Akdeniz'in Kadim Limanı: İskenderiye

İskenderiye bugün nasıl? Ben ziyaretimde ne umuyordum, ne buldum? Maalesef Mısır’ın diğer büyük şehirleri gibi üzücü bir manzara: Yerlere atılmış ve üstü toz tutmuş bir “inci”…

Akdeniz'in Kadim Limanı: İskenderiye

Bugüne kadar birçok Mısır yazısı kaleme aldım, kimisi sosyal bir gözlem yazısı; kimisi gezi, kimisi mekan tanıtımıydı. Ancak hemen hepsinin ortak noktası, başkent Kahire sınırlarında kalmalarıydı. Zira Mısır’a birçok kez yaptığım ziyaretlerin hiçbirinde çöl sıcağı ile Nil deltasının birleştiği topraklardan yukarı doğru seferimi genişletememiş, Akdeniz’e çıkamamıştım. Nasip bu bayramaymış, sonunda arzum gerçekleşti ve Akdeniz’e, Mısır’ın en büyük ikinci şehri olan İskenderiye’ye kısa da olsa bir seyahat yaptım.

“Kadim” kent tanımlamasını İskenderiye kadar hak eden sayılı şehir vardır dünyada, zira medeniyetin başkentleri yapılsa adı tepeye yazılacak şehirlerden biri olur İskenderiye desek sanırız ki abartmış olmayız. Milattan önce 4’üncü yüzyılda kurulduğu bilinen İskenderiye’den çok daha eski kentler mevcut şüphesiz ki ancak kaç medeniyet ve kültürün bu limana uğrayıp iz bıraktığına bakan, şehrin dopdolu tarihini biraz inceleyen herkes de buna katılır diye düşünüyorum.

Şehrin adı, herkesin malumu, Büyük İskender’den geliyor. Sebebi de İskender’in bu doğal liman mahiyetindeki coğrafyada asırlarca parlayacak şehrin kurulması için Rodoslu bir mimara hazırlattığı planı uygulayarak ilk adımı atan kimse olması. Nitekim hâlâ İskenderiye’de Helenistik dönemin izlerini bulmak mümkün.

İnsanoğlunun medeniyet serüveninin en hararetli yaşandığı coğrafyalardan birinde yer alan İskenderiye’nin tarih boyunca gerçekleşecek hızlı değişimlerden etkilenmemesi de mümkün değildi ve şehir ardı ardına farklı yönetimlerin idaresine girdi, en büyük sosyal değişimlere tanıklık etti, nice savaşlar gördü… Doğal bir liman ve daha kuruluş dönemlerinden beridir kültür ve eğitimin yuvası olan İskenderiye’nin sahip olduğu önem, herkesin gözünün de bu şehir üzerinde olmasına yol açıyordu pek tabi. Evvela Roma İmparatorluğu idaresi altına girdi ki bu dönem İskenderiye’nin kendi dönemine göre adeta bir metropole dönüştüğü dönemdir. Öyle ki koca imparatorlukta Roma’dan sonra en önemli şehir addedildiği, özel hukuki düzenlemelere tabi tutulduğu dönemler oldu. Aynı zamanda dünyanın tarım incisi olan, Mısır dediğimiz coğrafyanın kuzeye ve batıya açılan kapısı da İskenderiye idi. Ve tabi meşhur İskenderiye Kütüphanesi… İskenderiye’nin kendi döneminin en büyük kütüphanelerinden birine ev sahipliği yapması, şehirdeki kültürel seviyeye dair fikir vermesi açısından çok iyi bir sembol. 

İskenderiye, Roma döneminde semavi dinlerin doğduğu coğrafyadaki derin değişimlerden de doğrudan etkilendi doğal olarak. Romalılar’ın bir nevi resmi/ yaygın inancı olan Pagan inançlarının arasında önce Yahudilik sonra Hristiyanlık neşet etti. Elbette hiçbirinin toplumda kabul görmesi kolay olmadı, tüm imparatorluktaki gerilimden İskenderiye’nin muaf kalması zaten ne kadar mümkün olabilirdi… Nasıl bundan muaf kalmak mümkün değilse Roma’nın önceleri zulmettiği Hristiyanlar’ın inancına “resmen” sarılmasının getirdiği değişimden uzak kalmak da mümkün olmayacaktı. Öyle ki bir dönemler Hristiyanlar’ın takip altında olduğu şehir Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Kıpti Patrikliği’nin merkezi olup İstanbul’daki patrikhaneyle çekişir duruma gelecekti.

