banner17

Ayrı bir beraberlik: Lübnan

Arkadaşımız Hakan Özdemir, Gökyüzüne açılan ağaçların ülkesi: Lübnan seyahat notlarını DünyaBizim okurları için kaleme aldı..

Ayrı bir beraberlik: Lübnan

İsrail'in bombalamaya doymadığı ülke

2006 Temmuz...  İsrail’in saldırıları ve Güney Lübnan’ı işgal girişimiyle ilgili haberleri Sydney’de bir otel odasında,  acı ve nefretle izliyorum. Bombalar sadece Sur, Sayda, Beyrut, Trablus’a değil; yüreğime yağıyor... Ardından “ebâbil”e dönüşen Hizbullah’ın inanılmaz direnişi ile, imaj devrinin “yenilmez ordu”larının uğradığı büyük hezimet...

Oysa daha bir yıl önceydi; Kudüs’deyken, buranın “hiç kimseye ait olamayacağı ve herkese ait olacağı”nı düşünmüştüm.

Mutlaka görülmeli

Bir yanda ılık esintisiyle Akdeniz; diğer yanda Yafa’da Hasan Paşa Camii, çeşme ve Abdülhamid saat kulesi, arkada da “gölge eden” Teleaviv gökdelenleri... Tezat da olsa en azından varlıklarına tahammül edebiliyorlardı birbirlerinin... Ya şimdi? Niçin bu tuğyan?

Geçen yıl, Suriye-Lübnan-Ürdün üçlemesi olarak planladığımız seyahatten hemen önce, bu sefer de Gazze saldırıları başlayınca, Lübnan sevdamızı ertelemek zorunda kalmıştık.  Bir kez aklıma düşmüştü, ne yapıp edip en kısa zamanda gitmeliydim...

Ve vakit geldi... İstanbul’un kar altında kaldığı bir sabah, kızımın “baba kalk, her yeri kar kaplamış; sen bu havada biraz zor gidersin!” diyen sesine uyandım.

Gerçekten de Anadolu yakasından, bütün tarifeli uçuşlar birer birer iptal oluyordu... Allah nasip etmezse zaten gidemezdim; ama benim de kolay teslim olmaya niyetim yoktu. Hemen “B Planı” ile diğer havaalanından birer bilet alarak saatler öncesinden karları yara yara yola düştük sevgili yoldaşım Salim’le...

Boğaz köprüsü buz tutmuş; metrobüsler birbirine girmiş... Küçük kızıma telefonda, “hani geçen sefer de sen dua etmiştin ve yollar açılmıştı ya;  benim için bir kez daha dua eder misin?” dedim. Çok geçmeden birinin Suriyeli olduğunu öğrendiğim, yoldan aldığımız metrobüs mağdurları ile birlikte, açılan trafikte havaalanına doğru ilerlemeye başladık.  Uçakla geldiğimiz Antep’ten akşam 10 sularında, tur otobüsü ile Suriye sınırına doğru yola koyulduk.

Önde Hizbullah Bayrağı, arkada Beşar EsedMercidabık'tan sonrası

Öncüpınar sınır kapısından hemen önce, 1516’da Osmanlı’nın Suriye, Lübnan ve Filistin’in kapılarını açtığı Mercidabık’tan geçtiğimizi daha sonra Salim’den öğrendim. Aslında yol boyunca hep uyumuştu; herhalde burayı bir tarihçi hissiyatıyla fark etmiş olsa gerek... 

Karayoluyla Lübnan’a gitmek için Suriye’den geçmemiz gerek... Suriye sınırı artık bizim için sadece apartmandaki karşı komşunun kapısından geçmek gibi birşey. Beşşar Esed’in gülümseyen yüzüyle karşılanarak üçüncü kez buradan kardeş topraklara geçiyorum.

Hakan Albayrak’ın  “Davutoğlu’nu yaratan Allah’a hamd ederek” “kaldırın yapay sınırları !” dediği bizim topraklarımızdayım yeniden... ‘Bizim Halep’e uzaktan selâm göndererek, İdlib üzerinden imsak vakti Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a vasıl olduk.

