Bafra toprağından yükselen bir “ahde vefa” nidası

Bafra; Evliya Çelebi’nin meşhur seyahatnamesinde bahsettiği Rumi 1670’lere varan tarihi camileriyle, çeşmeleriyle, tarihi Bafra evleriyle, Arnavut kaldırımlarıyla, höyükleriyle, Kızılırmak deltası üzerinde bulunan gölleriyle, kuş cennetiyle, Cumhuriyet dönemi köprüsüyle, verimli topraklarıyla şirin bir kasabadır. Turgut Akça yazdı.

Bafra toprağından yükselen bir “ahde vefa” nidası

Köprüden geçti gelin
Köprüden geçti gelin
Saç bağın düştü gelin, di loy loy
Haldan bilmez, di loy loy
Söz anlamaz, ne fayda

Söylenen her türkünün bir hikâyesi var. Ya yakılırken ya da yazılırken yaşanır türkülerin hikâyeleri. Ama genellikle yaşanmış öyküler için yakılır türküler. Bir ateş düşmeden, bir yanık sevda, bir hüzün olmadan durduk yerde türkü yakılmaz. 'Köprüden geçti gelin' türküsü de köprüden geçen bir gelinin hikâyesine, onun anısına yakılmış bir türküdür.

Hikâye Samsun/Bafra Kızılırmak nehrinin üzerinde bulunan eski tahta köprüde geçer. Rivayetlere göre; gelin alayı atlarla tahta köprüden geçerken bir atın uçan bir kartaldan ürkmesiyle diğer atlar da ürker. Bu arbede esnasında eski tahta köprü çöker. Gelin alayı olduğu gibi ırmakta boğularak can verir. “Köprüden geçti gelin/Saç bağın düştü gelin” türküsü bu dramatik olay üzerine yakılır, yazılır ve söylenir. Merhum Neşet Ertaş bu acı hadiseyi nereden duymuştur, nasıl duymuştur bilinmez. Hâl-i hazırda, eski tahta köprünün yerine yapılan Kızılırmak-Çetinkaya Köprüsü’nden geçer gelin alayları. Gelin ve damat yaya olarak geçerler. Suya düşen gelinin anısı halen yaşamaktadır Bafra’da.

Kızılırmak; İç Anadolu’nun kuzeydoğusundaki Kızıldağ’ın güney yamaçlarından doğar. Sivas, Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Ankara, Çankırı, Çorum ve Samsun illerinden geçerken çok sayıda dere ve çayın sularını bünyesinde toplar ve Bafra Ovası’nda yorgunluk kahvesi içip Karadeniz’e dökülür. Ve 1.355 kilo metre uzunluğuyla ülkemizin en uzun akarsuyudur. Kızılırmak bu uzun yolculuğunda Anadolu’muzun mümbit topraklarından geçerken bir ticaret kervanı gibi aldığı kıymetli madenleri Bafra ovasına bereketli toprak olarak bırakıp Karadeniz’e dökülür. İşte Bafra bu kıymetli toprakların oluşturduğu delta üzerinde kurulmuştur.

“Bafra’nın tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Bafra adının; Kızılırmak’ın denize açıldığı yerde (M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında) ticaret gemilerinin yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, Bafîra denilmesinden geldiği sanılmaktadır.” Başka rivayetler de mevcuttur.

Bafra; Evliya Çelebi’nin meşhur seyahatnamesinde bahsettiği Rumi 1670’lere varan tarihi camileriyle, çeşmeleriyle, tarihi Bafra evleriyle, Arnavut kaldırımlarıyla, höyükleriyle, Kızılırmak deltası üzerinde bulunan gölleriyle, kuş cennetiyle, Cumhuriyet dönemi köprüsüyle, verimli topraklarıyla şirin bir kasabadır. Son zamanlarda yamaç paraşütü ve muhtelif spor etkinlikleriyle de gündeme gelmektedir.

İnsan biraz da yaşadığı şehrin çocuğudur. O şehirden izler taşır üzerinde, o izler inşa eder geleceğini belki. Bafra bizim ilk kavgamızı verdiğimiz şehir. Rüzgârını, sıcağını nemini biliriz. İnsan nereye giderse gitsin geride bıraktığı şehri, hatıralarını kalbinde taşır. Bafra bizim hatıralarımızın şehri. Orada boy verdik, orada serpildik, orada sevdik, orada nefret ettik.

