Ankara'nın Yolları Bile İnsana 'Git' Diyor

AŞTİ, bir garip kervansaray… Ne dertliye derman ne hastaya şifa verir, ne de yolsuza rehberlik eder. Orada sanki her şey bir dondurucuda gibi durur ve zaman ilerlemez. Mehmet Boynikar yazdı.

Ankara'nın Yolları Bile İnsana 'Git' Diyor

Eskidendi. Her şeyin içinde bir parça yolculuk vardı. O bir parça yolculuk ilme, mutluluğa ve hüzne bir derinlik katardı. O yolculuklar eski el yapımı eşyalar gibi sağlam dostluklar ve yoldaşlıklara da kapı açardı. O eski yolculuklar, yolcular için bir edep ve teşkilatlanma işiydi; zamanlama, farklılıklara bilhassa dezavantajlılara tahammül, ihtiyacı olana yardım, ihtiyacı olana dertleşme içerir; kervana olduğu kadar yola, yola olduğu kadar da duraklara bir saygı ve özen barındırırdı. Mutlaka tebdil-i mekânın getirdiği bir ferahlık sizi bulurdu. Yolculuk yormaz, dinçleştirir; uzaklaştırmaz, yakınlaştırırdı. Eskidendi.

Ne değişti? Her şey… Başka lakırdıya hacet yok. Eskiden hayal gücümüzü harekete geçiren yol hikâyelerindeki masalsılık şimdi yerini yalnızlığa ve hüzne bıraktı. Kervanlar, yollar ve duraklar değişti.

Öyle ya… Vaktinde gelmeyen, gitme vaktini bilmeyen, seferine sadık ve “müsafir”e şefkatli olmayan, müsafirine düşman “tekno-kervan”lar yollarını da tırmalayarak ilerliyor. Gayenin çirkinliği vasıtaya da aksetmiş hani, neden bu tekno-kervanların ayakları da yolları da kapkara?

Gelin şimdi modern zamanın kervanlarına, yollarına, duraklarına ve mescidlerine dair dertleşelim. Bu dizi yazımızda ilk olarak Ankara Şehirlerarası Terminal İşletmesi’ne, daha kısa ve hepimizin bildiği ifadeyle AŞTİ’ye düşüyor yolumuz:

Ankara’nın yolları bile insana “git” diyor

AŞTİ, bir garip kervansaray… Ne dertliye derman ne hastaya şifa verir, ne de yolsuza rehberlik eder. Orada sanki her şey bir dondurucuda gibi durur ve zaman ilerlemez. Sürekli gidip gelen “tekno-kervan”larla AŞTİ, gelenleri beklemeyen, gidene karşı umursamaz, bekleyeni sevmeyen hatta nefret de etmeyen bir hissizliğin abidesi…

Otogarlar sadece gidenler için yapılmış, gelenler sanki başka bir yerden şehre dağılıyorlar. Orada, otogarda olanlar sadece gidenler, sürekli gidenler. Hem eskiden tren garları bu gidişlerin tek sembolüyken, AŞTİ, ikisini de kendinde birleştirmemiş mi? Yahu bu Ankara’nın yolları bile insana “git” demiyor mu? Konya yolu, Eskişehir yolu, İstanbul yolu, Samsun yolu…

Gitmeyi bu kadar kolaylaştıran bir şehre, gitmek için böyle kolay bir otogar yakışır zaten. En havalı metro hattı ismi olan Ankaray’ın AŞTİ (son) durağında indiğinizde otogara doğru uzunca bir rota sizi bekliyor gidiyor. Bu rotada, illa “gidelim” diye yürüyen yol bile var. Bu yürüyen yolda bile yürüyerek ilerleyenler hepimizin mi sinirini bozuyor?

AŞTİ’nin o uzun koridorları

AŞTİ’nin o uzun koridorlarından ilerledikçe insan, sanki yedi iklimden, üç denizden ve dört kıtadan bir milletin, eskisi gibi bir arada ve büyük bir göçle kendilerini, toplumları ve ülkeleri değiştirecek bir kalkışmada olduğu zehabına kapılıyor ama nerde…

Hemen ardından yukarısını hemen göremeyeceğiniz, duran ve yürüyen birer merdiven ve başında sizi karşılayanlar var. Çığırtkanlar. Eski zaman mihmandarları gibi hal hatır sorup sofralara buyur etmiyorlar. Esbab-ı sefer, derde derman ve mekâna musahiplikle ilgilenmeyen bu açıkgöz adamlar, seni bir an önce yoluna koymak için acele ediyorlar. Belki de bu insanlarınki, zincirlerine meftun -sözde- özgür kulların, karnı tok gözü aç kurtların sofrasındaki mahpusluğudur.

Kurban pazarlarını aratmayan bu pazarlık ve bilet hengâmesinin ardından seferinize bir miktar vaktiniz varsa gözleyecek de çok şeyiniz var. Otogar mescidi gibi otogar namazı diye de bir şey yok mudur?

Otogar mescidleri bende, bu irkiltici hatıralarla hüzünlü ve fakat verimli namazlar vesilesidir

AŞTİ mescidi… Namazı ikame dışında o ağır ve tedbirli havasını görmek için müdahil olursanız size çok şey gösterir. Köşeler kapılmış, duvar kenarları dolu olur genelde. Onlar ağır “müsafir”ler, çünkü biz hemen gidiciyiz. Bir ölü edasıyla yüzünü kıbleye vererek uzanan bedenler başka zaman olsa ürpertici olurdu ama burası otogar mescidi ve… Ürperecek kadar acemi kalamazsın otogarlarda vakit geçirdiysen.

