Ana sütü gibi tertemiz bir uzak diyar; Bafra

Çocukluğumuz köyde, bir şehri uzaktan seyrederek geçti. Geçerken gördüklerimi, tanık olduklarımı tutanaklara geçtiklerimi, çocukluğumdaki Bafra’yı paylaşmaktır amacım. Turgut Akça yazdı.

Ana sütü gibi tertemiz bir uzak diyar; Bafra

Annemizi babamızı, dünyaya gelişimizi ve cinsiyetimizi biz seçmediğimiz gibi nerede doğacağımıza da biz karar vermiyoruz. Ama annemizin-babamızın, doğduğumuz çevrenin, şehirlerin üzerimizde hakları var. Çocukluğumuzda gördüklerimizi, yaşadıklarımızı kaydediyoruz, biriktiriyoruz ondan süt emiyoruz, besleniyoruz. İnsan çevresini şehrini biçimlendirdiği gibi çevre/şehir de insanı biçimlendiriyor.

Çocukluğumuz köyde, bir şehri uzaktan seyrederek geçti. Geçerken gördüklerimi, tanık olduklarımı tutanaklara geçtiklerimi, çocukluğumdaki Bafra’yı paylaşmaktır amacım.

"Uzakta bir köy var, gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" diye bir söz vardır ya, Bafra benim için öyle bir şehirdi çocukluğumda. Hani İbrahim Tenekeci’nin dediği bibi; “Bakarsan uzak, yürürsen yakın.”

Uzun kış gecelerinin ayazında buz tutmuş buğulu camlardan, yaz gecelerinde salkım-salkım yıldızların altında, sarı pullu titreyen ışıklarıyla her daim gözümün önündeydi. Küçük şirin camları olan penceremden baktığımda gökyüzüyle muhabbet hâlindeydi Karadeniz. Berilerde daha yakınlarda tıpkı büyük bir yolcu gemisi gibi ovada yüzerdi şehir. Ben, çocukluk muhayyilemle şehri öyle hayal ederdim. Sonra o gemi büyüdü büyüdü, ovaya sığmaz oldu.

O zamanlar Bafra'ya “Şaar” derlerdi. Bunu daha kibar kullanma kaygısı taşıyanlar “Şeğer” olarak teleffuz ederdi. Şimdilerde kimse bu ifadeyi kullanmıyor. Kimse bilmezdi Şaar’ın Farsça “şehir” anlamında geldiğini.


 

Evet, köy güzeldi, bakkalı bile olmayan bir köyün çocukları için şehrin cazibesi vardı. Horozlu şekerler, arkasında horoz resmi bulunan cep aynaları, tarak vs. gibi ihtiyaçlar, ayda bir köye uğrayan atlı çerçi’den alınırdı. Şimdinin gençleri ceplerinde ayna tarak taşırlar mı bilmem.

Çoğu çocuk büyüyüp delikanlı olduğunda, on sekiz-on dokuz yaşlarında askerlik yoklaması için çağırıldığında tanışırdı şehirle. Kız çocuklarında bu da yoktu. Ben şanslı sayılırım. Kışın yollar kapalı olduğu için genelde baharda ve yazın takılırdım babamın peşine. Yazın o boğucu sıcağında babamın nasırlı parmaklarını bırakmadan akşama kadar yanından ayrılmazdım. Zor olanı ise babamın ikide bir, bir tanıdığa rastlayıp ayaküstü uzun uzun sohbet etmesiydi. Parmağından çekiştirir dururdum, etrafında daireler çizerek. Biri bitmeden başka birine selam verir ayaküstü muhabbet tekrar başlardı. Tüm çevre köyler haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri şehre indikleri için oldukça fazla tanıdığa rastlamak mümkündü.

Köylerimizin tek ulaşım aracı olan kamyon baharla beraber uyanırdı kış uykusundan. Küntüm’ün Osman, nasıl yürütürdü o takayı bilmem. Arkasında kara dumanlarını savura-savura inerdi eğri-büğrü yolları. Kızılırmak o zaman ismiyle müsemma kızıl akardı. Henüz üst tarafına iki adet baraj inşa edilmemişti. Anadolu'nun mümbit topraklarından heybesine ne doldurduysa taşırdı Karadeniz’e. Şimdi o taşıdıklarını barajın derinliklerinde biriktiriyor. O kemerli Kızılırmak Köprüsü’nü geçmek heyecan vericiydi. Kamyon kasasında rüzgardan ve sarsıntıdan pestili çıkan yolcular köprüden geçerken toparlanırlar, inmek için hazırlık yaparlardı.