Köylerde cami hocalarında aldığımız Kur’an eğitimi, Büyük Camii Kur’an Kursu’nda devam etti. Uzaktan seyrettiğimiz şehrin mukimi olmuştuk artık. Büyük Cami mahallesinde, Camii Kebir çevresinde, haziresi olan bir caminin atmosferinde başlamak güzel bir başlangıçtı. Şehri önce bu tarihi cami ve bu tarihi çevrede tanıdım. O zamanlar çok farkına varamasam da tarihi Camii Kebir ve şehrin en eski dokusu, eski evleri ilgimi çekmişti. Şu an metruk haldeki tarihi evlerin çoğunda oturanlar vardı.

Sonra İmam Hatip sürecimiz başladı, hiç hesapta yoktu. Bir yıl Kur’an eğitimi alıp dönecektik köyümüze. Köydeki hesap şehre uymadı. Yıl 1983 henüz metruk evlerin duvarlarında yarı kapatılmış duvar yazıları durmaktaydı. 80 öncesinin izleriydi bunlar, şehir yorgundu.

O zamanlar eğitim için köyden şehre gelen talebeler genellikle bir yakınlarının, bir akrabalarının yanında kalırlardı. Ben de bir akrabamızın yanında kalmaya başladım. Mezun oluncaya kadar kalmadım ama yanlarında kalıp mezun olan çok öğrenci olmuştu. Kaçıncı talebeydim bilemiyorum. Allah razı olsun onlardan.

Sonra bir yaz mevsiminde biz tarlalarda çalışırken, Hasan Torun Hocamız’ın mihmandarlığında Yavuz Selim Vakfı öğrencileri köyümüze kamp yapmaya geldiler. Orada Yavuz Selim Vakfı’nın kıymetli hocalarıyla ve öğrencileriyle tanıştım.  Bu bir çadır kampıydı ve köyümüz için ilginç bir deneyimdi. Ortaokul ve lise çağındaki talebeler çadırda kalıyor, kuran okuyorlar, dağlarda ezgiler, marşlar söylüyorlardı. Köy halkı sevinmekle beraber, jandarma baskını olur diye çekiniyorlardı aynı zamanda. Biz de elimizden geldiğince ev sahipliği yapmaya çalışıyorduk.

Yaz sonu, güz başı köydeki işleri de hal yoluna koyduktan sonra hüzünlü bir ayrılışla evden ayrılıp Yavuz Selim Vakfı’nın Öğrenci yurduna yerleştim. Böylelikle öğrencilik ve ardından gelecek yaklaşık on yıllık Yavuz Selim Vakfı sürecimiz de başlamış oldu.

Manevi mimarlarımızdan, Rahmetli Ahmet Yaşar Hoca Efendi’nin himayelerinde Trabzon’da kurulan Yavuz Selim Vakfı’nın Bafra şubesi, Süleyman Ramazanoğlu Hocamız’ın mihmandarlığında faaliyete başlamış. Yavuz Selim Vakfı; Bafra ve çevre ilçelerin köylerinden ve hatta çevre illerden gelen öğrencilerin yurdu ve yuvası olmuştu. Yoğunluk İmam Hatip olmakla birlikte tüm okullarda eğitim gören yüzün üzerinde nüfusa sahip bir aileydik. Hepimiz Hasan Torun Hocamız’ın kuzularıydık. Okulumuzu ve hocalarımızı çok severdik, ancak okul bizim için resmi, vakıf ise daha sivildi. O yüzden daha sıcaktı. Hiçbir kuruma yaslanmayan, gönül sahibi İnsanların gönüllerinden kopan küçük ama bereketli teberrularla ayakta duran bir kurumdu Yavuz Selim Vakfı… Kalabalıklarda yitip gitmekten, savrulmaktan korumuştu bizi.