Başbakana selam

Lübnan’a geçmek için geldiğimiz Abudiye sınır kapısında işlemlerinin 2 saat kadar sürmesi otobüste epey bir gerginlik yarattı. “Bu topraklar bizim atalarımızındı, ne haddinize bizi bekletmek” çiğliği ile homurtular duyuluyordu. “Bizim otobüsün fransızları”, Türkiye’lilere duyduğu muhabbetle ve güleryüzle selam veren “1 Şubat’ta vize kalkıyor, bir dahaki sefere çok hızlı geçilebilecek” diyen pasaport polisini terslemeyi yeğledikleri gibi; birazdan gruba katılacak olan Sur’lu rehberimiz Yasin Bey’in “benden Tayyip Erdoğan’a selâm götürün” cümlesini de aynı şekilde ağzına tıktılar. Adamcağız herhalde kendini “hemen güneydeki” bir milletin içinde hissetmiştir...

Abudiyye köyü çok pejmurde olsa da, sınır boyunca vızır vızır işleyen Mercedes marka taksiler çok dikkatimizi çekti. Birkaç dakika sonra uzaktan, yüksek dalgalarla kıyıları yalayan muhteşem Akdeniz göründü. Palmiyeler, zeytin ağaçları ve yağmur...  Yol boyunca  “yerli muz” satıcıları sıralanmışlar.

Solumuza karlı Lübnan dağlarını, sağımıza “bahr-ı sefîd”i alarak güneye doğru ilerliyoruz.

Medeniyetin izleri

Grek-Roma dönemde “üç şehir” anlamına gelen ismiyle Tripoli, yani Trablus’tayız.  Libya’nın başkenti Tripoli’ye, batıda olmasından dolayı “Trablus’garb”;  Antakya’ya 200 km mesafedeki bu şirin şehre de Osmanlı döneminde Şam vilayetine bağlı olmasından dolayı “Trablus’şam’ ismi verilmiş.

Trablus Saat KulesiMerkezde ihtişamla bizi karşılayan tarihî saat kulesi’nin yanından geçiyoruz. 

Sultan 2.Abdülhamid’in 25. cülus yıldönümü hatırası olarak 1901’de birçok Osmanlı şehrine inşa edilen bu kuleler ;  35 ayrı bayrağa bölünmüş de olsak, bizi hilâl altındaki kardeş zamanlarımıza yolculuğa davet ediyor. Bu davetiyelerle Nil’den Tuna’ya Osmanlı coğrafyası yolculuklarımızda hep karşılaştığımız ve her davetiyenin bizi yeni seferlere yönlendirdiği gibi...

Trablus, 3.5 yıl önce üzerine yağan bombalarının, evlerinin duvarlarında açtığı delikleri hâlâ muhafaza ediyor. Kavala’da, kan damlayan bir harita’nın üzerinde “Kıbrıs’ı unutma!” yazıyordu; burada ise “yazısız” olarak “unutma!” diye haykıran binalar var.  Saraybosna’daki Oslobodenje gibi...

Lübnan, 10.452km2 alanda, Akdeniz’e yaklaşık 200km sahil şeriti olan, %65’i müslüman , %35’i Hristiyan olmak üzere yaklaşık 4 milyon nüfuslu küçük bir ülke.

Birçok din ve etnik unsuru içinde barındırdığı için oldukça kırılgan ve hassas bir konuma sahip. Buna rağmen kriz anlarında “arap” üst kimliğinde birleşildiği de görülmektedir. 1970’lerdeki iç savaştan sonra, temelde Şii müslümanlar tarafından kurulmuş olsa da , sünniler ve hatta kimi hristiyan arapların bile destek verdiği Hizbullah , ülkede etkinliğini sağlamış; hatta Lübnan’ın resmi ordusundan daha güçlü bir yapıya ulaşmıştır. Aynı zamanda hastaneleri, yetimhaneleri olan geniş çaplı bir sosyal yardım teşkilatı ve hükümette bakanları da bulunan güçlü bir siyasi partidir.

