banner17

Arap-İslam sentezi de varmış!

'Araplar Kuran'ı ayaklarının ucuna koyarlar' diye öğrettiler bize hep!

Arap-İslam sentezi de varmış!

28 Temmuz 2001’de Ankara’dan Şam’a giden yolcu otobüsü, Halep’i ve Hama’yı geçtikten sonra Şam’dan önceki şehir olan Humus’ta mola verdi, indim. Ön cephesine bakınca, “burası yazıhaneyi andıran küçük bir dükkândır” dedim ama içeriye girince derinleşerek büyücek bir lokantaya dönüştüğünü farkettim. Vakit az olduğu için öğle namazının farzını kılıverdik yandaki küçük camide. Kur’an okuyan Arap amcaya dikkat kesildim; tilaveti bitince mushafı kapatıp saygıyla yukarı koydu. Hayret, oysa biz Maraş’ta imam-hatip lisesinde okurken doğrusu birçok hocamızdan Arapların Kur’an’a saygısız olduklarını duyardık hep! Asıl Kur’an’a saygı “biz Türkler”deydi ve mesela Osman Gazi Efendimiz, müstakbel kayınbabası Şeyh Edebalı’nın evinde misafirken Kur’an asılı olan odada uyumamıştı. Üstelik duvardan indirdiği mushaftan sabaha kadar tilavet yapmıştı ve bu yüzden rüyasında aşiretten devlete, tam göğsünün orta yerinden bir çınar gibi göğerdiğini görmüştü neslinin… Kur’an okumanın Araplar için sadece bir kültür olduğunu ve onların, okuduktan sonra mushafı başlarının altına yastık yapıp uyuduklarını hep duyardık falan… Sonradan da gördüm ki bunların hepsi yerli malı birer yalan! Türkiye’deki resmî öğretinin dindarlar içindeki ayaklarıydı bu iftiralar…

Suriye
(+)

Lokantanın içinde, dışında, her yanında gene Hafız Esad’a ve iki oğluna ait resimler, resimler...

Sonuçta bu adamlar birer Arap

Şam otogarında ineceğim. Taksiye bineceğim. Şoföre “Ene urîdu en ezhebe ilâ Cami’ Ebû’n-Nûr” (Ebû’n-Nûr camiine gitmek istiyorum.) diyeceğim. Böyle tedirginlikle sayıklarken yakalıyorum kendimi. Sonra toparlanıyorum. 60 Suriye lirası vererek biraz poğaçayı, biraz böreği andıran yiyecekten üç tane alıyorum. Çayla birlikte yerken defalarca düşündüğüm bu planımı geçiriyorum aklımdan. Ama ya orada Türkçe bilen birini bulamazsam? Amaaan, düşündüğüm şeye de bak, oteller ne güne duruyor? Fakat oteller nasıldır? E sonuçta bunlar Arap. İyi ki cep telefonumu getirmedim, iyi ki fazla para almadım yanıma, iyi ki… Türk resmî öğretisinin paranoyalarından kurtulmak hiç kolay değil…

Yola çıktık. Ara ara bu izlenimlerimi yazıyorum not defterime. Sonunda bilinmezlik olan şu yolculuğun bitmesini istemiyorum. Şam’a yaklaştıkça huzursuzluğum artıyor çünkü orada bana yardımcı olabilecek birilerini tanımıyorum ve Arapçam da yok hükmünde. Humus’u geçtikten bir müddet sonra bol taşlıklı boz renkli topraklardayız. Oldukça geniş olan bu bozkır çölü yer yer tepeciklerle ufka kadar uzanıyor. Hava felaket sıcak… Üzerinde bulunduğumuz yola yüksekten bakan bir tepeciğin üstünde bu kez halka hitap edermiş gibi duran devasa bir heykeli var Hafız Esad’ın. Suriye’nin ulu önderi, halkın sevgilisi, İsrail’in korkulu rüyası, Arap ve İslam âleminin koruyucusu olarak takdim edilen, tıpkı Saddam ve Kaddafi gibi Cemal Abdunnâsır’ın yolunda, BAAS (Arap Ulusunun Dirilişi) Partisi genel sekreteri Esseyyid el-merhûm er-Reîs Esad…

Mehmet Sait Çakar
(+)