Yıllar içerisinde İskenderiye’de Bizans hakimiyetinin zayıflaması ile Persler de bu kadim limana hakimiyet kurma şansına erişmişti. Bizans, şehri geri alana kadar 13 yıl gibi kısa bir süre de olsa bu hakimiyet; nihayetine Persler de İskenderiye’den beri kalmamıştı. Bizans’ın hakimiyetine son verecek olanlar ise son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’ın takipçisi olan Arap neslinin komutanları ve orduları idi. M.S. 640’lı yıllar sona ererken şehir artık Arap hakimiyetine girmişti ki bugünden dönüp baktığımızda bu noktanın, bir kırılma noktası olduğunu söylemek yerinde olur.

Ancak kadim İskenderiye’nin kapısında bekleyenlerin sırası bitmemişti, bitmeyecekti. Önce İspanyollar aldı şehri, sonra envai çeşit Haçlı devletleri… Daha sonra İslam devletleri şehre geri döndü, öyle ki kendi aralarında çatıştılar bu şehrin hamisi olmak için... Bugün Kayıtbay Kalesi’ne uğrayanlar, Memlükler’in Osmanlı’ya karşı savunma yapabilmek için ne denli uğraştığını göreceklerdir. “En sonraları” da Fransızlar geldi, İngilizler geldi; kendi izlerini bıraktılar, yeri gelip yıktılar; yeri gelip inşa ettiler ve bugünkü Mısır’a terk ettiler. Ancak şehir kimin eline geçerse geçsin değişmeyen bir şey vardı: İskenderiye her daim Akdeniz’in parlayan yıldızı idi, tüm yıkımlara ve talanlara rağmen bu özelliğini hiç kaybetmedi. Kendisini ele geçiren herkesten kendine bir miras alıp kenara koymayı başardı, her ne kadar Avrupalı talancılar bu mirasların bir kısmını alıp kendi topraklarına kaçırsa dahi…

Peki hızlı bir tarih turu yapıp bugüne geldiğimizde… İskenderiye bugün nasıl?  Ben ziyaretimde ne umuyordum, ne buldum? Maalesef Mısır’ın diğer büyük şehirleri gibi üzücü bir manzara: Yerlere atılmış ve üstü toz tutmuş bir “inci”…

Esasında İskenderiye çok özel bir dokuya sahip. Yukarıda sırayla saydığımız onca devletin ve medeniyetin adeta katman katman iç içe geçmesiyle oluşan bu doku, emperyal dönemde şehri kontrol eden Fransız ve İngilizler’den kalma onlarca zarif yapı ve upuzun sahil şeridi ile birleşince mükemmel bir şehir tablosu ortaya koyuyor, koymalıydı… Hatta esasında yakın zamana kadar koyuyormuş… Nitekim “koyuyormuş” kısmı kuvvetle muhtemel doğru çünkü şehrin geçmiş fotoğraflarının ve resimlerinin yer aldığı bir müzeyi gezerken hayret verici güzellikte İskenderiye sahneleri gördüm. Ancak son 10 yılın getirdiği kaos Mısır’ın her köşesi gibi bu şehri de vurmuş. 

Öncesinde her şey mükemmel miymiş? Tabi ki değil. Mısır’ın büyük kentlerinin yaşadığı demografik krizler görebildiğim kadarıyla Nasır dönemine kadar uzanıyor. Ancak devrim öncesi süreç ve Arap Baharı sürecinde, daha kabul edilebilir olumsuzlukların yerini alan kaos adeta şehrin (şehirlerin) düzenini allak bullak etmiş. Yoğun bir nüfusun mevcudiyetini (ve Mısırlılar’ın kamusal bir zorlama olmadığı sürece yaşam alanlarını koruma bilinçlerinin de pek gelişkin olmadığını düşünüyorum, bunu da not edeyim) de hesaba katınca bozulmanın çok hızlı gerçekleşebileceğini anlayabiliyoruz. Nitekim böyle olmuş. Şehrin en iyi noktaları denen noktalarda dahi çöpler etrafta, sokakların bir kısmı çıfıt çarşısına dönmüş, bakımsızlık had safhada; dış cephe bakımı yapan bina bulmak samanlıkta iğne aramak gibi, belediye hizmetleri asgari seviyede, bazen yok… Sahil boyunca uzanan birbirinden estetik yapılar ise bu hengamenin içinde kaybolabiliyor.

İskenderiye gibi kadim bir kenti böyle bakımsız görmenin üzüntüsünden ötürü şehre dair ilk yazdıklarım bunlar oldu. Tabi ki oldukça kalabalık bayram döneminde şehre gitmiş olmam, aşırı sıcak ve nemli hava (kesinlikle bu şehrin tadını çıkarmak istiyorsanız yazın gitmeyin derim) hengame hissini arttırmış olabilir ancak genel manzarayı pek de fazla abartmadığımı düşünüyorum.

