Artık gökle bağımızı gökdelenler kuruyor

“Bir Osmanlı Şehri: İstanbul” panelinde Ali Cançelik şehrengizlerde şehir algısını anlatırken Aynur Can ise “duygular ve hislerle harmanlayarak” çıkmaz sokakları yeniden okumamız gerektiğini söyledi..

Artık gökle bağımızı gökdelenler kuruyor

 

İstanbul Tasarım Merkezi’nde geçtiğimiz Pazar günü “Bir Osmanlı Şehri: İstanbul” başlıklı bir panel düzenlendi. Feyza Cansever’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen panelde Ali Cançelik ve Yrd. Doç. Dr. Aynur Can konuşmacı idi.f

“Şehir, içinden süzülüp geldiğimiz ve izlerini taşıdığımız medeniyete dair çok önemli izler taşıyor” dedi Feyza Cansever. Bu izler, içinde olduğumuz kentin geçmişine ait olduğundan dolayı hepimizi ilgilendiriyor. Yine bu sebepten, hepimizi meşgul eden ve bir kısmımızın içinde bulunduğu kentsel dönüşüm meselesinin çeşitli eğitimlerle ve atılabilecek adımlarla ilgili sorunlara dikkat çekmenin ehemmiyet arz ettiğini söyledi. Şehir kadar, şehri oluşturan yapıların da yaşayışımızda derin bağları olduğunu belirten Cansever, sadece bugünden bakarak değil, merhum pederleri Turgut Cansever’in de değindiği gibi ‘hareketli olma’ hâlini koruyarak her cepheden yaklaşmanın gerekliliğini vurguladı.

Şehir, cennetin izdüşümüdür

Panelin ilk konuşmacısı Ali Cançelik, “Şehrengizlerde Şehir Algısı” sunumuna evvela “şehrengiz”in tanımıyla başladı. Birkaç farklı etimolojik karşılığının yanında, en isabetli tercümenin “şehir kuran” olduğunu söyledi. Yazıldığı dönemin sosyal hadiselerine ve ferdî hayatlarına yer veren eserler olarak tek cümlede özetlenmesinin mümkün olduğunu ifade ettiği şehrengizler için Cançelik, “aynı zamanda değişmeyen değerlere dair fikir de verirler bize” dedi. “Şehrengizlerde ortaya koyulan şehir, tamamen algısal ve öznel bir bütünlük arz ediyor.” Dolayısıyla, eserde okuduğunuz şehri sizin görmediğinizi ve böyle bir şehrin bulunamayacağını iddia edemiyorsunuz. Objektif şehir tanımı-tarifi-anlatımı değil bu şehrengizler.

Sunumunu hazırlarken Ali Bey’in rastladığı bir Turgut Cansever cümlesi, belki de şehir hakkında geniş tanımlamaları ardında bırakacak ama aynı zamanda onlara yeni ve başka tarifler için kapı açacak genişlikte: “Şehir, cennetin buraya izdüşümüdür.” Bu cümlenin, şehrengizlerde mecazların ve teşbihlerin sürekli kutsal ve ideal olana atfedilmesi geleneğiyle bir paralellik arz ettiğini söyledi Cançelik. Yazılmaları esnasında şairle şehir arasında bir ünsiyetin bulunduğunu, bu eserlerin padişahlara sunulan kasideler gibi ve karşılığında bir beklenti oluşmuş şiirler olmadıklarını vurguladı.

Ekseriyetle şuaranın, doğup büyüdükleri şehirler için şehrengiz yazdıklarını fakat memleketi olmayan yerler için de yazanların olduğunu anlattı Ali Hoca. Cemalî’nin, “O gün kim göz açup dünyaya geldüm/ Beni ben bir ulu şehr içre buldum” beytini vatanı için yazanlara örnek verdi ama Hayretî’nin Belgrad Şehrengizi ve Esirî’nin Yenice Şehrengizi gibi örneklerin, başka yerler için yazılmışlara örnek olabileceklerini de ekledi. Şairlerin, memleketleri olmayan şehirler için yazmalarının sebebi ise oranın mukimleri tarafından böyle bir eserin talep edilmesiymiş. Ahlakî yapıları uymayan argümanları eserlerine almayan şehrengiz müellifleri, arka planlarında böyle bir hassasiyet de taşıyorlarmış.

aSüleymaniye hendeseden abide değil mi?

