Balkanlar’ın mazlum ülkesi: Bosna

"Bosna Savaşı, 1 Mart 1992 tarihinden 14 Aralık 1995 tarihine kadar sürdü. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında Kızılhaç Örgütü verilerine göre yaklaşık 300 bin kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insanda yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı." Uzm. Dr. Selahaddin Semiz yazdı.

Balkanlar’ın mazlum ülkesi: Bosna

Bosna hakkında kısa bilgiler

Seyahat ettiğimiz yerleri daha önceden coğrafi ve tarihi hatları ile bilmekte fayda var diye düşünüyorum. Bu yüzden Bosna ile ilgili bildiklerimi ve okuduklarımı kısaca paylaşmak istiyorum.

Ülkeye adını veren Bosna Nehri, İgman Dağı’nın eteğindeki bir kaynaktan doğar. 271 km bir yol izledikten sonra Sava Nehri ile birleşir.Bosna Hersek, üçgene benzeyen dağlık bir araziye sahiptir. Dağlık arazi Sava ve Neretva nehir sularıyla bölünür. Neretva Nehri’nin kuzeyindeki bölgeye ‘Hersek’ denir. Ülkenin kuzeyinde ekilebilir verimli topraklar yer alırken güneyinde Adriyatik denizine uzanan Dalmaçya'da 20 kilometre uzunluğunda bir kıyısı vardır.

Slav, Hırvat ve Avar karışımı olan Boşnaklar, 10. asırda Bogomil mezhebine bağlıydılar. Teslisi ve Hazret-i İsa'nın tanrının oğlu olduğunu kabul etmeyen inançları yüzünden uzun süre çevredeki diğer Hristiyanların baskısı altında kaldılar. Son Kral Stefan Tomeseviç, Bosna'da yaşayan kalabalık Bogomil mezhebine bağlı olanlara adil davranmayınca, Fatih Sultan Mehmed Han 1463 yılında bölgeyi Osmanlı topraklarına dahil etti. Bogomiller, bölge Osmanlılar tarafından fethedilince, İslâmiyet’i seçerek Müslüman oldular. Anadolu'dan gelen dervişler yoluyla İslamiyet bölgede hızla yayıldı.

1878’de Berlin Anlaşması ile Osmanlı’dan koparılan Bosna’nın acı tarihi Avrupa tarihinin de önemli noktalarını içinde saklıyor. Osmanlı’dan sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlanınca, Bosna’daki Müslümanlar, kendi topraklarından göç etmiş, yerlerine de Sırplar yerleşmiştir.

Osmanlının 1912 yılında Balkan Savaşının ardından Balkanlardan tamamen çekilmek zorunda kalması ile iyice karışan bölgede, 1914’de Sırp milliyetçilerinin suikasti ile Avusturya Veliahdı Ferdinant’ın öldürülmesi I.Dünya Savaşı’nın başlama işareti oldu.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet yanlısı Doğu Bloku’nda yer alan Yugoslavya’nın parçalanmasıyla 1986-1992 yılları arasında Sırplar, Büyük Sırbistan’ı kurabilme ümidiyle Bosna’da büyük bir soykırım gerçekleştirdi. Nihayetinde, 1992 yılı Şubat ayında Aliya İzzetbegoviç’in başkanlığında Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş, aynı yılın 7 Nisan’ında Batılı ülkelerce tanınmıştır. Yine aynı yılın 22 Mayıs’ında Birleşmiş Milletler’e üyelik başvurusu kabul edilmiştir.Ne varki Sırpların, Bosna’nın kuzeyine olan saldırıları devam etmiş, Sırp Devleti’ni kurma amacı sürdürülmüştür.

Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD, Sırp vahşeti karşısında Boşnak Müslümanların ülkesi Bosna-Hersek’i yalnız bırakmıştır. Bağımsızlık ilanının ardından Sırpların Bosna’daki acımasız ablukası başladı. Üç yıl boyunca Sırplar hiçbir çağrıya kulak asmayarak insanlık dışı uygulamalarını pervasızca sergilediler. Binlerce Bosnalı Müslüman, Sırp paramiliterleri ve özel polis güçleri tarafından işkenceye tabi tutularak öldürüldü.