İnsanoğlunun en masum hali: Çalışmak

Bozkırın bu kısımlarında ağaçlandırma çalışmaları var. Su tankerlerinin fidanları tek tek sulaması hoşuma gidiyor. İnsanoğlu en çok da çalışırken masumdur. Bir yandan da insan sahiplendiği her şeyi güzelleştirmek istiyor. Misafir gelmeyen bir evin bakımsız, o evde yaşayanların asosyal kalması gibiydi Suriye eskiden. SSCB ile olan yakınlık da “Demirperde” anlayışının bir sonucu olarak ülkeyi dışarıya kapatmıştı. Öyle ki BAAS partisinin iktidarda olduğu Suriye, yine BAAS partisinin iktidarda olduğu Irak ile anlaşmazlık içerisindeydi. Oysa Ortadoğu’da halklarının birbirine kültürel anlamda en yakın olduğu iki devlette; Suriye ve Irak’ta, Esad ve Saddam rejimleri birbirinin aynısıydı. Her iki diktatör de ülke içerisindeki muhalefet kıvılcımlarını en sert şekilde bastırmışlardı. Suriye’de Hama, Irak’ta Halepçe katliamları insanlık tarihi boyunca unutulmaması gereken iki büyük yaraydı. Her iki diktatör de “terör”e karşı koymak için vahşi bir karşı-teröre, rastgele tutuklamalara, dövmeye, işkenceye, şüphelilerin barındığı düşünülen binaları yerle bir etmeye, sanıkların ailelerine karşı misillemelere, toplu öldürmelere başvuruyorlardı. Biri Kuveyt’te, diğeri Lübnan’da işgalciydi. Buna rağmen ilkesizliğe bakalım ki Esad bir ara Irak’ın petrol boru hattını da kesmiş, 1991’deki Körfez Savaşında Irak’a karşı batılı koalisyon güçlerine yardımcı olmuştu.

Hafız Esad’dan sonra gelen oğlu Beşşar Esad ülkeyi şimdi batı sermayesine açıyor, komşularıyla ticarî ilişkileri geliştirmeye çalışıyor. Ülke sathını da güzel göstermeye çalışıyor. Aklıma “Köylü milletin efendisidir.” diyen Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanlığı döneminde yeni yeni yapılan Ulus Meydanı’na köylülerin girişinin yasaklanması geliyor: “Aman Batılı diplomatlar halkı perişan görmesin!” Oysa o dönemde insanları perişan bırakan da Türkiye Cumhuriyeti’nin ağır vergileriydi.

Kasiyun Dağı'ndan Şam

Pakdil: Boynumuz tutuldu Batıya bakmaktan

Malumu ilam olsun hadi, çünkü Müslüman aydınların yapması gereken çok şey var: Ortadoğu’da halklar, daha doğrusu halkları temsil etme iddiasındaki hükümetler, devletler, örgütler birbirlerinden ziyade Batıyla dost olmayı arzularlar. Birbirlerinin haklarını gasp eden; birbirlerinin dilini, kültürünü yok sayan Ortadoğu halklarının temsilcileri, Batıya yaranmak için bin takla atarlar. Medeniyetsizlik işte budur. Hakkın değil de gücün belirleyici olduğu iğrenç bir kültürsüzlük! Ölümleri, işkenceleri besleyen sistem hatası! Bu tutum, var olduğu her yerde, yanı başımızda bile birbirinden katı birçok önyargıyla destekleniyor, yazık! Bu ümmete gerçekten yazık…

Ümmet demişken söyleyeyim; Ortadoğu halklarının taleplerini görmeyip de bu coğrafyadaki devletlerin yakınlaşmasını savunan “ümmetçi” anlayışın ürettiği tuzu kuru çözümlerin hepsinin havada kalmaya mahkûm olduğunu düşünüyorum. Böylece, önceden andığım Sezai Karakoç’a ait “ceketinizi satın ama bir İslam ülkesini mutlaka görün.” sözünün, romantik ümmetçiliği gerçekçi olmaya davet ettiği sonucuna ulaşmış oluyorum. Belki de Sezai Karakoç, mümin ferasetiyle o anki muhataplarının konuşmalarını çok hercai bulup bu sözü söylemiş olabilir. Hatibi konuşturan muhatabıysa, söze anlam kazandıran biraz da kime söylendiği değil midir? Popülist bir yöntemle merkeze oynamanın kısa vadeli verimleri bir süre sonra buharlaşmaya mahkûmdur ki Ortadoğu’nun yakın tarihinde buna örnek olabilecek birçok veri sunulabilir.

