Ardına çil çil kubbeler serpenlerin izinde Ege’ye yolculuk

Bir dağın eteğinde Akbaş Şehitliği! Duruyoruz onlar orada öylece dururken, beklerken, yanı başlarından akıp giden hayat. Nerede olduğumuzun farkındayız, toprağı incitmeden parmak uçlarımızla yürüyoruz. Turgut Akça yazdı.

Ardına çil çil kubbeler serpenlerin izinde Ege’ye yolculuk

Geceli gündüzlü sürekli dönen, döndüğü için de gecesi gündüzü olan, her şeyin hareket halinde olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Küçük dereler büyük ırmaklara, ırmaklar denizlere, denizler okyanuslara akıyor. Tohumlar soğuk toprağın kara bağrına ekiliyor ve öylece üzerinden bir kışın geçmesini sabırla bekliyor. Sonra dünya dönerken durağanlığa dayanamayıp çatlıyor ve hareket başlıyor. İnsanlar otobüs terminallerinden garlardan, rıhtımlardan ve havaalanlarından oradan oraya sular seller gibi akıp gidiyor. Bunun en güzel örneğini büyük şehirlerin otogarlarında, özellikle İstanbul Otogarında görmek mümkün. Otobüslerin biri gelip biri gidiyor, kimi gurbeti başlatıyor kimi hasreti bitiriyor. Hüzünle sevinç bir arada yaşanıyor.

Biz de fırsat buldukça imkânlarımız ölçüsünde, biraz da imkânlarımızı zorlayarak yakın uzakları görmek için, daha az uyumayı, daha çok yorulmayı göze alarak yollara düşüyoruz. Yine bir pazar sabahı henüz şehir uykudayken azgın beton kuleleri geride bırakıyoruz. Pusulamız Çanakkale üzerinden Balıkesir / Edremit. Gidiş yolu için küçük çaplı bir planımız var ama daha çok doğaçlama gideceğiz.

Büyükçekmece gölünün üzerinde biriken sabah sisini aştıktan sonra güneşin sarı ışıkları ardımızdan yetişiyor. Sabah güneşiyle birlikte günebakan (ayçiçeği) tarlalarının arasında bir dekorun içine düşüyoruz. Alabildiğine düzlük, top top duran ağaçlar, hasada hazır buğday tarlaları ve ayçiçeği tarlaları. “Çiçeğin de tarlası olur mu demeyin, olur. Sapsarı çiçekler, rüzgârla birlikte nazlı nazlı dalgalanan çiçekler. Güneşe sevdalı çiçekler, günebakan çiçekleri.” diyor Mustafa Uçurum  ‘Uçurumda Bir Gömü’ kitabında.

Öyle bir dekorun içine düştük ki, biz kaçtıkça güneş hızını artırıyor ve manzara daha çok netleşiyor. Biz etrafımızdaki sarı deryanın sarhoşluğunda ilerlerken fazladan elli kilometre yol gitmişiz. Çanakkale istikâmeti için son dönemeçten dönüp Keşan yoluna girdiğimizde Trakya’nın köylerine düştü yolumuz. Köyler henüz yeni uyanıyor, köy kahvelerinin önünde asmaların altında sabah çayını yudumlayan amcalar, hayvanları meraya götüren gözleri uykulu çocuklar, yeni tütmeye başlayan bacalar...

Bir kahvenin önünde durup çay içmeyi düşünüyoruz, ancak hem yolu uzattık, hem de yolun başındayız. Dümdüz köy yollarından ilerliyoruz, ne iniş ne yokuş; ne dere ne de bir tepe. Trakya bize göre değil, Karadeniz’in inişli çıkışlı dere tepe engebeli tabiatına uygun bir tabiattayız, hamurumuz böyle yoğurulmuş. Sürprizleri olmalı kah bir dere, kah bir pınar çıkmalı önümüze, uzun düzlükler yoruyor. Bir ay çiçeği tarlasının kenarında duruyoruz, canlı bir tablonun küçük dekoru oluyoruz. Bütün günebakanlar güne bakıyor. Kocaman koçanı ince zarif bir gövde tutuyor. Kara toprağın üzerinde sapsarı çiçekler. Bir tarafta dokunsan dökülecek hasada hazır, olgunluğun verdiği ağırlıkla torağa eğilmiş buğday tarlaları. İnsanlar da böyle değil mi? olgunlaştıkça eğilirler, olgunlaştıkça toprağa yakın olmak isterler.

