şeyhi Ahmet Celaleddin Dede’dir. Daha sonra ara ara yapılan onarım ve düzenlemelerle Kültür Bakanlığı’na bağlı bir müze seklini almış olan bu kadim geçitler koridoru bugün ‘gelene git, gidene gel demeyen’ mütevazı ama vakur durusuyla misafirlerine ter ü taze bir nefes olmaya devam ediyor.

Hacer Yeğin, “Beyoğlu’nda Leyla’dan geçme faslı”, MAKAS dergisi, Aralık-Ocak 2019, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 02 Mart 2019, 09:56
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20