Çarşıya iner inmez sabahın erken vaktinde örs ve çekiç seslerinin körük seslerine karıştığı, körüklerin kurulduğu ocaklardan çıkan dumanların ve kızgın demirlerin suyla buluşturulduğunda ortaya çıkan buharın sokaklara yayıldığı bir manzara karşılardı bizi. Kütük biçme atölyelerinde hızarların, biçilen tahtaları pürüzsüz hâle getirmek için yeşil renkli makinalar (planya)’ın çıkardığı çeşitli sesler, inlemeler... İnsan gücünün yoğun kullanıldığı makinalardı bunlar. Koca kütükler kaldırılır, o tekerlekli sürgünün üzerine bırakılır sonra da incelik ayarı yapılıp hızara sürüldüğünde, ağacın cinsine göre farklı inlemeler ve mis gibi talaş kokuları yayılırdı ortalığa. O sesleri, o kokuları bir hatıra olarak saklarım zihnimde.

Zanaatın her türlüsünün icra edildiği bu dar, şirin ve hareketli sokaklardan geçerken babam, istisnasız esnafın tamamına yüksek sesle selam verir ve “Bazar ola” -bir çeşit bereketli kazanç dilemek- derdi. Esnaf yüksek bir saygıyla çoğu sağ elini kalbinin üstüne koyarak selama mukabele eder ve “Hoş geldiniz” derlerdi. Bu da adı konulmamış bir ahilik kültürünün varlığının işaretiydi. Bu esnafın çoğuyla tanışıklıkları vardı. Kimine at arabası tekerleğinde kullanılan baltayla yontularak elde edilen ayaklık ve ispit denilen el emeği ağaç malzeme temin etmiş, demirciye; saban, kazma, balta tamir ettirmiş, bakırcıya-kalaycıya; kap kaçak kalaylatmış, bir kısmının müşterisi, bir kısmı da onun müşterisi olmuştu.

İnsanlar şehre indiklerinde buluşma adresi olarak genelde bir bakkalı kullanırlardı. O bakkal etrafında dönerdi şehirdeki günlük hayatları. Getirdiklerini ve götüreceklerini o bakkala emanet ederlerdi. Gün boyu onlarca çanta file sepet emanet edilirdi. Şimdi bir çantayı bırakacak esnaf bulamıyorsunuz şehirde.

“Şinasi” adında bir esnafın bakkalıydı, bizim uğrak yerimiz. Bu adam esnaf ahlakına sahip son derece sabırlı ve güzel konuşuyordu. Desenli bir muşambanın örtü olarak kullanıldığı masa ve ahşap bir sandalyesi vardı. Ancak o, gün boyu ayakta, dost ve yarenlerle hasbihal ederdi. Sandık-sandık helvaların lokumların, bilumum şekerleme kokuları; “Kerpeten” marka sabun kokularına karışırdı. Masanın caddeye bakan tarafında bir çocuk için son derece ilgi çekici, bir o kadar da estetik, cam kolonya doldurma pompalarından yayılan kokular halen zihnimde. Kapının hemen yanında duvarda PTT yazılı ahşap bir posta kutusu asılıydı. Üzerinde bolca posta pulu bulunan ‘İtfaiye Karşısı Bakkal Şinasi Kalkan Eliyle Bafra/Samsun’ adresi yazan mektuplar vardı bu kutuda. Kapının ardının bile gurbet olduğu günlerdi o günler. Vatani görevini icra etmek için baba ocağından ayrılan delikanlıların, geçim peşinde büyük şehirlere gidenlerin, ya da daha müreffeh bir hayat için yurtdışına çıkan gurbetçilerin mektupları bu kutuda toplanırdı. Asker mektupları; üzerinde kırmızı baskıyla ‘er mektubu görülmüştür’ ibaresi yazan sarı zarflarla gelirdi. Mektup oracıkta hasretle açılır, hele de asker mektubu ise gözyaşları içinde okunurdu. Hatta okur-yazarlığı olmayanlar birinden yardım alır, ona okuturdu mektubu. Dolayısıyla mektubun mahremiyeti de kalmazdı. Mektuptan başka bir iletişim aracının olmadığı düşünülürse mektubun ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Askere giden bir gencin birliğine teslim olup olmadığı günler sonra mektubundan anlaşılırdı.