Tedrisatından geçtiğimiz Hasan Torun Hocamız hafız ve ziraat mühendisi. Hayatını insan yetiştirmeye vakfetmiş bir vakıf adamı. Bafra’da yetişip ülkemizin dört bir yanına dağılan ben dahil, birçok arkadaşımızın üzerinde hakkı ve emeği var. Bir dönem Bafra gençliğinin hem hocası hem de ağabeyidir. Hepimiz onun “paltosundan çıktık.” Halen başka-başka şehirlerde onun gayretleriyle bir araya gelebilmekteyiz. Hasan Hocamız’a ve burada isimlerini zikredemediğim çok kıymetli hocalarımıza ve ağabeylerimize minnettarız.

Yavuz Selim Vakfı’nın çatısı altına girmemizle kavgamızın rengi de belirginleşmişti. Bir sevdanın içine düşmüştük. Alışkanlıklarımız değişmişti. Köyde kentte karşılaştığımız birkaç hacı amcanın ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda ağabeyin verdiği mücadelenin içindeydik artık. Kavgamız bir kuru kavga değildi. “Maddenin Manaya Hizmeti” ana mottomuzdu. Bütün hedefimiz elde ettiklerimizi bir manaya, bir gayeye hizmet ettirmekti. “Önce ahlak ve maneviyat” diye çıkmıştık yola. Omuz omuza verilmiş, gönül-gönüle değmiş, yiğit yiğide yanaşmıştı. Yollarımıza yağmur düşmüş, dolu kar vurmuş, bize neydi!

Zaman sevdamıza gebe/Asla bükülme/Elbet bu yol çıkar düze/Sakın sökülme /Dönüp Hak’ka yürüyünce/Yol mu dayanır ey dost?/Yol mu dayanır?” bu ezgi ortak türkümüz olmuştu. Şimdi bu ezginin sözlerini buraya almazsam bu yazının eksik olacağı kanaatindeyim.

Yağmur düştü yolumuza
Dolu kar vurdu
Yiğit yiğide yanaşmak
Yine kâr oldu
Gönül gönüle değince
Yol mu dayanır hey dost?
Yol mu dayanır?

Arif olan söylemişti
Bu yol çetindir
Gözümün Nuru Peygamber
O da yetimdir
Omuz omuza verince
Yol mu dayanır hey dost?
Yol mu dayanır?

Zaman sevdamıza gebe
Asla bükülme
Elbet bu yol çıkar düze
Sakın dökülme
Dönüp Hakk'a yürüyünce
Yol mu dayanır hey dost?
Yol mu dayanır?

Etrafımız ateş çemberiyle çevriliydi. Daha İran-Irak Savaşı’nın dumanı tüterken, Afgan cihadı, Çeçenistan cihadı, Bosna cihadı ve bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen Filistin mücadelesi… Bedenlerimiz bu küçük kasabada, kalplerimiz Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da, Filistin’de, Keşmir’de Mora’da atardı. Cephelerden gelen, yüreğimizi dağlayan haberlerle uykularımız kaçardı. Gecenin karanlığına gömülmüş kutlu vakitlerde yarınlarımızın aydınlığı için dua ederdik. “De ki eğer duanız olmasa Rabb’in katında ne ehemmiyetiniz var?” (Furkan suresi 77. Ayet) Zamanın içimizi ısıtan sözü ise “Karanlığın en yoğun olduğu an, şafağın en yakın olduğu zamandır” sözüydü.

Görünüşte hep kaybeden tarafın çocuklarıydık. Ama bizim için yolda olmak kazanmaktı. “Siz seferden sorumlusunuz, zaferden değil” diye kulaklarımıza üfürülmüştü bir kere. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardı.” Attığımız adımları bu minval üzere atardık. Her yenilgiden sonra zafer türküleri söylerdik. Ne adanmışlıklar gördük ne fedakârlıklar. İşlerimizi ibadet aşkıyla yapardık. “Halka hizmet Hakk’a hizmet”, “adalet, refah ve adil paylaşım” ana sloganlarımızdı. “Altta kalanın canı çıksın” anlayışı fena halde canımızı sıkardı. Güçsüzün, hakkını güçlüden alabileceği bir düzendi mücadelemiz. Fırat’ın kenarındaki kuzudan da dünyanın dört bir yanında açlıktan ölen çocuklardan da biz sorumluyduk. Bayramlarda tatil planı yapmaz, kurban bayramında deri toplar, deri tuzlardık ezgiler eşliğinde. Annemizin-babamızın elini öpmek bayram sonuna kalırdı.