Bosna Savaşı’nın sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik şehir olan Gorajde ve Srebrenitsa’yı ele geçirmek maksadıyla bu iki şehre saldırdılar. BM tarafından güvenli bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenitsalılar 1995 yılının yaz ayında Hollandalı BM güvenlik güçlerinin gözetiminde toplu katliamın kurbanı oldular.

Bosna Savaşı, 1 Mart 1992 tarihinden 14 Aralık 1995 tarihine kadar sürdü. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında Kızılhaç Örgütü verilerine göre yaklaşık 300 bin kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insanda yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı. Bosnalılar, dünyanın gözü önünde ve Avrupa'nın göbeğinde sistematik bir soykırıma tâbî tutulmuştu.

Srebrenitsa Katliamında öldürülenlerin kesin sayısı bilinmemekle birlikte Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi savcısı, 7.000 ila 8.000 kişinin öldürüldüğünü belirtmiştir. Srebrenitsa’da evlerin duvarlarındaki kurşun izleri ve birçok yerde ‘Don’t forget Srebrenitsa’ yazıları şehirde birçok yerde görülmektedir.

Srebrenitsa çevresindeki ilk toplu mezarları ortaya çıkararak Pulitzer Ödülü kazanan Amerikalı gazeteci David Rohde BM’ninSrebrenitsa’dakitavrını eleştirerek şöyle demiştir: “Uluslararası camia taraflı bir şekilde binlerce insanı silahsızlandırmış ve sonra da onları en azgın düşmanlarına teslim etmiştir.”

Savaşı sonlandıran ve Bosna Hersek'in anayasasını da belirleyen Dayton Anlaşması, ülkeye karmaşık bir siyasi sistem getirirken, birçok konuda Bosna Hersek'in elini kolunu bağlaması nedeniyle "deli gömleği" olarak da nitelendirilmiştir. Devletin en üst makamı Devlet Başkanlığı Konseyi, Boşnak, Sırp ve Hırvat üç üyeden oluşmaktadır. Dört yılda bir yapılan seçimlerde belirlenen üyeler, 8 aylığına dönüşümlü olarak konsey başkanlığı yapmaktadır. Anlaşma gereği; Bosna Hersek Topraklarının içinde Sırbistan Cumhuriyeti’nden başka bir başka Sırp Devleti daha bulunmaktadır.

Karar alma sürecindeki en önemli sorunlardan biri Devlet Başkanlığı Konseyi’nde yaşanmaktadır. Günümüzde Dayton Antlaşması’nın neden olduğu Bosna-Hersek’in bölünmüşlük sorunu artarak devam etmekte, mevcut sorun, Sırpların tavırlarından dolayı ülkeyi yeni bir çatışmanın eşiğine doğru sürüklemektedir.

Bosna seyahat hatıralarım (23-26 Haziran 2021)

Pandeminin yavaşladığı, ülkelerarası seyahatin nispeten rahatladığı Haziran ayında bir düğün davetini de fırsat bilerek bir Bosna turu yaptık. Bir dostumuzun oğlu Ahmed’in düğününü Saraybosna’da yapacak olması bize hem kardeşimizin düğününe katılmak hem de Bosna’yı ziyaret etmek imkanı sunuyordu.

Böylece biz, oğlum, gelinim ve torunlarım, dünürümüz Mustafa Bey ve eşi olmak üzere üç aile 23 Haziran’da Saraybosna’ya yola çıktık. Bosna-Türkiye arasında vize istenmiyor, gidişte ve dönüşte Covid testi ve aşı kartı beyan etmeniz yeterli oluyor.

İstanbul’dan 2,5 saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Saraybosna’ya vardık. Bizi karşılayan tur yetkilileri pandemi döneminden sonra gelen ikinci kafile olduğumuzu ve bizim üç ailelik ekiple beraber üç bayan misafirin daha bulunduğunu söylediler. Bizim dokuz kişilik kafile ve iki rehberimiz bir minübüs ile havaalanından Saraybosna merkeze doğru hareket ederken gezimizin ilk turu da başlamış oldu.