Keşan’ı geçtiğimizde birden tabiat değişiyor

Keşan’ı geçtiğimizde birden tabiat değişiyor; çam ormanlarının arasında ilerliyoruz. Marmaray’ı Ege’ye bağlayan boğazdayız. Avrupa’yı Asya’ya bağlayacak dördüncü köprünün ayakları yükseliyor. Şimdilik boğaz sahilleri boş tarla, köprü ve otoyolla birlikte nasıl bir gelecek bekliyor buraları ömrü olan görecek. Tabiatla beraber iklim de değişiyor, hava sıcak ancak esinti insanı hafifletiyor. Boğaz sularıyla birlikte Çanakkale türküsü eşliğinde akıyoruz Gelibolu Yarımadasına.  Bir dağın eteğinde Akbaş Şehitliği! Duruyoruz onlar orada öylece dururken, beklerken, yanı başlarından akıp giden hayat. Nerede olduğumuzun farkındayız, toprağı incitmeden parmak uçlarımızla yürüyoruz. Ulu çamların serin gölgesinde birazcık soluklanıyoruz.

Çam ormanlarının arasından tekrar ilerliyoruz, yine buğday ve ayçiçeği tarlaları. Toprağın altı gibi üstü de gül bahçesi. 57. Alay, Kilitbahir, Anafartalar… uzayıp gidiyor. “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı, düşün altında binlerce kefensiz yatanı” mısralarının ete kemiğe büründüğü yerdeyiz. Ardımızda kornaya yüklenmiş bir araç ha bire bizi sıkıştırıyor, kenara çekilip yol veriyoruz, yanımızdan geçerken ters bakışlar. İnsanlar nerede olduğunun farkında bile değiller. Sırtında mermi taşıyan nenelerimizin dedelerimizin üzerlerinden çalımla gitme yüzünü bulamıyoruz kendimizde. Oğlum tabelaları gördükçe okudukları, izledikleri canlanıyor zihninde. Anlatıyor, parçaları topluyor hikâyeyi birleştiriyor.

Biri güzelim tarlasının çitine satılık yazmış. İçimiz cız ediyor, bu topraklara satılık yazmak zorumuza gidiyor. İnsan toprağını neden satar, hele de bu topraklara satılık yazmak nezaketsizlik, incelikten uzak bir davranış. Kaç şehidin kanı var bu tarlada…, bari kıymetini bilen biri alsa, rant olarak değil, bir emanet olarak sahip çıksa saklasa. Abidenin bulunduğu şehitliğe çıkıyoruz cırcır böceklerinden oluşan koronun eşliğinde, insanın içini okşayan bir hava. Önümüzde Osmanlı bakiyesi topraklardan gelip destan yazan kahramanlar. Bir anda Bağdat, Şam, Trablus, Makedonya, Üsküp, Edirne, İstanbul, Konya, Erzurum, Diyarbekir, Şanlı Urfa tek vücut bir arada. Yanlış hesabın döndüğü yerde kucak kucağa yatıyorlar. Ziyaretimizi yapıyoruz, tanışıyoruz bir bir. Çocuklar isimlerini okuyorlar, memleketlerini söylüyorlar içimiz burkuluyor. Nereye dönsek önümüze deniz çıkıyor, çok kıymetli bir kara parçası. Merhum Mehmet Akif Ersoy’un;  “Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki Dünya’da eşi? / En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi /Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya / Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.” Sahne gözümüzün önünde; acımasızca ateş kusan gemiler, karşılarında zarif bir kara parçası. Bu acımasız oyunu kaldıracak durumda değil, ama kader oyununu burada oynuyor ve yanlış hesap buradan dönüyor. Ayrılmak istemiyoruz ama mecburuz. Çam ormanlarının arasından dualar eşliğinde Eceabat’a iniyoruz. Rüzgâr nazlı nazlı dokunuyor, etraf barut gibi aklımızdan Allah muhafaza bir cam kırığı, bir sigara ateşi… İçimiz cız ediyor. Ama aklımıza gelip de hayra yorduğumuzu bir gün sonra duyuyoruz. Gelibolu Yarım Adasında orman yangını. Neyi sevdiysek kül oldu sözü dökülüyor yüreğimizden. Allah beterinden korusun.