Ahşap bir merdivenle çıkılan, çekmekat olarak kullanılan bir alan vardı bakkalın arka tarafında. Masa ve birkaç hasır taburenin bulunduğu bu alanda insanlar, bakkaldan aldıkları helvayla ekmek arası yapıp açlıklarını giderirlerdi. Bazen de üzümle ekmek yerlerdi. Bir de ortada bakır bir sürahi ve bardak.

Lokantalar bu kadar yaygın değildi. Bafra şekerlemeleriyle meşhur, helva hatırı sayılır bir mevkiye sahipti. Lokumu hakeza… Hâlâ bu geleneksel üretimi devam ettiren esnaflarımız var zannımca.

Hâli vakti yerinde olanlar Alaçam Caddesi üzerinde bulunan helvacıya gider helvasını orada yerdi. Burası kocaman bir helva lokantasıydı. Vitrininde küp-küp helvaların olduğu uzunca bir salonun girişinde önce selam verilir, ardından helva ısmarlanır, masalarda bulunan misafirlere bereketli olsun denilerek boş bir masaya oturulurdu. Ismarlanan helva, kâğıt içinde ekmekle beraber getirilirdi. Yine sürahiler masaların üzerinde, su helvacının ikramı. O zamanlar suyun ücrete tâbi olması çok ayıp karşılanırdı. Şimdi Anadolu’daki lokantalarda yine masalarda sürahilerle su bulundurma geleneği devam ediyor, ancak çoğu yerde su ücrete tâbi.

Pazartesi-Perşembe günleri Nuri İbrahim Camii’nin cemaati hayli kalabalık olurdu. Tereği arkaya çevrilmiş sekiz köşeli şapkaları, sıcak olmasına rağmen sırtlarında sakularıyla, yüzleri kanlı-canlı insanlar abdest hazırlığı yaparlar, büyük bir camide topluca namaz kılıp cemaat olmanın hazzını yaşarlardı. Aslında Camii Kebir, Tayyar Paşa ve Çarşı Camii gibi camiler tarihi cami, ancak Nuri İbrahim Camii köylü kesimin ihtiyaçlarını karşıladıkları mekanlara daha yakın olduğu için merkez olarak kullanılıyordu. Sanırım hâlen de öyle. Cami buluşma adresiydi aynı zamanda. Namazdan evvel gidilir ki vaaz kaçırılmasın. O vaaz, ete kemiğe bürünüp anlaşılabildiği kadarıyla akşam ailede paylaşılır, hatta bir süre köyde dolaşır, gündem olurdu. Bilgiye ulaşımın kıt olduğu zamanlarda bu vaazın ne kadar kıymetli olduğunu varın, siz hesap edin. Bir de o zamanlar “destan” diye ifade edilen, yurtiçinde ve bazen yurtdışında meydana gelen doğal afetler gibi olağanüstü, insan ve insanlık dramlarını dile getiren matbu kâğıtlar, sembolik bir ücret karşılığı dağıtılırdı. Bu işi icra eden, sesi yanık, aksanı düzgün bir kişi, bu kâğıtta yazan dramı sesli ve duygulu bir şekilde seri adımlarla yürüyerek okurdu. Öğle vakti cemaatin yoğunluğunu bildiği için Nuri İbrahim Camii civarını tutardı. En son babamın aldığı bir destanın konusu “Erzincan depremi”ydi ama hangisi olduğunu hatırlamıyorum. “Saman kağıt” dediğimiz sarı bir kağıda basıldığı için yıpranma riskine karşı itina ile katlanır ve muhafaza edilirdi. Köye dönüldüğünde akşam aile toplanınca okuma bilen biri bu yazıyı okur, oldukça duygusal bir ortam meydana gelirdi. Olmadı, öbür günlerde köyde elden ele dolaşırdı bu kâğıt. Radyo ve televizyonun olmadığı, gazetelerin şehre ulaşmadığı günlerden bahsettiğimizi düşünürsek “destan” denilen bu metnin ne anlama geldiğini anlamakta güçlük çekmeyiz.

Hatırlayabildiğim kadarıyla İstanbul usulü sırtta taşınan, eğilerek bardağa doldurulan şıracılar vardı. O soğuk şıralarda hatırımdadır. Yine içtikçe ve yedikçe susatan gazoz ve kaymak (dondurma) için gün boyu babamın başını ağrıtır dururdum.