Byblos KapıTrablus’tan sonra Fenike uygarlığının Sayda ve Sur’la birlikte en önemli şehirlerinden olan, MÖ 5000 yıllarında kurulduğu tahmin edilen Byblos’a (Cubeyl ) geldik. Byblos’ta tarihi çarşının içinde, duvarlarını sarmaşıklar ve begonvil çiçeklerin kapladığı yüzlerce yılın yorgunluğunu taşıyan binaların yanından geçerek kale meydanına ulaşıyoruz. Kucağında, misalen (!) Hz. İsa olan bir Meryem heykelciği ile taçlanmış kemerli kapıdan geçip, kale merdivenlerine tırmanmaya başlıyoruz. Güçlü kale duvarlarının üzerinde gömülü olarak kalmış top gülleleriyle birlikte, hangi dönemde işlendiğini bilemediğimiz bir Davud Yıldızı dikkatimizi çekiyor.

Kale ile deniz arasında yine antik şehir kalıntıları; lahitler ve özellikle de minyatür denilebilecek kadar küçük bir anfi-tiyatro bizi karşılıyor.

Mimari farklı, isim aynı

Kale kapısında çıkarken, servi ve palmiyelerinin arasında mavi kubbeli, köşk minareli Sultan Abdülmecid mescidi, mimarî tarz olarak olmasa da, ismen “bizden” bir eser.

Sultan Abdülmecid MescidiCünye, 150’lüklerden Refik Halîd, Filozof Rıza Tevfik ve bazı hanedan mensuplarının sürgün yaşadığı, Beyrut ile neredeyse birleşmiş şirin bir şehir.

“Yıllardan 1923 ve aylardan galiba Nisan... Beyrut’a yakın Cuniye kasabasında denize nâzır bir kır evindeyim. Oranın kır evleri de şehirler gibi taştan yapılmış, yerleri mozayık döşeli, kendilerine mahsus uslûpta çok sağlam, kunt, muhafazalı binalardır; pencereler yağmura, güneşe ve “şulûk” denilen sıcak rüzgâra karşı muhakkak tahta kepenklidir. Lübnan kıyılarında Nisan, İstanbul’un Temmuzu...

 (Minelbab İlelmihrab - Refik Halid Karay)

Cünye’nin sırtını yaslandığı “Harissa tepesi”ne teleferikle çıkarak devasa Meryem Heykeline ulaşıyor ve Hz. Meryem’in eteğinden Beyrut’u seyre dalıyoruz.

Lübnan’ın sembolü olan ve bayrağı üzerinde bulunan sedir ağacını nadiren görebiliyoruz.

Oysa kat kat, duaya açılmış eller gibi gökyüzüne yönelmiş Lübnan sediri, Fenikelileri denizlerin hakim gücü haline getiren ve yüzlerce yıl çürümeyen çok dayanıklı bir ağaçtır.

Dağlardan vadilerden rüzgar uğultularını getirdiği için “Köpek nehri” ismini alan Nehr’ül Kelb’den geçerek Beyrut’a giriyoruz.

Savaş olmamış gibi

BeyrutBeyrut, hiç de savaştan çıkmış; yıkım görmüş bir şehir havasında değil. Belki de kendini yeniden inşa etmiş...

Çok düzenli sokakları, modern binaları, tertemiz caddeleri ve medenî insanlarıyla Beyrut bir pozitif hayal kırıklığıdır. Evet, bir zamanlar “doğunun Paris’i” idi; ama hepimiz şahit olduk ki Beyrut el’an Paris’tir... “El-Hamra”, İstanbul’un “İstiklâl Caddesi”; Yine bir Osmanlı Saat Kulesi’nin süslediği Nicme Meydanı ise belki Taksim’dir...