Başçarşı, Bizim Çarşı

Saraybosna şehri zaten yaşayan tarih gibi. Başçarşı’da yürürken kendinizi bir Osmanlı şehrinin sokaklarında geziyormuş gibi hissediyorsunuz. Başçarşı’da bulunan Kanuni Sultan Süleyman’ın halaoğlu Gazi Hüsrev Bey Camii ve Türbesi Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden. Vakit namazını Gazi Hüsrev Bey camisinde eda ettik. Cami avlundaki ağaçlar, şadırvan, medrese ve türbeyi ziyaret ederken adeta Bursa’da bir camii ve türbeyi geziyormuş gibi olduk.

Gazi Hüsrev Bey camii ve medresesinin önünden geçen yolun hemen ilerisinde sokağın ortasında bir çizgi var. Bu hat, Doğu-Batı çizgisi; Osmanlı şehir mimarisi ile modern şehir mimarisinin keskin bir sınırla ayrıldığı hat olarak işaretlenmiş. Bu hattın doğusunda kalan Osmanlı dönemi şehir mimarisi ne kadar insani, çevreyle barışık, uyumlu ve sıcak ise, batısında kalan modern şehir mimarisi o denli karmaşık, doğayı ve insanı ezen, soğuk bir görünümde.

Başçarşı ortasındaki Osmanlı sebili ve etrafındaki güvercinler ziyaretçileri karşılamak ve bırakmamak için çırpınıyorlar. Güvercinlerin insanlara bu kadar samimi ve sıcak davrandığı başka bir yer görmedim. Elimizde, omzumuzda, başımızda dolaşıyorlar. Başçarşı sokaklarında gezerken Osmanlı dönemi hanları ve avlulu konaklarının çay bahçesi ve kafe olduğuna şahit oluyoruz. Bu tarihi çarşı ve avlularda çay-kahve içerken kendimizi ata-baba ocağında gibi hissediyoruz.

Başçarşı’da ahşap mimarili küçük şirin bir lokantada grup halinde Boşnak köftesi ‘Çevapi’ molası veriyoruz. Bizim İnegöl köftesine benziyor, bol soğan ve yanında yufka ekmeği ile servis ediliyor.

Şehitlikler ve Saraybosna gülleri

Bosna’da yakın dönemde yaşanan iç savaş ve katliamın acıları hala taze. Bugün hala şehirlerde Sırp katliamının izleri aynı şekilde durmakta. İnsanların yüzlerinde hafif tebessümlerin ardına gizlenmiş derin bir hüznün, yaşanan acıların verdiği olgunluğun izlerini hala görebiliyorsunuz. Saraybosna sokaklarında gezerken birçok yerde kaldırımlarda ve asfalt üzerinde parçalı kırmızı boyalı bir metre çapında gül şeklinde işaretler görüyoruz.

Rehberimiz bunlar ‘Saraybosna gülleri’ diyor. Savaş zamanında bombaların ve keskin nişancıların şehit ettiği insanların anısını hatırlatmak için yapılmış. Zaten Saraybosna’yı gezerken binalardaki kurşun izleri, Bosna gülleri, şehitlikler vb. her yer size savaşı ve acımasız katliamı hatırlatıyor. Saraybosna güllerinin en büyüğü pazar yeri ve fırın katliamının yapıldığı yerde bulunuyor. Burayı fatihalar ve gözyaşları ile ziyaret ediyoruz.

Başçarşı’daki Osmanlı Sebili’nin karşısındaki sokaktan tepeye doğru çıkan Arnavut kaldırımları ile döşeli sokaktan ilerliyoruz. Yamaçta bir çiçek bahçesi gibi dizilmiş şehit kabirleri ve ortasında yükselen küçük, şirin kubbesi ile bir yüzüktaşı gibi duran Aliya İzzetbegoviç’in kabri var.

Bosna soykırımı yıllarında yaşanan hazin savaşın şehitleri ve Aliya İzzetbegoviç’in anıt mezarının bulunduğu şehitlik. Şehitliğin insanı hüzünlendiren görünümü yanında yamaçtan Saraybosna’ya bakarken “Hürriyetin bedeli şehitliktir”duygusu içimize doğuyor.