Kısa bir Çanakkale turu yapıyoruz

Eceabat’tan Çanakkale merkeze geçiyoruz feribotla. Kısa bir yolculuk ama kıtalar arası. İlkin Çanakkale türküsünde adı geçen, daha çok ithal hediyelik eşya dükkânlarının bulunduğu aynalı çarşıyı geziyoruz. Dünya küçük, güzel bir tevafuk sonucu; sertifikalı rehberlik de yapan Nevzat hocaya rastlıyoruz. Onun rehberliğine kısa bir şehir turu yapıyoruz. Çanakkale’ye gelip de peynir tatlısı yememek olmazmış. Tarihi bir mekânda tadıyoruz peynir helvasını dondurma eşliğinde. Saat kulesi ve Truva Atı’yla bitiriyoruz Çanakkale ziyaretimizi. Truva atının hikâyesini Nevzat hocadan dinliyoruz, ilk defa bu kadar detaylıca dinliyorum hikâyeyi. Aynı oyunu İngilizler oynamışlar Çanakkale’de, dedelerimiz yutmamış.

Nevzat hocayla vedalaşıp ilerliyoruz Kuzey Ege’ye doğru. Sağımızda girintili çıkıntılı dantel gibi işlenmiş sahil, solumuzda Kaz Dağları. Ezine, Ayvacık kıvrım kıvrım yollar. Ege denizine yüksek bir çatıdan bakar gibi bakıyoruz, karşıda adalar. Yunan adaları deyip geçiliyor, bizden koparılıp alınmış, bir gövdenin organları gibi…

Küçükkuyu üzerinden ikindi vakti Altınoluk’a varıyoruz, on sene önce kaldığımız bir çadır kampı. Çadırda kalacağız çocuklar heyecanlı ve mutlu. Zeytin ve çam ağaçlarının altında çadırlar. En gölge yeri seçiyoruz, bir çam ağacının altı. Çoğu insan yerlisi olmuş buranın. Etrafımızda beş on senedir gelip kalan aileler. Bir tanesi on sene önce burada idi onu hatırlıyoruz. Burası ülkemizin oksijen bakımından en zengin bölgesi kaz dağlarının etekleri. Çanakkale ile Balıkesir arasında gezilip görülecek yerler açısından oldukça zengin. Kaz dağlarından ege denizine derin kanyonlardan buz gibi akan dereler görmeye değer. Birçok şelale bulunuyor bu derelerde. Şahinderesi Kanyonu, Sütüven, Hasanboğuldu Şelaleleri ve Mıhlı Çayı Şelalesi bunlardan bir kaçı. Şimdilik etrafta yapılaşma ve fabrika yok, su temiz istediğiniz gölette ya da şelalenin altında serinleme imkânı var soğuk suyu göze alabilenler için. Genelde bu derelere aşağılardan girilip dere içinde bata çıka ilerliyorsunuz bazen dev bir kaya bazen bir şelale ve gölet karşılıyor. Derin bir kuyunun içindeyiz, gökyüzünü ve gökyüzüne asılı zeytin ve çam ağaçları.