Böyle bir  “hayal kırıklığını”, geçen yaz gittiğim Sırbistan’da, Belgrad’da yaşamıştım. Katil ve vahşi Sırpları beklerken, Türkçe’nin en çok kullanıldığı yabancı dil olan sırpçayla ve “Kale Meydan”, “Terazi Meydanı”, “Çeşma”, İstanbul, Defterdar, Dizdar kapılarıyla  ve türbeleriyle Belgrad’da... 

Üsküp, Saraybosna, Selanik,  Belgrat.... Mutlaka gidilmeli; görülmeli; yaşanmalı... Başka türlü bilinemiyor...

Ömrüm boyunca bu kadar çok Mercedes, cip ve lüks otomobili başka hiçbir ülkede görmedim. Vergilerin düşüklüğü nedeniyle çok ucuza çok lüks araç alınabiliyormuş.

Beyrut Saat KulesiLübnan pahalı bir ülke. Körfez ülkeleri gibi petrol kaynakları olmadığından benzin fiyatları neredeyse Türkiye’dekilerle aynı seviyede...

Beyrut’a yağmurlu ve soğuk bir akşam üstü girdik. Otel’de, grupla istirahat etmek yerine, Sevgili arkadaşım Salim’le hemen Beyrut’un kucağına koşmayı tercih ettik. Sırılsıklam ıslanmak pahasına bütün camilerini, meydanlarını, sokaklarını, sahilini, kornişini gezdik.

Efsanevi lider Refik Hariri’nin bombalı suikaste kurban gittiği caddede büyük hasar görmüş binalar aynen muhafaza edilmiş. Öldüğü yere de bir heykeli dikilmiş.

Beyrut'ta bomba izleriOsmanlı mimarisine göre yaptırdığı muhteşem caminin hemen yanındaki Refik Hariri mezarını ziyaret ettik.

Hava şartları uçak mı düşürdü?

Gece boyunca şiddetli yağmur şimşekler çakarak devam etti.

Sabah, deniz kıyısındaki “Güvercin kayalıkları”nı (Rouche Rock) görmeye gittik; ama acı bir haber aldık : Etiyopya havayollarına ait bir uçak, 92 yolcusuyla birlikte havada infilak ederek, Beyrut açıklarında denize düşmüş. Helikopterler, gemiler, plajları dolduran insanlar, hepsi arama ve kurtarma faaliyetlerine katılıyorlar. Sahil boyunca onlarca TV canlı yayın araçları sıralanmış; ambulanslar acı acı sirenlerle ilerlemeye çalışıyorlar...

Dünyanın “yeni 7 doğal harikası”dan biri olmaya aday Jeita mağarası’na gittik. Başlangıçta mağara gezisi bana pek sıcak gelmese de, içerideki muhteşem manzaraları ve su sızıntılarının onbinlerce yılda oluşturduğu dikit ve sarkıtları görünce fikrim değişti.

Tur programında bulunmayan Sayda ve Sur şehirlerini de görmeyi çok istiyordum. Ne yapıp edip mutlaka gitmeliydim...

Avis’ten, günlüğü sadece 26$’a bir araba kiraladık ve öğleden sonra Beyrut’un güneyine doğru sahil şeridinden hareket ettik.  

İstanbul varoşları gibi

Şehir merkezi çok çok modern olmasına rağmen, güney bölgeleri İstanbul’un arka mahalleleri gibi bakımsız ve karmaşık idi. Eğer araba kiralayıp buralara gelmeseydik bir şeyler eksik kalacaktı...

Lübnan'ın kalbinin diğer yarısı güney Beyrut seyahat notlarında buluşmak dileğile.

Foto galeri için tıklayın

 

Hakan Özdemir 23-27 Ocak 2010 seyahatinin notlarını sundu

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2010, 00:12
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
hakan öztürk
hakan öztürk - 9 yıl Önce

istanbuldayım. hakan özdemir gitmiş :)

banner8

banner19

banner20