Aliya’nın kabrini hilal şeklinde çevreleyen küçük havuz, çiçekler ve türbe,ayyıldız şeklinde bir görünüm verirken, çevredeki şehit kabirleri ile beraber insanı cennet bahçesinde imiş gibi ferahlatıyor. Şehit mezarları arasında birkaç Sırp ismi yazılı mezar taşı da görüyoruz. Rehberimiz bu kişilerin Sırp olmalarına rağmen yapılan zulüm ve haksızlığa karşı Müslümanların yanında yer aldıklarını ve ölünce Müslüman mezarlığına gömülmeyi istediklerini söylüyor. Bu kabirler insanlığın sağduyusuna ve ortak vicdanına olan inancımızı artırıyor.

Saraybosna’da gezerken sanki bir müze şehirde tarihi belgesel izliyor gibi oluyor, adeta tarihin izlerini görüyorsunuz. I.Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen suikastın olduğu köprübaşı ve caddeyi geziyoruz. Bilindiği gibi,1914 yılında Avusturya prensi Arşidük Ferdinand’ın Bosna’da Latin köprüsü önünde çetecilerce öldürülmesi ile I.Dünya Savaşı başlamıştı.

Bosna’da diğer tarihi yer, yolların kesişme noktasındaki bir köşede yer alan II.Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenler anısına sürekli yanan Vjecna Vatra (Kan çiçekleri) ateşi… 6 Nisan 1945’te Yugoslav ordusu tarafından Almanların işgalindeki Saraybosna’nın kurtarılışı anısına yakılan sönmeyen ateş tarihi hatıralardan biri.

Avusturya – Macaristan döneminde Hükümet Konağı (Belediye binası) olarak yaptırılan ve Sırplar tarafından bombalanarak yakıldığı için birçok el yazması eserin kül olduğu Viyeçnitsa Kütüphanesi, şehrin ortasından geçen nehrin etrafındaki yolun başka bir köşesinde duruyor.


 

Mostar Köprüsü ve Alperen Tekkesi

Bosna’daki İkinci günümüzde Hersek bölgesinin en büyük ve güzel şehri olan Mostar şehir turunu yapmak üzere yola çıkıyoruz. Yolumuz üzerinde bulunan küçük beldelerin içinden geçerek ilk durağımız olan Konjic Şehri’ne varıyoruz. Neretva Nehri kenarına kurulmuş 50 bin nüfuslu bu küçük şehirde Bosna’daki Sırp saldırıları sırasında hasar görmüş ve tadilatı T.C Karayolları ve TİKA tarafından yapılmış Osmanlı köprüsü, Kırık Minareli Camii ve Mini Çarşı dikkatinizi çekiyor.

Saraybosna’dan Mostar’a giderken yol boyunca mavi-yeşil tonlarıyla ağaçlar arasında yolculuk yaptık.Bazı yerlerde durup Neretva Nehri’ni izleyip bu harika manzaranın tadını çıkardık. Bosna’da şehirlerarası yollar genel olarak yemyeşil.Kendinizi sanki sürekli Karadeniz’de seyahat ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Gölleri ve nehirleriyle, mavi yeşil bir doğanın içinde kilometrelerce uzanan yolda huzur veren bir yolculuk yapıyorsunuz.

Ardından Poçitel’e doğru yola çıkıyoruz. Poçitel aslına uygun olarak restore edilmiş tipik bir Türk köyü. Hırvatistan sınırına 15 kilometre mesafede bulunan ve Roma döneminden beri ayakta durmayı başarabilmiş bu köyde savaş zamanı ağır hasar almış.Yıllar sonra tekrar onarılarak hizmete girmiş köy camisine gidiyoruz. Namaz sonrası köyün sokaklarında kısa bir gezinti ve yol kenarı satıcılarından alışveriş yapıyoruz.