“Değişmeyen Doğrular” konferansları verilirdi şehrin en büyük salonlarında. Hınca hınç doldururduk salonları, sokaklara taşardık. Gidip bir koltuğa kurulmazdık, kenarda köşede sahneyi en iyi görebileceğimiz yerlerde konumlanırdık. Koltuklar kalpleri yumuşamasını beklediklerimizin olsundu, biz ayakta durabilirdik. Sistemin istenmeyen çocuklarıydık. Gençtik, okulu asar, mitinge gider, yumruk sıkardık. “BEL” diye söz verdiğimiz günden başlayan ve kıyamete kadar sürecek bir davanın erleriydik.

Her şehre değer katan, onu güzel kılan, güzel adamlar vardır. Bu şehri güzel kılacak kadar güzel adamlar tanıdım. Daha orta birinci sınıfta bizi evinde ağırlayan, kendi elleriyle hizmet eden okul müdürleri tanıdım. Hem utandık hem duygulandık hem de gururlandık. Ev sahibine ait tavuk kümesinin dibinde bir göz odada kalan öğrencisinin evine kahvaltılıkları alıp, küçük çocuklarıyla kahvaltıya gelen hocalar tanıdım. Masalarında aynı matbuatın (gazete-dergi) bulunduğu terziler, berber dükkânları, camcılar gözlükçüler, nalburlar, manifatura ve toptancılar ve kunduracılar tanıdım. Kunduracı abimiz, aldığımız iskarpini görünce “gözünü şişiririm git kundura tamircisi abin altına kamyon lâstiği çaksın” derdi. Terziler bol pileli pantolon diker, berber öğrenci tarifesi uygulardı. Çoğumuzun babası çiftçiydi, sosyal güvencesi olmayan ailelerin çocuklarıydık. Muayenehanesinde muayene edip, ilaçları da kendisi karşılayan doktor abilerimiz oldu. Her daim eli üzerimizde İnşaat Mühendisi abilerimiz, iktisatçı abilerimiz vardı. Ve adını sayamadığım meslek gurubu ve esnaf ağabeyler… Ayrıca bizimle aynı havayı teneffüs edip, yurtta kalan, ağabeylik yapan, bize mihmandarlık eden hocalarımızı ve ağabeylerimizi de zikretmeliyim. Hepsi rol model, üsve-i hasene insanlardı. Bu şehre ve bu insanlara karşı vefa borcumuz var. Bu yazıyı kaleme almamızın amacı da bu vefa duygusudur.

Aramızdan ayrılan Bilal Ağabeyimiz’e, Aziz Ağabeyimiz’e, Yahya amcamıza, Recep amcamıza; Abdulkadir, Halil, Cengiz, İsmail ve Kamil arkadaşlarımıza… İsimlerini hatırlayamadığım, ahirete irtihal eden tüm büyüklerimize, hocalarımız ve arkadaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Bilal ağabeyimizin heyecanı, Aziz ağabeyimizin ağırbaşlılığı, Yahya amcamızın o hep gülen yüzü, yumuşak huyu ve derviş meşrep hali, Recep amcamızın zaman zaman tatlı celâli… Abdulkadir, Halil, Cengiz, İsmail ve Kamil… hepsi tatlı hatıralar bırakıp gittiler.

Turgut Akça


 

Yayın Tarihi: 15 Nisan 2021 Perşembe 19:00
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Üzeyir Gür
Üzeyir Gür - 4 ay Önce

Bu gök kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun.
Eline yüreğine sağlık Turgut Abi.
İyi insanlar iyi atlara binip gidiyorlar. Rabbim mekanlarını cennet eylesin. Hâlâ yolda olanlara da selam ve hürmetler ediyorum

Kenan Aksoy
Kenan Aksoy - 4 ay Önce

Turgut Abi, bu güzel anlatımın için çok teşekkür ederiz. İyi ki böyle bir güzel topluluğunun içinde yetiştik... Vesile olanlardan Allah razı olsun.

Ahmet Faruk Beşikçi
Ahmet Faruk Beşikçi - 4 ay Önce

Allah razı olsun muhterem kardesim.

banner26