Bahaddin Yıldız'ın uçağının düştüğü yer!

Bizler, dünyanın yetimleriydik, hiçbir zaman toprağa sahibiymiş gibi basmayacak olanlar. Zeki Bulduk Bahaddin Yıldız'ın uçağının düştüğü yeri yazdı.

Bahaddin Yıldız'ın uçağının düştüğü yer!

Toyota panelvan içerisinde altı kişiyiz. Güneş yeni doğmasına rağmen yakıcı. Solumuzda karlı dağlar. Kabil’deki otelden ayrıldık. Beş gün sonra dönecekmişiz. Aracın teybinde Pakistan formunda bir erkek şarkıcının sesi. Ahmet Zahir. Şah döneminin en ünlü şarkıcısı. Şah’ın kızı ya da kardeşi Ahmed Zahir'e âşık olduğu için, Şah’ın adamları şarkıcıyı öldürmüşler. Ne kadar kısa, düz, etkisiz anlatılmış bir ölüm!

Afgan’ın ölümü de böyle değil mi? Rus öldürdü, Amerikalı öldürdü, ölmeye devam ediyor. Dünya da inatla dönmeye devam ediyor işte. Hikâyesini usturuplu anlattığımız her ölünün bize dokunan bir yanı var; yatağında ölse bile. Ancak bazukayla bedeni paramparça edilen bir insanı, “öldü işte” diye anlattığımızda, ölüm sıradanlaşıyor.

Dünyanın en acı, en sahipsiz, en çok Allah denilen ülkesi

Tacikistan sınırına doğru ilerlerken, dünyanın en acı, en sahipsiz, en çok Allah denilen ülkesinde midem bulanıyor, başım ağrıyor. Yine de uyumak istemiyorum. Yollarda kayıp hikâyeler peşindeyim. Belki bir görüntü, bir bakış, bir harabe bana sırrını verecek diye bakıyorum sancılar içinde.

Başka bir yetimhanenin kapısını çalacağız. Belki, diyorum, yetimlerle oyunlar oynayarak, onlara gülümseyerek başka bir hikâye, güzel bir hikâye başlatabiliriz vardığımız yerde.

Celalabad sokaklarında ne çok plastik çiçek satan dükkân vardı. Kabil'in kuzeyine ilerledikçe fark ediyorum; kuzeydeki çiçekler doğal ve daha çok dağ çiçekleri.

Hindikuş dağlarına erdiğimizde ise çiçek, böcek, insan, hayvan değil de sarp yokuşlar, kar ve mucizevî geçitlerden başka bir şey göremiyoruz. Evet, zaman zaman yakıcı güneş yapışıyor yakamıza. Tam öyle bir anda Hamid Abi sesleniyor; “uçak buraya düştü!” O uçak. Yetimhane arsasını vakıf için almaya giden Bahattin Abi'nin bindiği uçak.Tahhar, Afganistan

Uçakların düştüğü dağlardan geçiyoruz. Üzerimize ağır bir hüzün çöküyor. Uzaklarda bir yerlerde bizleri bekleyen yetimler var. Uzaklarda, bazen, kalbimizin kör noktasında öldürülen kardeşlerimiz var ve yüreğimize bakmaya korkuyoruz! Yüreğimiz tedirgin. Tahhar’da, dünyanın belki de en acı evine uğrayacağız. Beş kardeşiyle yetim kalan kızımız Şakire’nin hikâyesini dinlediğimizde dilimiz acıya kesecek, yüreğimiz kan dolacak. Öyle ya bir gece yarısı babasını, annesini, ablasını şehit edecekler çocukların gözleri önünde.

Bizler, dünyanın yetimleriydik, hiçbir zaman toprağa sahibiymiş gibi basmayacak olan yetimler

Tahhar Yetimhanesi’ne vardığımızda minicik çocukların kocaman ışıl ışıl gözlerine takılıp kalacağız. Yetmiş beş yaşında bir muallimenin ak saçlarında gözüm ağaracak, içim aydınlanacak. Mahcup, burkalı diğer öğretmenlerin fotoğraf çekilmesine müsaade etmemeleri, diğer yandan birer dolma kalem hediyesi alınca dünyalar onlara verilmiş denli sevinmelerini görünce yüreğimiz bir daha, bir daha burkulacak. Çocukları pikniğe götüreceğiz, yirmi uçurtmadan onbeşi havalanmadan kırılacak. Uçurabildiklerimiz ise piknik süresince bizleri tepeden izleyecek.