Şehri kavramanın akılla mümkün bir iş olmadığına işaret eden şiirler de var, şehrengizler arasında. Şehri, bir gönül ilişkisi olarak telakki eden bu üslup, “ehl-i ukûl”ün şehirle bir bağ kurabileceğini düşünmüyor. Esasen bu insanlar zaten düşünmüyor, hissediyorlar. Şehri, onu hissederek anlıyorlar, yaşıyorlar. Ali Cançelik, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde “Bir zamanlar hendeseden abide zannettimdi” demesinin bu bağlamda anlaşılabileceğini söyledi. Bu algıya göre ilk bakışta eserin taşlarını görebiliyor, onun paralelinde düşünüp görebildiğimizde ise taşın içine girip gönül ilişkisi kurabiliyoruz: “Şehir; taşla ve kerpiçle oluşuyor ama ortaya çıktığında onun ötesine geçebiliyor, fiziğin ötesine.”

Oluben âşık-ı divanesi sur idüp/ Zapt eylemiş kendüye mahsur” beytinde, şehri çerçevelemiş bir sur görüntüsünün bulunduğunu, surun, sevgilisini saran bir âşıkmış gibi algılandığını görüyoruz. Dolayısıyla şehir, maşuk oluyor.

Şehirde sosyal hayata şahadet eden “Dahi bahr-i kemal-u fazl-u irfan/ Ricali a’del-ü esnaf-ı insan” beytinin ise Fatih Sultan Mehmet’in alışveriş ederken diğerkâmlıklarına şahit olduğu meşhur esnaf hikâyesini hatırlattığını söyledi Cançelik. Şair, insaf sahibi olmanın başka faziletleri açan bir kapı olduğunu görüyor bu beyitte.

Başka bir beyitte geçtiği üzere minarelerin, şehrin belli noktalarında yukarı doğru yükselerek şehri ayakta tutarken bizim gökle olan ilişkimizi sağlayan aracılar olduğu meselesine gelince, “Artık gökle bağımızı gökdelenler kuruyor” cümlesini serdetti Ali Hoca. Belki bu cümle, gökdelenlerin minarelerin sembolik vazifelerini ele geçirmeleri gibi fizikî bir mana taşımasının yanında gökle ilişkimizi gökdelenin temsilcisi olduğu şeye (para) dayandırmaya başlamış olmamız sonucunu çıkarma yoluyla çok katmanlı da okunabilir: “Yer ile göğü birleştiren minarelerden daha yüksek yapıların göğe yükselmesi minare algımıza gölge düşürmez mi?”

Ne denlü var ise makbul-u rânâ/ Kılup vardum karşısına temâşâ” diyor şair. Yani şehri gezmek, onlarda şehrin tamamını gezmek değil. Sadece makbul ve rânâ yerleri gezip görüyorlar. Şehrin güzelliklerini vasfederken cenneti kıskandıran, cennette kusur bulan bir teşbih yoluna da gidebiliyormuş şairler. Davutpaşa mesirelerini anlatırken güzelliği nasıl öveceğini şaşırıp cennetten daha güzel olduğunu söylüyormuş şair. Cemalî, Kâğıthane’nin yeşilliklerini methederken bir ağacın yapraklarını el olarak telakki edip onun ellerini göğe açarak dua ettiğini, şehre bir halel gelmemesi için niyazda bulunduğunu söylüyor. Cançelik, şehrin, payidar kalışı için dua edilen bir mekân olduğunu söylüyor.

Şehre bakarken musikiden, mimariden yaklaşmamız gerekiyora

Ehl-i aşk anlamaz efsus lisan-ı dilden/ Zanneder âşık-ı divane muamma söyler” beytini irat eden Yahya Kemal’in, bir çeşit hâl dilinin tarifi olduğunu söyleyen Aynur Can, onun “efsunlu şehir” kullanışının da bizim günlük hayatta “kent” kelimesinin önüne getirdiğimiz türlü türlü sıfatlardan öte bir deyiş olduğunu vurguladı. “Kent ve şehir, aynı anlamda kullanılıyor” ama bunun biraz üstüne gitmek lazım geldiğini söylüyor Aynur Hanım: “Kent, sanayi devrimi sonrası üretilen, mekanik ve işlevsel bir organizasyonlar kümesi. Şehir ise başka türlü bakmayı ve yaklaşmayı gerektiriyor. Şehre bakarken musikiden, mimariden yaklaşmamız gerekiyor.”