Şam sokakları
(+)

Ulaşım sudan ucuz

Uyuyakalmışım. Şam’da terminalde uyandırdılar. Yolda tanıştığım, medrese tahsili için Şam’a gidip gelen Trabzonlu bir hoca bana yardım etti. Sürekli korna çalan, kaza izleriyle dolu; her yanı çizik, tamponları kırık Uzakdoğu malı şehir içi minibüslerinin birine bindirdi beni. Minibüs ücreti 5 SL, bedavadan biraz fazla oluyor. (Sonraki günlerimde Suriye kentlerinde hep taksi tutar, Türkiye’de mecbur kalmadıkça yapamadığım efendiliğin tadını çıkarırdım. Taksi ücretleri bile sudan ucuzdu!) Bu satırları defterime yazarken, minibüste yanına oturduğum adam dikkatlice defterime, bana, sırt çantama bakıyordu. Son cümleyi bitirip defteri kapatarak adama imam-hatip Arapçasıyla “hel ente ta’rifu Cami’ Ebû’n-Nûr?” diye sordum. Gülümsedi. Gideceğim yeri biliyormuş, Rukneddîn mahallesindeymiş. Adamın adı Bessam’mış. Fransızca biliyormuş.

Biz böyle Arapça iletişim kurmaya başlamışken bir yerde minibüse 30-35 yaşlarında, kucağında küçük bir bebeği olan karısıyla bir adam binip arkamızdaki koltuğa geçti. O da konuşmamıza katılıp bana yardımcı olmaya çalıştı. Unutmadan söyleyeyim ki ne zaman Suriye’de ve Irak’ta bulunduysam, Arap olsun Kürt olsun Türkmen olsun halktan bütün insanların bir yabancıya yardım etmekte mübalağasız birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Araplar “Ale’r-re’sü we’l-ayn”, Kürtler “Ser çavan, ser seran”, Türkmenler “Başım gözüm üstüne” sözlerini esirgemezlerdi ki bu kalıpların hepsi aynı anlama geliyor.

Hatay meselesi halen ortada

Bessam beni Cami’ Ebû’n-Nûr durağında indirdiğinde o adam da karısıyla birlikte indi ve bana “Tealik” (gel) dedi. “İla eyn?” (nereye?) dedim. “İla Cami’ Ebû’n-Nûr” dedi. Bir kapıya geldik. “Hâzâ babu’n-nisâ” (burası kadınlar kapısı) dedi. Karısı oradan içeriye girdi. Adam tekrar “Tealik” diyerek önüme düştü. Birkaç basamak çıkıp daha geniş bir kapıdan binaya girdik. Ayakkabılarımı bir poşete koyup onu izlememi söyledi. Merdivenlerden bir üst kata ulaştık. Orada başvuru masası olduğunu sandığım bir masanın önünde durduk. Masadaki yetkiliye “Ene ci’tü li’t-talimu’l-lisane’l-Arabiyyeti” (Arapça için geldim.) dedim. “Min eyn” (nerden?) dedi. “Min Turkiyye” dedim. “Eyyi medinetin min beledi’t-Turkiyye?” (Türkiye’nin hangi şehrinden?) diye sordular. “Min medinetin Maraş” dedim, “Hâzâ karîbun min hudûdi’s-Sûriye” (Maraş Suriye sınırına yakındır.) diye de ekledim. Beni getiren adam İskenderun’un Suriye şehri olduğunu; Maraş, Antep, Adana, Antakya gibi yerleşimlerin İskenderun livâsına bağlı olduğunu, dolayısıyla hepsinin Suriye’nin kentleri olduğunu belirtti. Görevli de onu tasdik edince, bu dindar insanların Suriye devletinin resmî öğretisi doğrultusunda fikir beyan ettiklerini görünce biraz şaşırdım, çokça üzüldüm. Gerçi daha düne kadar Maraş mutasarrıflığının Halep sancağına bağlı olduğunu, Zeytunlu Ermenilerle ilgili olarak Maraş’ın İttihatçılar tarafından Halep’ten koparıldığını falan biliyordum. Maraş’ın kuzeyindeki Ahır Dağı’nda bulunan birkaç bağın Osmanlıca tapusunu okumam için bana getirdiklerinde Halep valisinin imzasını görmüştüm üzerlerinde.