Ardından Buna Nehri kaynağına 5 asır önce kurulmuş Blagay-Alperen Tekkesi’ne hareket ediyoruz. Sarı Saltuk Tekkesi olarak da bilinen tekkeyi ziyaret ediyoruz. Tekke, yalçın bir kayanın altından kaynayan nehrin kenarında adeta bir güvercin yuvası gibi şirin ve güzel ahşap yapı olarak inşa edilmiş. Yılların sert ve acımasız akıntısına bir derviş sabrıyla tahammül eden Alperen dergâhı, her daim başı sıkışanların ve mazlumların sığınağı, bunalanların ferahladığı erenler makamı olmuş. Bosna’nın en zor günlerinde olduğu gibi hala tertemiz berrak bir pınar, bunalan ruhları ferahlatan bir cennet bahçesi gibi duruyor. Osmanlı’nın yiğitlikle dervişliği birleştiren tasavvuf anlayışının bir numunesi gibi.

Tekke içinde yer alan Ali Paşa Türbesi ve Sarı Saltuk’un türbesini ziyaret ediyoruz.Tipik Anadolu evi şeklinde inşa edilmiş iki katlı bu evde, bayanmescidi, meydan odası, erkekler için mescit ve zikir odası, hamamcık, halvethane ve mutfak olarak kullanılan mekânlar mevcut.

Mostar Şehri ve Köprüsü

Blagay Tekkesi’nden sonra Mostar şehrine hareket ediyoruz. Mostar’da görülecek yerlerin başındaŞehit camii ve avlusundaki mezarlık geliyor. Nehirden toplanan taşlarla işlenmiş kaldırımlı Mostar çarşısını geziyor, Koski Mehmet Paşa camiinde namaz kılıyoruz. Bu cami, köprünün en iyi görüldüğü ve en güzel fotoğrafının çekildiği yer.

Mostar Köprüsü, 1566 yılında Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından yapılan ve 1993’te Sırp bombardımanı ile yıkılan ancak 2004 yılında tekrar restore edilen tek kemerli bir tarihi köprü... Çarşının içinden yürüyerek Mostar Köprüsünün altına nehir kıyısına varıyoruz. Burada bir mola verip dinlenirken, çocuklar nehrin sularında serinliyor.Bizde zamanın akışını ve yaşanan acıları tefekkür ediyoruz.

Vezirler şehri Travnik ve Ahmiçi Köyü

Üçüncü gün Vezirler şehri olarak bilinen ve orta Bosna’da yer alan Travnik Şehri’ne hareket ediyoruz. Yolumuzun üzerinde bulunan ve 16 Nisan 1993 tarihinde çok büyük acılara ev sahipliği yapmış Ahmiçi Köyü’ne uğruyoruz. Ahmiçi Köyü camii avlusunda yapılmış olan şehitler anıtı ve yapılan katliamın fotoğraflarının bulunduğu sergi salonunu ziyaret ediyoruz. Burada en küçüğü 3 aylık ve en yaşlısı 86 yaşında iken öldürülen 116 kişi ve hikâyelerini dinliyoruz.

Bosna’nın her yerinde olduğu gibi Ahmiçi Köyü’nde de Boşnak Müslümanlar, derin bir hüzün ve sükûnetle, acılarını içlerine gömerek komşuları olan Sırp ve Hırvatlar ile birlikte yaşamaya devam ediyorlar.

Saraybosna-Travnik yolu boyunca Karadeniz’i andıran yemyeşil dağların arasından ve Bosna nehri kıyısında sürekli değişen çok güzel manzaralar eşliğinde seyahat ediyoruz.

Osmanlı şehri görünümünü muhafaza eden vezirler şehri Travnik’te Travnik çarşısı, Perişan Mustafa Paşa Çeşmesi, Alaca Cami ve Arastasının ardından burada şehit olmuş ilk Türk olan Selami Yurdan’ın kabri ve diğer vezirlerin türbelerini geziyoruz. ‘Perişan Mustafa Paşa’ ismini ilk defa duydum. Rivayete göre zor ve sıkıntılı durumlarda rüyasında Peygamberimizi görür ve ferahlarmış. Peygamberimizi rüyada göremediği zamanlar ‘Perişan haldeyim dostlar’ demesinden dolayı o isimle anılır olmuş.