AŞTİ mescidi özelinde otogar mescidleri bende, bu irkiltici hatıralarla hüzünlü ve fakat verimli namazlar vesilesidir. Ellerinin, kollarının kurumasına fırsat vermeden sıvanmış kollarını acelece indiren, bu arada namaza hazırlanan, yüzlerini de bu kollara özensizce silip kıyama duranların serinliği… Hep sabah namazlarında ve daha çok otogar mescidlerinde duyarım bu serinliği.

Çok zaman sonra artık bu otogar mescidlerinde, işte bu bekleyişimdeki kendi gözlerimi arar oldum; o karmakarışık bakan, elleri kucaklarına düşmüş ve avuçları açık, gözlerini kapat(a)mayan, gözlerini diktiği yerden mekânı, zamanı aşan insanların gözlerinde… Ne gariptir, bu kadar aşikâr olacağını beklememiştim: Sadece âşıklar mı birbirini gözünden tanır?

Bankta ve yerde uyuyanlar anlaşılmaz ve acınası gelirdi, itiraf ediyorum. Bu devirde, insanın bir evinin olmaması, kendini bilmez ve kendini umursamaz şekilde orada burada gecelemesi, bende öfke sebebiydi çoğu zaman. Ne değişti? İnsanın evi, parası, önemli yerlerde tanıdığı, minnet alacaklısı olsa da, bunlarda bir kabir kıyısı sakinliğini, borçsuz-alacaksız bank konforunu, musalla huzurunu, bir otogar köşesi kadar temizliği ve hüsn-ü kabulü bulabiliyor mu? Bu hüsranın gürültülü kavgasına ve yorgun uykusuna işte bu insanların kaçışları, kayboluşları şifa olmuyor mu?

Onlar, bir hüznün ya da imtihanın “müsafir”i değiller

Hala içeride, yazıhanelerin hemen arkasında ya da üst katındaki banklarda oturanlar, onlar genelde yalnız olmayanlardır; hemdert, haldaş ya da yoldaşı olanlardır… Anne babalarının biraz açılarak aralarında oluşturdukları güvenli bölgede (Belki de kadınların yanlarında taşıdıkları evleri işte budur. Şairin dediği gibi memleket dediğin şey, kadınının adım attığı yer olmuyor mu?) oynayan çocuklar, muhabbet eden insanlar, derin yüklerinden birkaç parça bir şey atıştıranlar, cesareti olup da yalnız gelip çoklukları seyredenler…

Bir kısım da ayakta bekler. Hiçbir yere dayanmadan, çökmeden ya da oturmadan… Onlar, bir hüznün ya da imtihanın “müsafir”i değiller, çok belli. Onlar kendilerini seferlerine bırakmamakta, birer tunç heykel gibi kadim bir vakitte durmuş zamanlarıyla sadece her yerde beklemekte.

Dışarıda, peronların karşısında, açık olan cephe tarafında, ışığın çok da yetişemediği, otobüslerin manevra alanlarının arkasına düşen medeniyet(!) manzaralı balkonvari kısa bir duvarın önündeki ince, küçük kaldırım. İşte burası, o yer burası. Hiç konuşmayanların, karanlığa göz kırpmadan bakabilenlerin, duvara sırt verip gam yüküyle çökenlerin yeri… Esasında burası, gerçek sefer sahiplerinin, “müsafir”lerin yeri, kaçışlarındaki o kısa zaman için bekleme yerleri.

Peki, bu duraktan ayrıldığımız hangi yolculukları hatırlıyoruz? Hangileri bizi kendimize uzaklaştırırken hangileri kendimize getirmişti? Kimleri kendine yaklaştırırken kimleri kendinden uzaklaştırmıştı?

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Mehmet Boynikar

Güncelleme Tarihi: 10 Kasım 2016, 16:19
YORUM EKLE
YORUMLAR
halil
halil - 3 yıl Önce

güzel bir yazı olmuş kışını baharını da merakla bekliyorum.

- 3 yıl Önce

Ama olmaz ki! Herşeyi bütün gerçekliğiyle yüzümüze vuruvermişsiniz.

Erdi YILDIZ
Erdi YILDIZ - 3 yıl Önce

Derin anlamları etkileyici ve anlaşılır bir dille ortaya koymuşsunuz yüreğinize sağlık

esma
esma - 3 yıl Önce

Aşti bendeniz gibi talebeliğini Ankarada geçiren bir gurbet insanı için o kadar anlamlı ki... Ne çok hatıra, ne çok yol hikayem var Aştide başlayan veya biten. Talebelik biteli 17-18 sene olmuş ve şükür ki Aşti hala orda. Bu yazı bana elan Ankarada ikamet eden biri olarak Aştiye gitme ve hatıraları yad etme arzusu verdi. Ahh Aşti, gençliğim...

buse
buse - 2 yıl Önce

Muhteşem bir yazı olmuş, yüreğinize sağlık. Okurken insanda hüzün ile karışık duygular bırakıyorsunuz.Düşüncelerinize katılmamak elde değil.

banner19

banner13