Oldum olası urgan çarşılarının kokusunu severim. Yün pazarı diye de anılan, çeşitli evsafta yular, tütün ipi, sicim ve urganların; sepet-küfe ve çeşitli hırdavat malzemelerinin bulunduğu çarşıyı-pazarı hatırlamamak olmaz. Aynı pazarda eziyetli bir işçiliği olan, bir tür saz bitkisinden dokuma yöntemiyle elde edilen hasırlar da pazarlanırdı. İp, yular ve urganlar naylon değil de bizim kendir dediğimiz doğal bir bitkinin liflerinden yapılıyordu. Dolayısıyla kendine has bir kokusu vardı. Urgan çarşısı yün pazarıyla aynı alanda olunca yün kokusu, urgan kokusuna karışıyordu. Şimdi yünün alıcısı da yok satıcı da. Koyunların-keçilerin kırpılan yünleri dağlarda bırakılıyor.

İsmet Özel;

"Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
Kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
O şehirden öç almanın vakti gelmiş demektir."
der.

Bafra deyince faytonları da unutmamak lazım. Meydanı geçince eski hamamın karşısında fayton durağı vardı. Biz çayırlık mahallesine, dedemlere gitmek için buraya kadar yürürdük. Elimiz dolu olurdu, köyden boş gitmek olmazdı. Faytonu; sekiz köşeli şapkasıyla her daim traşlı bir adam kullanırdı. Süslü püslü, üzeri renkli bir tente ile örtülü, etrafı dantelle süslü bu fayton hareket ettiğinde atların nallı ayaklarının ve tekerleklerin Arnavut kaldırımlı sokaklarda çıkardığı ses ve esen rüzgârla serinlerdik.

Bafra’nın yerleşim yeri düz bir alan olduğundan hamallık esnafı yaygındı. İki adet eski lastik tekerlek üzerine oturtulan tahta kasayla yapılmış bir tür el arabası. Tekerlekler biraz arkaya yakın, ön tarafında iki ahşap ayak, yine ahşaptan yapılmış bir kol. Genelde kasayla kol arasına girilip karın bölgesine yerleştirilip çekerek taşınırdı yük. Boş olduğunda el yardımıyla iterek daha rahat bir sürümü vardı. Özellikle yaz aylarının bunaltıcı sıcağında bu hamallar omuzlarında terlerini kurulamak için bir peşgirle (havlu) dolaşırlardı. Boş zamanlarında da bir yapının gölgesinde arabalarının üzerine uzanıp şekerleme yaparak dinlenirlerdi. Hamallıktan biriktirdiği ile Hacc'a giden birisi, "Sırf alın teriyle gitti" diye konuşulmuştu bir süre.

Güzellikleri hatırlamakta fayda var. Bir vesileyle Samsun’a yaptığımız yolculuklarda minibüste eğer bir asker de yolculuk ediyorsa ki genelde olurdu. Askerler “Tanrı misafiri” olarak kabul edilir, yol ücretleri diğer yolcular tarafından ödenirdi. Daha asker minibüse biner-binmez vicdanlar harekete geçer, herkes cüzdanına davranır, eli çabuk olan kazanırdı yarışı. Babamın da çabuk davranıp bu yarışı kazandığına şahit oldum.

Asker demişken beni ciddi etkilemiş ki hatırladığımda hâlâ çok üzüldüğüm bir hadiseyi de paylaşmak isterim. Rahmetli babamla bir vesileyle Hükümet Konağı’na gitmiştik. Koridorda bulunan bir bank üzerinde oturan, babama göre hayli genç bir asker -diyaloğun nasıl geliştiğini hatırlamıyorum- başındaki şapka için azarlamıştı babamı. Babam mahcup bir edayla başındaki şapkayı koltuğuna kıstırıp, muhtemelen özür beyan ederek savmıştı bu hadiseyi. Hiç bundan söz etmedi bir daha, ben de hiç soramadım nedenini. Çünkü çok mahcup olduğunu fark etmiştim. Belki de benim yanında olmam onu daha çok mahcup etmişti. Bu da üzücü bir hadise olarak babamla benim özelimizde kaldı öylece.

Çocukluğumda şehre ait biriktirdiğim yaşanmışlıkları-hatıraları yazdım. Bir dahaki sefere de gençliğimizin Bafra'sı nasipse.

Turgut Akça

Yayın Tarihi: 23 Kasım 2020 Pazartesi 15:00 Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2020, 14:26
banner25
YORUM EKLE

banner26