Elçi İbrahim Paşa medresesi hala öğrenci yetiştirmeye devam eden, yenilenmiş haliyle güzel bir eğitim müessesesi. Bu medresenin yakınında Göksu nehri kıyısında bulunan Lutvina Kahve’ye gidiyoruz. Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet Han bu nehirde abdest almış ve yanında Osmanlı kahvesi içmiş. Bu kahve yeri beş yüz yıl boyunca Osmanlı kahvesi içilen, vezirlerin ve askerlerin önemli görüşmeleri yaptıkları özel bir yer olmuş. Kahvenin hemen yanından akan şelaleli nehir ve kenarındaki çınar ağaçları ortama muhteşem estetik bir görünüm veriyor. Osmanlı kahve ve sohbet geleneğini hatırlatıyor.

Bosna düğünü ve nikah merasimi

Travnik turumuzu hızlı ve erken tamamlayıp Ahmet Fadlullah kardeşimizin nikahına yetişmek için Saraybosna’ya yola çıkıyoruz. Biz nikah ve düğün yemeği için gruptan ayrılıyoruz, diğer arkadaşlar alışveriş yapmak için Başçarşı’ya gidiyorlar. Önce resmi nikah merasimine katılıyoruz, daha sonra dini nikahında kıyılması için yakındaki bir camiye gidiyoruz. Cami imamı çok güleç yüzlü, aksakallı, hoş sohbet bir insan. Gelin ve damatla birlikte davetlilere de uygun şekilde ayet ve hadislerle nasihatler ediyor.

Dini nikah camide imam tarafından aynı şekilde resmi deftere imzalarla devam ediyor. Ardından Kur’an tilaveti ve dualar eşliğinde nikah merasimi tamamlanıyor. Kuran tilavetini gelinin babası Kerim Bey, içli ve güzel sesiyle yapıyor. Akşam Bosna Nehri kenarında, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi yanında bir otelin lokantasında düğün yemeği var.

Damadın kayınpederi Kerim Bey Iraklı bir Türkmen. Yıllar önce Bosna’ya gelip yerleşmiş ve Boşnak Zehra Hanım ile evlenmiş. Ticaret ve emlak işleri ile uğraşıyor. Boşnakça, Arapça ve Türkçe bildiği için Bosna Savaşında mücahitlere çok faydası olmuş. Güngörmüş, hoş sohbet, babacan bir insan. Damadı Ahmed’i de evladı gibi çok seviyor.

Bizim rehberlerimiz Bahadır ve İlhan da Türkiye’den üniversite okumak için Bosna’ya gelmişler ve burada evlenip yerleşmişler. Rehberimiz Bahadır, “eşiyle evlenmek için yedi sene beklediğini” söyleyince biraz garip karşıladık. Fakat, savaş zamanında 6-7 yaşında bir çocuk olan eşinin bir Sniper kurşunundan saniye farkı ile kurtulduğunu o yüzden eşinin ailesinin ona çok düşkün olduğunu söyleyince konuyu anlamış olduk.

Bosna’da böyle acıklı çok hatıra var. Ama onlar acıları içlerine gömmüşler, hüzünle uzaklara bakıyor, acılarını tazelemek istemediklerinden o günleri konuşmak istemiyorlar.

Saraybosna Milli Parkı ve Savaşın seyrini değiştiren ev

Dördüncü gün ilk olarak 1992–1995 yılları arasında yapılan Sırp Saldırıları sırasında Boşnakların en kritik hamlelerinden biri olan ve havalimanının altına kazılan Hayat Tüneli’ni ziyaret ediyoruz. Savaşın seyrini değiştiren ve tarihin en uzun kuşatması (4 yıl 4 ay) sayılan Saraybosna kuşatmasını yaran bu tünel ve müzesinde orijinal görüntülerden hazırlanmış 15 dakikalık bir video ile savaşı yakından hissediyoruz. Yakında oturan eski bir mücahit komutanından savaş dönemi hatıralarını dinledik.