Bildiğimiz tüm ilk mektep oyunlarını öğreteceğiz çocuklara. En çok da mendil kapmaca sırasında hem gülecek hem üzüleceğiz. Zira birbirine doğru hızla koşan çocukların freni yoktur. Ancak, şekille anlatmanın kolaylığına varıp dayanacağız Murat Yılmaz ile. Çocuklar çabucak öğreniyorlar kim kardeştir, kim iyidir, oyun nasıl oynanır… Ve Afgan kızlarının ne kadar güzel güldüklerini, Afgan delikanlılarının ne kadar güçlü ve azimli olduklarını gördük bir kıraç toprağın üzerinde.

Tahhar, AfganistanAyrılığın diğer adı da ölüm imiş. Çocukları otobüslere yerleştirdiğimizde o kocaman açılan gözlere perdeler çekilmiş, bize küskün küskün bakıyorlar. Öyle ya, dört-beş saatlik bir coşkuya sebep olmuştuk o yetimhane ile okul arasında geçen hayatlarına. Ve coşkularını da alıp gidecektik. Kırıldılar. Anladık ki sadece onlar değildi yetim olan. Bizler, dünyanın yetimleriydik, hiçbir zaman toprağa sahibiymiş gibi basmayacak olan yetimler. Konup göçerken dahi nefesimizden hesap soran bir dünya vardı işte!

Yolumuz uzundu. Daha Feyzabad’a gidilecek, dünyanın en garip yetimhanesinde şoke olacaktık. Rustak’a varacak, dünyanın en masum kızlarının dilinden “miskin vatan” “Handan”ını dinleyecektik.

Ümmetin sahipsiz çocuklarını avlamaya çıkmış modern müfrezeler

Tahhar çarşısında günün sabah namazıyla başlayıp yatsı namazıyla bittiğine şahit olacaktık. Ezanla birlikte nasıl doluyor öyle bir kentin sokakları?! “Kent” dedimse yanılmayın. Koskoca, yüz yirmi bin nüfuslu şehir dev bir jeneratör uğultusu. Kanalizasyon, su şebekesi ve elektrik yok. Ama televizyon ve internet her yeri tutmuş durumda. Şah Ahmet Mesut’la ilgili video bir ekranda kendi kendine akadursun, çocuklar başka bir pc’den akmakta olan kiri izlemekteydiler Tahhar sokaklarında bir dvd dükkânının önünde.

Tahhar, bir burkulma idi. Ümmetin sahipsiz çocuklarını, yetim çocuklarını avlamaya çıkmış modern müfrezeler, savaş görmemiş çocukları geçmişlerinden koparmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve çocuklar o kire bulaşmak için, tıpkı diğer Müslüman kardeşleri gibi para ödüyorlardı.Tahhar, Afganistan

TİKA’nın Tahhar’a yaptırdığı klinikte kaldık beş gün. Her sabah burkalı kadınların dizildiği klinik duvarının dibine utançla baktık. Sabah ezanıyla birlikte yüzlerce kadın sırada bekliyor, kimi hasta, kimi hastasını getirmiş, ümmetin kalbinde mor bir leke gibi hüzünle bekleşiyorlardı. Hamudiddin Abi, yiğit adam. Her sabah erkenden o kadınların içeri alınmasını söylüyor; dışarıda çaresizce, gül dalından kopmuş boyunları eğik oturmalarına gönlü razı olmuyor.

Okullar… Çadırdan, yıkık dökük, dört duvarı var kapısı yok, bizim çay içmek için keyfî oturduğumuz çardaklara benzeyen dört yanı açık tepesi tahta çatılı mekânlar. Ya çok genç ya da çok yaşlı hocalar. Orta yaşlılar ülkenin bir yerlerinde çoktan şehit olmuşlar.

 

Zeki Bulduk, Afgan acısının Müslüman acısı olduğunu unutmamaya çalışıyor

Güncelleme Tarihi: 26 Ağustos 2012, 13:59
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
zehra yurdan
zehra yurdan - 7 yıl Önce

Seccadesini memleket sayanın hiç gurbetlik derdi olurmu... Gitmeyi hak edenlerdendi Bahattin ağabey.Şehadeti mübarek olsun...

banner19

banner13