Yine zeytin bahçeleriyle çam ormanlarının iç içe yaşadığı tarihi dokunun ve doğal güzelliklerin eşsiz bir şekilde bütünleştiği bu bölgede bir birinden güzel köyler var.  Adatepe, Zeytinli, Mehmetalan ve Yeşilyurt… Bir kısmı Çanakkale’ye, bir kısmı Balıkesir’e bağlı bu köyler hem tabii güzellikleriyle hem de tarihi geçmişleriyle görmeye değer. Sabahın erken saatlerinde zeytinliklerin arasından gökyüzüne çıkar gibi Adatepe köyüne çıkıp köyün girişindeki ulu çam ağaçlarının gölgesinde soluklanırken sabahın sarı ışıklarıyla oynaşan Edremit Körfezi’ni seyredebilirsiniz. Köy meydanındaki yaşlı çınar ağaçlarıyla selamlaşıp misafirlerini sabah çayına bekleyen çınar altı köy kahvesinde sabah çayını içebilirsiniz. Kapıları ve pencereleri maviye boyanmış taş evlerin arasında radyolardan taş döşeli dar sokaklara akan hafif sesli sabah türküleri eşliğinde sabahın sükûnetini, kuşların ahengini bozmadan köyü gezebilir, taş yapıların ve kaz dağlarının ihtişamlı atmosferini yaşayabilirsiniz. Bu köylerin taş mimari camii hazirelerinde mutlaka tarihi mezarlar da var. Bu mezarlar bize köylerin tarihi hakkında ipuçları vermektedir. Yine köyün sırtını yasladığı çam ağaçlarının bulunduğu ormana çıkıp cır cır böceklerinin eşliğinde tabiatın sesini dinlemek de mümkün. İkinci köyümüz Yeşilyurt; Çanakkale Ayvacık’a bağlı bu köy yine Kaz dağlarına yaslanmış Ege Denizi’ne nazır tarihi bir köy. Yine taş mimarinin en nadide örnekleri evler konaklar eski zeytin depoları, mavinin değişik tonlarında pencereler kapılar. Pencere ve kapı önlerinde renk renk sardunyalar, yine taş döşeli dar sokaklar, yine çınar ve çam ağaçlarının bulunduğu köy meydanı. Taş duvarlarla ahşap tavanın birbirini tamamladığı, yeşil ve mavinin değişik tonlarıyla boyanmış tarihi Yeşilyurt Köyü Camii. Taş duvarlar, ahşap tavan ve renkler hiçbir uygunsuzluğa ve uyumsuzluğa izin vermeyen uyumda.

Bütün köyler birbirinden güzel

Köylerin atmosferini anlamaya bu iki köy yeterli sanırım, zira bütün köyler birbirinden güzel.

Bulunduğumuz yerin günübirlik birçok yeri görüp tekrar kaldığımız yere gelmeye uygun bir konumda olduğunu söylemiştik. Behramkale (Asos) bunlardan bir diğeri. Yüksekçe bir setin üzerine kurulmuş bir kale, kaleye bitişik tarihi bir cami. Zaten buralarda dokunduğunuz her taş tarihi değere sahip. Kalede arkeolojik kazılar devam ediyor. Asos; taş mimarisi dar sokaklarıyla ziyaretçisi bol tarihi bir mekân. Dar sokaklarında hediyelik eşya, kaz dağlarından toplanmış çeşit çeşit kekikler, zeytinyağı ve zeytin ürünlerinin bulunduğu tezgâhlar. Kaleye çıktığınızda ege denizini süsleyen koylar kenarları işlemeli bir çarşaf gibi önünüze seriliyor. Dinlenmeyi oturup yatmaktan ya da deniz kenarında yanmaktan ibaret saymayanlar için seçenek çok. Denizin nakış nakış işlediği sahili sağınıza alıp bu sefer zeytin dağlarının arasından Ayvalık’a uzanmanız mümkün. Ayvalık’ta görmeye değer bir kara parçası Alibey (Cunda) Adası. Ada yine dar sokaklarıyla, tarihi taş evleriyle, pencerelerinden kapılarından sokaklara taşan renk renk güllerin çiçeklerin bulunduğu eski Rum mahallelerinden oluşuyor. Bu dar sokaklarda gezerken o mahalle kültürünün sıcaklığını hissediyorsunuz. Bir sokak arasında eski bir dükkânda elli yıldır marangozluk yapan bir ustayla ayaküstü sohbet ediyoruz. Hiç bozulmamış, çocukluğumuzda belleğimizde iz bırakan, sesi halen kulaklarımızı çınlatan o yeşil renkli planya ve hızarlar. Etrafta mis gibi çam talaşı kokusu, duvarlardan eski ahşap tavandan sarkan örümcek ağları.

Günlerden Cuma, vakit öğlen vakti, birazdan ezan güne öğlen ayarı verecek. Taş evlerin kırmızı çatılarının üzerinden şık bir minare görüyoruz. Masmavi denizin kıyısında inci gibi duran yine buranın taş mimarisine uygun Hamidiye Camii’nde bu adada meskûn ya da bizim gibi misafir Müslümanlarla Cuma namazını eda ediyoruz. Zeytinliklerin arasında zeytinyağı fabrikalarından yayılan mis gibi zeytin kokusunu ciğerlerimize çekerek dönüyoruz çadırımıza.