Fotoğraf galerisi, savaş haritası ve savaş zamanında kullanılan araç gereçlerin sergilendiği bu müzeyi gezdikten sonra Milli Park'a gittik. Burası 1984 yılı kış olimpiyatlarının yapıldığı İgman Dağı eteklerinde Bosna Nehri’nin kaynağı olan yüksek ağaçlar arasında akan nehri ve patika yollarıyla çok güzel bir park. Kuğuların, yaban ördeklerinin özgürce yaşadığı bu doğal parkta su kaynaklarını ve yeşilin her tonunu görme imkânı buluyoruz.

Gezimizin bu son durağının ardından Bosna Havaalanından İstanbul’a dönüyoruz. Burada da hoş bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Türkmen Kerim Bey düğün hediyesi olarak damat ve gelini bizimle aynı uçakla İstanbul’a balayına gönderiyor.

Bosna’dan sevgi ve hüzünle karışık duygularla ayrıldık. Bosna insanı yakın tarihte yaşadığı acıları, katliamları unutmamış, ama acı hatıralardan bahsedip tekrar o anları yaşamak istemiyor. Hüzünlü bir tebessümle beraber insanın içine işleyen derin anlamlı bakışlarla vedalaşırken, millet olarak birbirimizin elini asla bırakmamamız gerektiğini düşünüyoruz.

Her yerde ve her Bosnalının simasında Aliya’nın vakarını hissediyor ve O’nun unutulmaz sözlerini hatırlıyoruz. Bilge bir devlet adamı, doğuyu ve batıyı iyi bilen bir entelektüel; sabırlı ve yılmaz bir komutan olduğu kadar derin bir İslam düşünürü olan Aliya’nın zamana damga vuran “Ne kadar yükseğe haç dikerseniz dikin, Gökyüzündeki hilal her zaman daha yüksek ve yüce olacaktır.” Sözü adeta gönüllerimizi ferahlatıyor.

Bosna için neler yapılmalı?

Bosna’dan unutulmaz hatıralarla ayrılırken aklımızda ve gönlümüzde “Kardeşlerimizin dertleri için neler yapılmalı?” soruları duruyordu.

Bosna’nın devam eden dertlerinin en başında ‘Bosna’ya giydirilen deli gömleği’ denilen Dayton anlaşması geliyor. Bosna’da adil ve kalıcı bir barış olması için bu anlaşma mutlaka ve acilen değişmeli.Türkiye’nin desteği ile bağımsız, adil, Bosnalıların haklarını güvenceye alan, ortak yaşama kültürünü koruyan, demokratik ve hukuki bir sistem kurulmalıdır.

Bosna ile Türkiye aynı ağacın farklı dalları gibi geldi bize. Şehirler, evler, sokaklar, camiler, mezarlıklar, çarşılar, hepsi bir Anadolu şehrinin aynısı. Şehirleri bizim şehirlerimiz, insanları güler yüzleri ve hoş sohbetleri ile bizim insanlarımız.Aradaki bağları artırmak için daha çok ziyaret etmeli, vakıflar ve sivil toplum örgütleri daha çok çalışmalı, gençlerin eğitim ve evliliklerini teşvik etmeli, tüccarların buralarda yatırım ve ticaret yapmaları için daha çok imkanlar oluşturmalıyız.

Türk yatırımcıların desteği ile 2004 yılında kurulan Saraybosna Üniversitesi Bosna Hersek'te en fazla kayıt alan, YÖK tarafından tanınan, diploma denkliği olan en iyi özel üniversite olmuş. Yurtları kampüsün içerisinde olduğu için öğrenciler bu konuda da rahat ediyor.

Saraybosna Üniversitesi, Bosna ile Türkiye arasında bir ilim ve ziyaret köprüsü olmuş.Türkiye’den binlerce genç üniversite eğitimi için gelirken, bazıları evlenerek hayatını burada kurmaya karar vermişler. Saraybosna'nın yurt dışında okunabilecek en güvenli şehir olduğunu söyleyen gençler, Türkiye’den arkadaşlarını burada okumaya teşvik ediyorlar.

Uzm. Dr. Selahaddin Semiz

Kaynak: İnsicam Dergisi/Aralık 2021

Yayın Tarihi: 05 Aralık 2021 Pazar 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26