Bir şehre bakarken insana bakar gibi bakmaktan bahsetti Aynur Hanım. “Onu okumak için ayrıştırdığımızdaysa maddî ve manevî olarak ayırmamız icap ediyor.” dedi. Maddî yönü itibariyle ölümlü ve fani olan, manevî tarafıyla sonsuzluğu kucaklıyor. İnsanın kendisini belli bir biçim içinde bulduğunu anlatıyor, tıpkı şehrin de belli bir topografya üzerinde var olduğu gibi.

Aynur Can, şehri ele alırken ortada küçük bir kesişimi bulunan iki daire çizip birine realite ve diğerine idealite isimlerini veriyor. Realite, şehrin bir nevi mahkûm olduğu mesela topografyası, iklimsel özelliklerken idealite, bizim ona yüklediğimiz mana oluyor: “Osmanlı şehri, şehrin doğal yapısını tanımış ve ona uygun bir şehir ortaya koymuştur.” Mimar Sinan uygulamalarında, topografya eğim verdiğinde küçük merdiven katlarının kullanılmasının buna bir örnek olabileceğini söylüyor. “Bugünse” diyor, “Japonya’nın Narita Havalimanı’nda, denizin doldurulup dolgu üzerinde büyük bir mekân inşa edilebildiğini görüyoruz.” Bunun tamamen topografyaya nasıl yaklaşacağımızla alakalı olduğunu ifade ediyor; doğal yapıyı değiştirilemez ve belirleyici olarak addetmekle hükmedip dönüştürebileceğimiz bir şey olarak görmek.

Orada yaşayan insanın mekânla geliştirdiği bir ilişkiden de bahsetti Aynur Can. Onun da, idealite içinde gördüğü ve realitede toplumun ne olduğunu ifade edip yapıya elveren şeyler olduğunu söyledi; hayalleri, vesveseleri, telaşları, sezgileri, rüyaları, ilhamları… Bütün bunların, mekânda üretilen biçimlere dönüştüğünü anlattı: “Bu biçimler, özü görünür hâle taşıyan formlar.” Osmanlı şehrinin, bu bağlamda, Turgut Cansever’in deyişiyle “müstesna bir yapı” oluşunu ve şehrin belli bir zamana ve mekâna tutunması sebebiyle de bugün aynı biçimin tekrar edilmesinin mümkün olmadığı söyledi.

aYanlış zafer kazanmak: Şehri duyamama

Şehirle ilgili çıkarımlarından birini, Faust’u okurken yapmış Aynur Hoca. Goethe, “O üstün büyücü her şeyi öğrenmiştir ama yaşamın tadını da yitirmiştir. Bilme yetisi güçlenirken duyma yetisi zayıflamışsa, daha iyi bilirken daha iyi duyamıyorsa yanlış bir zafer kazanılmıştır aslında.” diyor. Bunun, bizi direkt, doğru hissetmenin yollarını araştıran bilim alanı estetikle bağladığını söylüyor, estetiğin de dil ve söylemle. Misal vererek, ‘uzam’ kelimesinin ‘mekân’daki kevn ve var oluş manasının derinliğini, arka planını karşılayamadığını ifade ediyor.

Rumelihisarı civarında çektiği bazı fotoğraflar üzerinden anlatım yoluyla devam ediyor hoca. Sırçacı Aralığı’nı, Osmanlı şehir dokusunun görülebileceği bir yer olarak tavsif ediyor. “Osmanlı şehrinde yollar, sokaklar, çıkmaz ve aralıklar vardır.” diyor. Yol, genel geçiş alanı ve kamusal. Sokak ise, orada yaşayanların sahiplendiği, aidiyet-mahremiyeti gösteriyor. Çıkmaz sokağı ise mahallenin ürettiği bir yapı olarak görüyor Aynur Hoca. “Tanzimat sonrasında ve İstanbul yangınlarının oluşturduğu tehditle Batı planlamacılığından hareket ederek şehri dönüştürmeye başladığımız zaman Batılı uzmanlar bu çıkmaz sokakları ‘geri kalmışlık’ simgesi olarak gösteriyor.” Hâlbuki Aynur Can, “duygular ve hislerle harmanlayarak” çıkmaz sokakları yeniden okumak taraftarı.

 

Sadullah Yıldız aktardı

Güncelleme Tarihi: 18 Haziran 2013, 13:45
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13