Zaman geçip eve dönme vaktiniz geldiğinde aklınız buralarda kalacaktır eminim. Yine Çanakkale üzerinden döneceğiz, ancak bir yerden kopup direk varacağınız yere kaçar gibi gitmek oraların hatırını kırmaktır. Yine doğaçlama döneceğiz, yol üzerinde uğranılacak bir köy, gölgesinde oturulacak bir ağaç varsa uğrayıp bir selam vereceğiz. Küçükkuyu’dan Behramkale (Asos) üzerinden ülkemizin en batısı konumundaki Babakale’ye doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde eski sevenlerin, eskiye özlem duyanların, kağnı arabası tekerleğinden tutun eski gaz lambasına kadar onlarca eşyaya dokunup kimler dokundu bu eşyalara ne kadar hatırası var diye düşünebileceğiniz özveriyle biriktirilmiş bir açık hava müzesi. Alacağınız bir eşya sadece kendinden ibaret değil üzerinde onlarca hatıra var. Biz küçük bir gaz lambası alarak bu açık hava müzesine de veda ediyoruz. Dağları aşıp köyleri geçiyoruz. Ege denizini bazen bir tepeden, bazen de ormanların arasından koyların ağzından izliyoruz.

Güneşin batışını izlemenin en güzel yeri

Zorlu bir yolculuğun neticesinde Babakale’deyiz. Burası en batımız, güneşin batışını izlemenin en güzel yeri olduğu söyleniyor. Kısa bir kale gezintisi, vakit öğleden sonra güneş denizden bir aynadan yansır gibi yansıyor. Çok küçük bir yerleşim yeri, el yapımı bıçakları meşhur, iki bıçak ustasıyla sohbet ettik, alayım desen yok, sipariş üzerine çalışıyorlar. Eskiden işlek bir limanı varmış, civarda yetişen üzümler buradan taşınırmış bizden koparılan adalara. Dolayısıyla bir ticaret merkeziymiş. Ama şimdilerde bağcılık yapılmaz olmuş liman işlevini yitirmiş, birkaç el sanatı tezgâhı var. Sohbet ettiğimiz bıçak ustası “buralarda kapı kitlenmez kapılarda örme vardır, örme bağlanmamışsa çözükse evdeyim, bir kez dolanıp bağlanmışsa yakındayım komşudayım geleceğim, birden fazla sarılıp düğüm atılmışsa yokum beklemeyin anlamına gelir” diyor, kutluyoruz.

Yine taş mimarinin nadide örneklerinden bir cami, öğle namazımızı eda ediyoruz. Meydandaki asmanın altında yorgunluk çayı içip dinleniyoruz. Kahve duvarının dibinde bir çuval armut yanında bir eski terazi. Kimdir sahibi diye sesleniyorum, bir amca sahibi yok kendin tart kendin al diyor. Ücreti ne yapayım, çuvalın yanına koy, ya da her hangi birine ver sahibine ulaştırırlar diyor, içimiz ferahlıyor. Vakit daralıyor gölgeler doğuya doğru boy veriyor, gün kızarıyor. Ezine’ye doğru onlarca kahverengi tabela görüyoruz, Ecdat yadigârı camiler, köprüler hanlar. “Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?” Geçtikleri her mekana inançlarının medeniyetlerinin mührünü basıp geçmişler. Akşam Namazını Kilitbahir’de Fatih Camii’nde kılıyoruz.

Gezdiğimiz gördüğümüz yerler için buraya yerleşelim dediğimiz onlarca yer oldu şimdiye kadar. Ama hepsi tatlı bir hayal olarak kaldı zihnimizde. Her yerde bir güzellik görüyoruz. Buralar neden olmasın, tarihi, tabiatı… diye düşünüyoruz, ama İstanbul ağır basıyor, İstanbul’a dönüyoruz.

Turgut Akça

Yayın Tarihi: 31 Temmuz 2020 Cuma 11:00 Güncelleme Tarihi: 30 Temmuz 2020, 21:17
banner25
YORUM EKLE