Tabi İskenderiye’nin tüm bu olumsuz noktalara rağmen kolay kolay üstü örtülecek bir tarihi zenginliği yok. Gezip görülecek, etkilenilecek birçok yer mevcut. Ben seyahatim pek kısa olduğu için başta şehrin meşhur saray/ köşkleri olmak üzere belli önde gelen yapıları göremedim. Lakin sahil şeridinde yer alan yerleri gezme fırsatım oldu ki bunların başında Kayıtbay Kalesi (The Citadel) geliyor. Kale, şehrin en önemli sembolü denebilir çünkü hem pozisyonu itibariyle (Faros Adası denen kısım) İskenderiye’nin Akdeniz içine sokulan ucunda tüm şehrin hamiliğini yapıyor hem de Kale’nin olduğu yer, meşhur İskenderiye Feneri’nin bulunduğu nokta. Hatta yapımında Fener’den arta kalan malzemeler kullanılmış okuduğuma göre. 1477 yılında kaleyi inşa ettiren Memlük Sultanı Kayıtbay’dan ismini alan yapının inşa sebebi de akınlar düzenleyen Osmanlı. Kafkas asıllı bir hükümdar olan Sultan Kayıtbay’ın adeta stratejik inceliklerle donattığı kaleyi bir rehberin eşliğinde gezmek gerçekten ilgi çekici oluyor. Turun bitiminde kale burçlarında denizden esen meltemin tadını da çıkarabilirsiniz.

Kayıtbay Kalesi’ne oldukça yakın olan bir konumda Ebu el Abbas el Mursi, Sharaf el Din el Buseyri ve Seedi Yakut camilerinin yan yana olduğu bir meydan var ve camiler isimlerini barındırdıkları evliyaların türbelerinden aldığı için buraya evliya camileri bölgesi denebilir. İşte bu kendine has mimariye sahip ve tarihi olan camiler de İskenderiye’de ziyaret edilmesi gereken yerlerinden. Şazeli bir sufi olan El Buseyri, Mısır ve Arap kültüründe çok önemli bir yere sahip olduğu için, öğrendiklerimi derleyerek yazacağım ayrı bir yazıda Buseyri’ye ve türbesine odaklanmayı planlıyorum. 

Kale’den sahil boyunca yola devam edildiği takdirde farklı dönemlerden kalma, güzel yapılar ve eserler dikkat çekse de şüphesiz ki sahil şeridinin en göze çarpan yapısı İskenderiye Kütüphanesi. Bu Kütüphane, Kayıtbay Kalesi’nden sonra şehrin bir diğer sembolü denebilir.  Güneş baz alınarak ortaya konan mimarisi ile Kütüphane, sahil şeridinin bakımsız manzarasından sıyrılıyor. 2002’de tüm dünyadan bilim insanlarının ve uzmanların katkıları ile tamamlanan Kütüphane, tahmin edileceği gibi, antik dönemin ilim merkezlerinden olan ve o dönem 500 bin civarı eser içerdiği tahmin edilen ancak M.S. 4. Yüzyılda iç savaşta yıkılan, meşhur İskenderiye Kütüphanesine ithafen yapılmış. Nitekim Mısır’daki tüm kaotik havadan muaf kalabilmeyi başarmış olan Kütüphane, etkileyici bir iç dizayna ve geniş bir eser yelpazesine sahip. Birçok nadide eseri de içerir şekilde 2 milyon civarı kitaba ev sahipliği yaptığı söylenen Kütüphane’de aynı zamanda bilimsel gösteri salonları, müzeler (Roma ve Helen dönemlerinden kalma nadide eserleri de içeren önemli müzeler), sergiler vs. ile sıradan kütüphanelerin çok ötesinde, eski şanına yakışır bir ilim ve kültür merkezi olmuş. Mükemmel bir iç düzene ve titiz çalışanlara sahip olması da takdire şayan. İskenderiye’ye giden herkesin kesinlikle burayı ziyaret etmesi gerekli.

Bu kısa geziden daha uzun bir yazı çıkarmadan noktayı koymak gerekiyor. Sadece hatırlatayım; şehrin farklı noktalarında İskender döneminden, antik Roma’dan, Bizans’tan kalma eserler mevcut fakat layıkıyla ziyaret edemediğim bu yapılardan açmıyorum. Son bir öneri olarak, Balbaa isimli meşhur ızgara lokantasına uğramadan İskenderiye gezisini bitirmeyin. Şehrin en ünlü yemek mekanı sayılabilecek olan bu lokanta size envai çeşit Mısır tadını sunacaktır.

Mısır’ın başka köşelerinde görüşmek üzere…

Deniz Baran gezdi.

Yayın Tarihi: 21 Temmuz 2016 Perşembe 14:47 Güncelleme Tarihi: 24 Temmuz 2016, 02:49
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26