Arap-İslam sentezi mi?

Türkiye’deki Türk-İslam sentezinin Arap-İslam versiyonu ile ilk kez yüz yüze geliyordum. Onlar konuştukça ben hüzünlendim çünkü o zamanlar Türkiye’yi ümmetin merkezine alan Osmanlıcı bir bakış açım vardı. Bu bakış açısının, insanı güçlü olduğu zamanlarında saldırgan, aciz olduğu zamanlarında ise kırılgan bir ruh haline hapsettiğini şimdi anlıyorum. Ve o an “saçılmış bir nar gibi” kırgınlığa büründüm. Şimdilerde yeniden dirilen Osmanlıcılık, sanıldığının aksine ümmetçiliğin epey bir dışındadır ya, biz sadede dönelim: Şaşkınlığımı gizlemeye çalışıp önemsemez görünmem bir işe yaramadı, herifler çemberi iyice daraltmaya başladılar. “Toros dağlarından aşağısı bizimdir aslında” diyerek ne düşündüğümü okumak istedikleri yüzüme dikkat kesildiler. Bu sabırlı ve güleryüzlü dinleyicilerime Sezai Karakoç’tan ezberlediklerimi özetleyip berbat ötesi Arapçamla aktarmaya çalıştım ama bunun ne kadarını ifade edebildim, hiç bilemiyorum: Türkiye ile Suriye arasında fark olmadığını, Osmanlı Devleti döneminde ne Suriye ne de Türkiye diye bir devletin bulunmadığını, tüm İslam ümmetinin bir olduğunu sıraladığım bu maslahatçı sözlerimi kısa tuttum.

Said Nursi: Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı…

Elbette her ezber gibi etkisiz, muhatabına çarpıp geriye döndü o sözler. Gene de beni getiren adam elini bana uzattı. Ben de elini sıktım ve ümmetin birliği hususundaki temennimi daha bir cesaretle söyleyiverdim: “Nes’elu minellahi en yuwahhide ummete İslam” (Allah Müslümanları bir kılsın) dedim. “İnşaallah inşaallah” dedi. Daha sonra adeta bir müşkili halletmiş olmanın huzuruyla masa başındaki görevliye döndüm ve çantamdan çıkardığım Arapça Pratik Konuşma Kılavuzu’na bakarak, ona şu soru cümlesini okudum: “Hel yûcedu huna men yetekelleme bi’t-Turkiyye?” (Türkçe bileniniz var mı?) “Yûced, yûced” (var) dedi ve bana yardımcı olabilecek Türkiyeli bir öğrenci aramaya gitti. O arada masaya bir başka görevli geldi. Yanımdaki adam beni ona tanıttı. Adam önce yüzüme, sonra üzerinde İngilizce yazılar yazan sırt ve omuz çantalarıma, daha sonra da dar kot pantolonuma uzun uzun baktı ve yanımdaki adama kısık sesle, “Hel hüve muslim?” (O bir Müslüman mı?) diye sordu. “Ene muslim elhamdulillah” diye atıldım ve bunu fiilen ispat etmek istercesine abdest alabileceğim bir yer sordum. Henüz ikindiyi kılamamıştım ve geçen zaman aleyhime işliyor, güneş gittikçe parlaklığını yitiriyordu.

Abdest alıp ikindinin yalnızca farzını kıldım. Dönüp çantamdan Nurculuğumdan kalma Münaacaatü’l-Kuran adlı derleme ayetler kitabını çıkararak kaldığım sayfanın başından bir ayet okudum. “Ceyyid, ceyyid” (Hiç fena değil.) dediler. Okulun o binasında Türkçe bilen biri bulunmadığından tekrar adam önde, ben arkada bitişikteki bir başka binaya geçtik.

 

Mehmet Sait Çakar devam etmek emeliyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2010, 16:27
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
koçak
koçak - 8 yıl Önce

devamını mutlaka bekliyoruz sayın yazardan

ilkay koç
ilkay koç - 8 yıl Önce

çok hoş bir yazı.Devamını da okumak isterim.

banner8

banner19

banner20